İBB soruşturmasında tutuklu yargılanan Halkla İlişkiler Müdürü Serap Karay, 20 yılı aşkın kamu hizmeti boyunca hiçbir suçla ilişkisinin olmadığını belirterek, suçlamaların dayandığı ihale süreçlerinde mevzuata aykırı bir işlem bulunmadığını savundu. Karay’ın özellikle savcılık aşamasında “itirafçı olma” yönünde baskı gördüğünü ifade etmesi, uzun tutukluluk uygulaması ve ceza yargılamasında gönüllü beyan sınırları tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.
İhale Süreçlerine Dair Savunma: “Yetkim, Sonucu Belirleme Yetkisi Değildi”
İBB Davası kapsamında savunmasını yapan Serap Karay, hakkında yöneltilen suçlamaların büyük bölümünün imza attığı ihale süreçlerine ilişkin olduğunu belirtti. Karay, ihale dosyalarının hazırlanma ve değerlendirilme aşamalarında tek başına karar veren bir makamda olmadığını, süreçlerin farklı denetim mekanizmalarından geçtiğini anlattı.
Savunmasında ihale dosyalarının ihale işleri müdürlüğüne ulaştıktan sonra ön mali kontrol ve mali hizmetler birimleri tarafından incelendiğini ifade eden Karay, herhangi bir hukuki ya da idari uyarı almadıklarını söyledi. Komisyon kararlarının oy birliğiyle alındığını, komisyon üyesi olmanın ihaleyi belirli bir firmaya yönlendirme anlamına gelmediğini vurgulayan Karay, yapılan ihalelere ilişkin herhangi bir itirazın da gelmediğini dile getirdi.
Karay’ın bu savunması, kamu ihalelerinde imza sahibi olmanın otomatik olarak cezai sorumluluk doğurup doğurmayacağı tartışmasını yeniden açarken, bürokratik karar süreçlerinde görev alan kamu çalışanlarının sorumluluk sınırlarına ilişkin önemli bir hukuki soruyu da gündeme taşıdı.
Tutukluluk Süresi Ve Eşitlik Sorusu: “Ben Neden Hâlâ Buradayım?”
Karay’ın savunmasında en dikkat çekici bölümlerden biri ise tutukluluk süresine ilişkin sözleri oldu. Hakkındaki 10 suçlamadan 8’inde imzası bulunan yöneticilerden birinin tutuksuz yargılandığını belirten Karay, kendisinin 13 aydır tutuklu olmasını anlamaya çalıştığını söyledi.
“Tutuksuz yargılanmanın esas olduğunu düşünüyorum. Sadece ben neden burada tutuklu yargılanıyorum, onu anlamaya çalışıyorum” diyen Karay’ın sözleri, tutuklamanın bir tedbir mi yoksa fiilen cezaya dönüşen bir uygulama mı olduğu konusundaki temel hukuk tartışmasını yeniden gündeme getirdi.
Avrupa İnsan Hakları standartlarında da tutukluluğun istisnai bir tedbir olması gerektiği, kişinin hüküm kesinleşmeden cezalandırılmış gibi uzun süre özgürlüğünden mahrum bırakılmaması gerektiği kabul ediliyor. Bu nedenle Karay’ın durumu, yalnızca dosya kapsamındaki suçlamalar açısından değil, adil yargılanma ilkesi bakımından da değerlendiriliyor.
“İtirafçı Olma” Baskısı İddiası: Ceza Yargılamasında Hassas Denge
Karay’ın savunmasında öne çıkan bir diğer başlık ise savcılık sürecinde yaşadığını belirttiği baskılar oldu. Karay, suçlamaları kabul etmesi ya da itirafçı olması yönünde bir yaklaşım gördüğünü savundu. Bu iddia, soruşturmalarda etkin pişmanlık ve itirafçı mekanizmalarının nasıl kullanıldığına ilişkin önemli bir tartışmayı beraberinde getiriyor.
Ceza yargılamasında sanığın lehine veya aleyhine sonuç doğurabilecek beyanların özgür iradeyle verilmesi temel ilkelerden biri olarak kabul edilir. Bir kişinin tutukluluk koşulları, özgürlüğünü kaybetme korkusu veya içinde bulunduğu psikolojik baskı altında beyanda bulunmaya yönlendirilmesi ise hukuk çevrelerinde uzun süredir tartışılan bir konudur.
Karay savunmasının sonunda, hayatı boyunca suç işlemediğini, ilk kez adliye ve cezaevi deneyimi yaşadığını belirterek, “Ben burada bir cezai infaz etmiyorum. Ben hâlâ yargılanıyorum ve hakkımda kesinleşmiş hiçbir hüküm bulunmuyor” ifadelerini kullandı.
20 yılı aşkın kamu hizmetinin ardından kendisini cezaevinde bulduğunu söyleyen Karay’ın sözleri, dosyanın hukuki boyutunun yanı sıra uzun tutukluluğun birey ve aile üzerindeki etkisini de görünür hale getirdi.
- TB / Serap Karay’ın mahkeme savunmasından aktarılan ifadeler










