Dünyanın yeni büyük sorunu yalnızca savaşlar, ekonomik krizler ya da iklim felaketleri değil. İnsanlığın giderek daha geniş kesimlerini içine alan daha derin bir kırılma yaşıyoruz: Evini kaybetmek.
Buradaki ev, yalnızca dört duvar değildir. Bir ülke de değildir yalnızca. İnsan bazen doğduğu topraklarda kalırken de evini kaybedebilir. Aynı sokaklarda yürüyüp aynı dili konuşurken de yabancılaşabilir. Bir sabah uyandığında, çocukluğunun geçtiği ülkenin artık kendisine ait olmadığını hissedebilir.
Gazeteci ve yazar Ece Temelkuran, Almanya’nın saygın düşünce dergilerinden Blätter’de yayımlanan son yazısında tam da bu yeni çağın ruhunu anlatıyor. Temelkuran’ın kişisel sürgün deneyiminden hareketle kurduğu çerçeve, aslında yalnızca politik baskı nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalanları değil, çağımızın giderek büyüyen ortak kaderini tarif ediyor: Heimatlosigkeit, yani yurtsuzluk, evsizlik, ait olduğu yeri yitirme duygusu.
Bu duygu artık yalnızca sürgünlerin deneyimi değil.
Gazze’den Sudan’a, Ukrayna’dan Myanmar’a milyonlarca insan savaş nedeniyle yerinden ediliyor. İklim krizinin yükselen denizleri, kuraklıkları ve yangınları yeni göç dalgaları yaratıyor. Neoliberal ekonominin yoksullaştırdığı milyonlarca insan doğduğu kentlerde yaşayamaz hale geliyor. Barınma krizleri, kira artışları ve güvencesiz çalışma biçimleri insanları kendi yaşamlarından sürüyor.
Ama daha görünmez bir sürgün biçimi daha var.
İnsanların yaşadıkları ülkeleri tanıyamaz hale gelmesi.
Son yıllarda dünyanın birçok yerinde otoriter siyasetlerin yükselişi, aşırı sağın normalleşmesi ve kamusal hayatın giderek daha kaba, daha acımasız bir dile teslim olması milyonlarca insanda ortak bir duygu yarattı: “Burası benim bildiğim ülke değil.”
Bu cümle bugün yalnızca Türkiye’de kurulmuş değil.
Amerika Birleşik Devletleri’nde, Almanya’da, Fransa’da, Macaristan’da, Hindistan’da ve dünyanın daha birçok yerinde insanlar aynı hissi yaşıyor. Fiziksel olarak yerlerinde duruyorlar; ama zihinsel ve ahlaki olarak yurtlarından uzaklaşıyorlar.
Aslında bu durum modern çağın en büyük paradokslarından birini ortaya çıkarıyor.
İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde iletişim olanakları bugünkü kadar gelişmiş değildi. Birkaç saniye içinde dünyanın herhangi bir köşesindeki insanla konuşabiliyoruz. Milyarlarca insan aynı görüntüleri izliyor, aynı haberleri görüyor. Buna rağmen insanlar hiç olmadığı kadar yalnız hissediyor.
Çünkü ait olma duygusu yalnızca iletişimle kurulmaz.
Ortak değerlerle kurulur.
Bir toplumun üyeleri arasında görünmez bir ahlaki sözleşme vardır. İnsanlar birbirlerini hiç tanımasalar bile belirli temel ilkelerde buluşacaklarına inanırlar. Adalet, merhamet, dayanışma ve hakikat gibi kavramlar bu sözleşmenin temelidir.
Sorun şu ki, günümüz dünyasında bu sözleşme hızla aşınıyor.
Siyaset giderek bir gösteriye dönüşüyor. Hakikat, algoritmaların içinde parçalanıyor. İnsan hayatının değeri piyasa mantığı tarafından ölçülüyor. Mülteci teknelerinde ölen çocukların görüntüleri birkaç saat sonra yeni bir eğlence videosunun altında kayboluyor. Açlık, savaş ve ölüm sıradanlaşıyor.

İşte Temelkuran’ın sözünü ettiği yeni melankoli tam da burada ortaya çıkıyor.
Bu, geçmişe duyulan özlemden kaynaklanan sıradan bir hüzün değil.
Henüz tamamen kaybetmediğimiz ama kaybedeceğimizi bildiğimiz şeylerin yasını tutmak.
