DEM Parti İmralı Heyeti, Abdullah Öcalan’a atfedilerek sosyal medyada yayılan “görüşme notu” ve “tutanak” metinlerinde ekleme ve çıkarmalar yapıldığını belirterek bunları “süreci sabote etmeye dönük tehlikeli faaliyet” olarak niteledi; ancak hangi bölümlerin sahte olduğunu, gerçek görüşme kayıtlarının ne olduğunu ve kamuoyunun neden bunlara erişemediğini açıklamadı.
DEM Parti’den Sert Yalanlama
DEM Parti İmralı Heyeti, son günlerde sosyal medya ve bazı internet sitelerinde Abdullah Öcalan’a atfedilerek yayılan “görüşme notu” ve “tutanak” başlıklı metinlere ilişkin açıklama yaptı. Heyet, söz konusu metinlerin bağlam ve dayanaklarının belirsiz olduğunu, bazı metinlerde “ekleme, çıkarmalar” yapıldığını ve kimi kişilere ilişkin ifadelerin sonradan yerleştirildiğini savundu.
Heyet ayrıca “tutanak” adı altında yayılan bazı metinlerde kamuoyunu yanıltmaya ve süreci provoke etmeye yönelik iddialar bulunduğunu belirterek, bu girişimlerin Abdullah Öcalan’ı ve “önemli bir eşiğe ulaşan süreci” doğrudan sabote etmeye yönelik olduğunu açıkladı. Resmi bir zemine dayanmayan belge, not ve bilgilere itibar edilmemesi çağrısı yaptı.
Ancak açıklamanın en önemli açığı da burada ortaya çıkıyor: Heyet dolaşımdaki metinlerin güvenilmez olduğunu söylüyor fakat kamuoyuna hangi metnin hangi bölümünün yanlış olduğunu ve gerçek görüşme içeriğinin ne olduğunu göstermiyor. Böylece yalanlama var; fakat doğrulanabilir bilgi yok.
Asıl Soru: Gerçek Tutanak Nerede?
Kamuoyunda dolaşıma giren metinlerin gerçeği yansıtmadığı iddiası elbette ciddiye alınmalı. Özellikle çatışmalı bir siyasal sürecin yürütüldüğü koşullarda sahte belge, çarpıtılmış bilgi ve manipülatif içeriklerin süreci etkileme ihtimali göz ardı edilemez.
Fakat aynı derecede önemli başka bir gerçek daha var: Bir metnin sahte olduğunu söylemek, onun yerine gerçek metni ortaya koymak anlamına gelmiyor.
Son günlerde yayılan içeriklerin, Öcalan ile DEM Parti İmralı Heyeti arasında 20 Temmuz ve 2 Ağustos tarihlerinde gerçekleştirildiği öne sürülen görüşmelerin dökümleri olduğu iddia edildi. Bu metinlerde Öcalan’a çeşitli siyasi değerlendirmeler atfedildi.
DEM Parti’nin açıklaması ise bu içeriklerin güvenilir olmadığını söylemekle yetiniyor. O halde kamuoyunun haklı olarak sorması gereken soru şu: Madem gerçek görüşme notları mevcut ve bunların sahte olduğu biliniyor, neden kamuoyuna gerçek metinler sunulmuyor?
Bu soru, yalnızca DEM Parti’ye değil, sürecin bütün aktörlerine yöneltilmesi gereken bir şeffaflık sorusu.
Kapalı Kapılar Ardında Yürütülen Süreç
İmralı görüşmeleri uzun süredir kamuoyuna açık bir müzakere süreci olarak yürütülmüyor. Kimlerin ne zaman görüştüğü, hangi başlıkların ele alındığı, hangi önerilerin masaya geldiği ve tarafların hangi noktada uzlaştığı çoğu zaman kamuoyuna sınırlı açıklamalarla aktarılıyor.
Bu kapalılık, bilgi boşluğu yaratıyor. Bilgi boşluğu ise yalnızca gazeteciler ya da muhalif çevreler tarafından değil, farklı siyasi aktörler ve sosyal medya hesapları tarafından da doldurulabiliyor. Resmi bilgi sınırlı kaldıkça, doğrulanmamış iddiaların dolaşım alanı genişliyor.
Bugünkü tablo tam da bunu gösteriyor: Önce kaynağı tartışmalı görüşme metinleri dolaşıma giriyor, ardından süreç aktörlerinden bunların manipülatif olduğu açıklaması geliyor; fakat gerçek görüşmenin içeriği kamuoyuna açıklanmıyor. Böylece gerçek ile dezenformasyon arasındaki sınırı belirleme görevi kamuoyuna bırakılıyor.
Bu yöntem, özellikle Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren bir siyasal süreç söz konusu olduğunda ciddi bir iletişim sorunu yaratıyor.
