back to top
Ana Sayfa Haberler Yarının Vicdanıyla Yaşayanlar

Yarının Vicdanıyla Yaşayanlar

İnsan hayatını belirleyen şey yalnızca yaptığı tercihler değildir; o tercihleri hangi değerler uğruna yaptığıdır. Çünkü aynı baskı altında herkes aynı yolu seçmez. Kimileri ilk fırtınada yönünü değiştirir, kimileri ise rüzgârın yönüne göre eğilmeyi değil, ayakta kalmayı seçer. Tarihin görünür yüzünde çoğu zaman kazananlar yer alır; fakat görünmeyen yüzünde, bedel ödemeyi göze alarak insan kalmayı başaranların sessiz hikâyeleri yazılıdır. Asıl medeniyet de, asıl ahlak da bu görünmeyen tarihin içinde şekillenir. Bugünü kurtarmak ile yarını onurlu karşılamak arasındaki fark, tam da burada ortaya çıkar. Birincisi insanı geçici olarak rahatlatabilir; ikincisi ise ömür boyu taşıyacağı vicdanını korur.

Avukat Baran Yeltekin’in cezaevinde ziyaret ettiği Evren Buçan’ın aktardığı sözler, bu nedenle yalnızca bir tutuklunun kişisel değerlendirmesi olarak okunamaz. Neredeyse bir yılı bulan tutukluluğun ardından, “İtirafçıları anlamıyorum. Birilerine iftira atarak buradan çıkmayı bırakın, bu saatten sonra mahkemeye çıkmadan bırakılsam bile bana dert olur. Mahkemeye çıkacağım, temiz olduğumu, arkadaşlarımın da temiz olduğunu anlatacağım; sonra ailemin yanına öyle gideceğim.” diyebilmek, hukuki bir savunmadan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu sözlerde özgürlüğe duyulan özlem kadar, özgürlüğün hangi bedelle kazanılacağına ilişkin ahlaki bir sınır da var. Çünkü bazı insanlar için dışarı çıkmak, içeride bırakacakları vicdandan daha değerli değildir.

İçinde yaşadığımız çağ, insanı giderek daha fazla bugüne mahkûm ediyor. Neoliberal düzen yalnızca ekonomiyi dönüştürmedi; insanın ahlakını, ilişkilerini ve zaman algısını da yeniden biçimlendirdi. Başarı, hızla yükselmek; kazanç, her fırsatı değerlendirmek; kurtuluş ise yalnızca bireysel çıkış yolları bulmak olarak tanımlandı. Böyle bir atmosferde dayanışma, sadakat ve ortak mücadele çoğu zaman romantik kavramlar gibi gösteriliyor. İnsana sürekli, “Önce kendini kurtar, gerisi önemli değil.” deniliyor. Bu nedenle itirafçılık yalnızca hukuki bir mekanizma değil, aynı zamanda çağın bireyciliğini ve çıkarcılığını besleyen bir zihniyetin yansıması hâline geliyor. Gerçeğin yerini fayda hesabı, dostluğun yerini kişisel güvenlik, ortak mücadelenin yerini bireysel pazarlık aldığında geriye yalnızca birbirine güvenmeyen insanların oluşturduğu kırılgan bir toplum kalıyor.

Tam da bu nedenle Evren Buçan’ın sözleri dikkat çekiyor. Çünkü ortada büyük siyasal iddialar taşıyan, tarih sahnesinde yer alma arzusuyla hareket eden bir figür yok. Kızının hangi liseyi kazanacağını hesaplayan, buna göre iş değiştirmeyi ve evini taşımayı planlayan, milyonlarca insan gibi sıradan hayatın telaşını yaşayan bir kamu görevlisi var. Belki de onu güçlü kılan tam olarak bu sıradanlığıdır. Ahlak çoğu zaman kürsülerde yapılan etkileyici konuşmalarda değil, sıradan insanların en zor anlarda verdiği sessiz kararlarda görünür. İnsan karakteri, hayat olağan akışındayken değil; her şeyini kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya kaldığında ortaya çıkar. İşte o an, kişiyi makamı, unvanı ya da gücü değil; yalnızca vicdanı ayakta tutar.

İnsan, yalnızca bugünü yaşamak için değil, yarının hafızasında nasıl hatırlanacağını da düşünerek yaşar. Çocuklar büyür, yıllar geçer, mahkeme dosyaları kapanır, siyasi iktidarlar değişir, gazetelerin manşetleri unutulur. Fakat bir evladın babasına dair taşıdığı hafıza kolay silinmez. Çocuklar, anne ve babalarının yalnızca ne kadar kazandığını değil, hangi koşullarda nasıl yaşadığını da öğrenir. Onlara bırakılan en değerli miras mal varlığı değil, isimlerinin taşıdığı onurdur. İnsan, çocuklarının gözlerinin içine rahatça bakabilmek için yaşar; eşinin elini pişmanlık duymadan tutabilmek, dostlarının karşısında başını eğmeden durabilmek için yaşar. Hayatın sonunda geriye kalan da çoğu zaman budur.

Toplumlar, yalnızca yasalarla değil, güven duygusuyla ayakta kalır. İnsanların birbirine güvenmediği, herkesin ilk fırsatta kendi çıkarı için yön değiştirebileceğine inandığı bir yerde hukuk da, siyaset de, kurumlar da giderek anlamını yitirir. Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında kurulmaz; insanların birbirlerine karşı taşıdığı ahlaki sorumlulukta da hayat bulur. Bir toplumda iftiranın ödüllendirildiği, sadakatin ise cezalandırıldığı duygusu yerleşmeye başladığında, çözülme yalnızca hukukta değil, toplumsal vicdanda da başlar. İşte bu yüzden, bedel ödemeyi göze alarak doğruda ısrar eden her insan, yalnızca kendi onurunu değil, toplumun ortak ahlakını da koruyan görünmez bir sütun hâline gelir.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, kahramanlar değil; karakter sahibi insanlardır. Çünkü kahramanlık çoğu zaman tarihin yazdığı bir unvandır, karakter ise insanın her gün yeniden verdiği küçük ama ağır kararların toplamıdır. Bugünü kurtarmaya çalışanlar, çoğu zaman yarının yükünü omuzlarında taşırlar. Oysa yarını düşünerek yaşayanlar, bazen bugün ağır bedeller ödeseler de geleceğe temiz bir isim bırakırlar.

Evren Buçan’ın cezaevinde kurduğu birkaç cümle, tam da bu nedenle yalnızca kişisel bir duruşun değil, vicdanın ve insan olmanın anlamına dair güçlü bir hatırlatmadır. Çünkü insanı gerçekten özgür kılan şey, demir kapıların açılması değil; aynaya baktığında kendisinden utanmamasıdır. Tarih eninde sonunda herkes hakkında hükmünü verir; ancak o hüküm, çoğu zaman mahkemelerin değil, vicdanın verdiği karardır. İnsan ömrünün sonunda geriye kalan da ne sahip olduğu makamlar ne de kurtardığı günlerdir. Geriye kalan, hangi koşulda olursa olsun doğruluktan vazgeçmeyen bir karakterin bıraktığı izdir.