Belki de insanlık tarihinde ilk kez böylesine geniş kitleler geleceğin yasını tutuyor.
Bu yüzden bugün birçok insanın içinde tarif etmekte zorlandığı bir kırgınlık var. Sanki herkes yaklaşan bir fırtınayı hissediyor ama adını koyamıyor. Demokrasi kurumlarının aşınmasını, doğanın çöküşünü, ekonomik güvencesizliği ve toplumsal çözülmeyi görüyor; fakat bunların toplamının ne anlama geldiğini anlatacak ortak bir dil bulmakta zorlanıyor.
Tam da bu noktada Temelkuran önemli bir öneride bulunuyor.
Farklılıklarımız üzerinden değil, ortak kayıplarımız üzerinden düşünmek.
Son yıllarda siyasal ve kültürel tartışmaların önemli bir bölümü kimlikler arasındaki farklılıkları görünür kılmaya odaklandı. Bu çaba tarihsel olarak gerekliydi; çünkü birçok grup uzun yıllar boyunca görünmez kılınmıştı. Ancak bugün başka bir tehlike ortaya çıkıyor: İnsanların ortak kaderlerini göremez hale gelmeleri.
Oysa iklim krizi, savaşlar, otoriterleşme ve ekonomik eşitsizlikler karşısında insanlığı bir arada tutabilecek yeni bir ortaklık fikrine ihtiyaç var.
Temelkuran’ın “Yabancılar Ulusu” olarak adlandırdığı şey tam da bu arayışın ifadesi.
Bu, klasik anlamda bir millet değil.
Bir bayrağı, sınırı ya da devleti yok.
Bu topluluğun üyeleri farklı ülkelerde yaşıyor. Farklı dillere sahipler. Farklı kültürlerden geliyorlar.
Ama aynı şeyi hissediyorlar.
Dünyanın giderek daha sert, daha acımasız ve daha yabancı bir yere dönüştüğünü.
Bu yüzden bugün sürgünler, göçmenler, mülteciler, evsizler, iklim mağdurları, işsizler, politik baskı görenler ve kendi ülkelerinde yabancılaşan milyonlar arasında görünmez bir akrabalık oluşuyor.
Bu akrabalık yalnızca acının ortaklığı değil.
Aynı zamanda yeni bir siyasal ve ahlaki olasılığın da habercisi.
Çünkü evini kaybedenler bir şeyi herkesten iyi bilir: İnsan yalnızca sahip olduklarıyla değil, kaybettikleriyle de yeniden kurulur.
Belki de önümüzdeki yılların temel sorusu bu olacak:
Yurtsuzlaşan bir dünyada insanlar yeni bir ortak yurt fikri geliştirebilecek mi?
Yoksa yükselen duvarlar, sınırlar ve nefret siyasetleri bu ortak kaderi parçalamaya devam mı edecek?
Ece Temelkuran’ın Blätter’de yayımlanan yazısı bu sorulara kesin cevaplar vermiyor. Ancak önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Bugünün dünyasında evini kaybedenler yalnızca mülteciler değil.
Geleceğe dair güvenini, yaşadığı topluma dair aidiyetini ve insanlığa dair umudunu yitirmeye başlayan herkes, biraz sürgün; biraz yabancı; biraz yurtsuz artık.
Ve belki de çağımızın en büyük siyasal meselesi, tam da bu ortak yurtsuzluk duygusunun içinden yeni bir dayanışma dili kurabilmekte yatıyor. Çünkü insanı ayakta tutan yalnızca yaşadığı yer değildir. Bazen onu hayatta tutan şey, aynı karanlığın içinden geçen başka insanların var olduğunu bilmesidir.
Kaynak: Ece Temelkuran, “Gemeinschaft der Heimatlosen: Vom inneren und äußeren Exil zur neuen Handlungsmacht”, Blätter für deutsche und internationale Politik, Sayı 5/2026; ayrıca yazarın Nation of Strangers adlı çalışmasında geliştirdiği düşünsel çerçeve.
- Evini Kaybedenler Çağı - 31 Mayıs 2026
- Önce Sustular, Şimdi Yas Tutuyorlar - 22 Mayıs 2026
- CHP’nin Kapısını Üyeler Açar, Mahkemeler Değil - 20 Mayıs 2026