“Süreci Sabote Ediyor” Demek Yetiyor mu?
DEM Parti Heyeti, dolaşımdaki metinleri “tehlikeli faaliyet” ve “sabotaj” olarak niteliyor. Ancak bir sürecin sabote edildiğini söylemek, bunun nasıl gerçekleştiğini ve hangi somut içeriklerin manipüle edildiğini açıklama sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.
Aksine, “sabotaj” iddiası ne kadar ağırsa, kamuoyuna sunulması gereken kanıtın da o kadar açık olması gerekiyor.
Örneğin hangi cümlelerin görüşmede hiç söylenmediği, hangi ifadelerin sonradan eklendiği, hangi bölümlerin çıkarıldığı ve dolaşıma sokulan metinlerin hangi kaynaktan üretildiği konusunda daha ayrıntılı bir açıklama yapılması, tartışmanın önünü kesebilirdi.
Bunun yerine yalnızca “itibar etmeyin” denilmesi, kamuoyunun bilgi ihtiyacını karşılamıyor. Şeffaflığın yerini otoriter bir bilgi kontrolü aldığında, “doğru bilgi budur” demek tek başına yeterli olmuyor; doğru bilginin neden doğru olduğunun da gösterilmesi gerekiyor.
Şubat İddiaları Ve Bilgi Karanlığı
Süreçteki kapalılık, yalnızca son günlerde yayılan “tutanak” tartışmasıyla sınırlı değil. İmralı’da farklı aktörlerin görüşme gerçekleştirdiğine ilişkin zaman zaman ortaya atılan iddialar da kamuoyunda karşılık buluyor. Son dönemde Şubat ayında Kandil’den bir heyetin İmralı’da görüştüğü yönündeki iddialar da tartışıldı.
Ancak bu tür iddiaların önemli bölümünde kamuoyunun elinde bağımsız biçimde doğrulanabilecek yeterli veri bulunmuyor. Bu nedenle söz konusu iddiaları gerçekmiş gibi aktarmak gazetecilik açısından doğru olmadığı gibi, hiçbir açıklama yapılmadan geçiştirmek de bilgi sorununu çözmüyor.
Tam tersine, kapalı yürütülen süreç iddiaları büyütüyor; iddialar büyüdükçe resmi açıklamalar daha da önem kazanıyor.
Eğer böyle bir görüşme gerçekleşmediyse bunun açıkça yalanlanması, gerçekleştiyse de hangi çerçevede gerçekleştiğinin mümkün olan ölçüde açıklanması gerekir. Aksi durumda kamuoyu, birbirini dışlayan iddialar arasında bırakılıyor.
Kamuoyundan Destek İsteniyorsa Kamuoyuna Bilgi de Verilmeli
İmralı merkezli süreç, Türkiye’nin siyasal geleceği açısından son derece kritik bir aşamaya ulaşmış durumda. Silahlı çatışmanın sona ermesi, Kürt meselesinin demokratik zeminde çözümü ve toplumsal barış gibi başlıklar doğrudan milyonlarca insanı ilgilendiriyor.
Böylesi tarihsel bir süreçte kamuoyundan destek beklenmesi anlaşılabilir. Ancak desteğin yalnızca siyasi aktörlerin açıklamalarına güvenilerek istenmesi, demokratik meşruiyet açısından yeterli değil.
Kamuoyundan güven isteniyorsa, kamuoyuna güvenilir bilgi de sunulmalı.
Süreç “toplumun sürece dahil edilmesi” iddiasıyla yürütülüyorsa, toplumun neyin görüşüldüğünü, hangi sorunların tartışıldığını ve hangi hukuki-siyasi adımların gündemde olduğunu bilme hakkı da dikkate alınmalı.
Kapalı görüşmeler, sınırlı açıklamalar ve ardından gelen “sahte tutanak” tartışmaları, tam tersine toplumun sürece yabancılaşmasına yol açabilir.
Yalanlama Değil, Şeffaflık İhtiyacı
Bugünkü tartışmanın merkezinde aslında iki ayrı sorun bulunuyor. Birincisi, gerçekten de sahte veya manipüle edilmiş belgelerin dolaşıma sokulması ihtimali. İkincisi ise bu ihtimali mümkün kılan bilgi boşluğu.
İlk sorunla mücadele etmek için sahte belgelerin teşhir edilmesi gerekiyor. İkinci sorunla mücadele etmek için ise gerçek bilgiye erişimin artırılması.
DEM Parti İmralı Heyeti’nin açıklaması ilkine ilişkin güçlü bir siyasi tepki ortaya koyarken ikincisine ilişkin bir çözüm sunmuyor.
Dolayısıyla tartışmanın bundan sonraki aşamasında yalnızca “Bu tutanaklar sahte” denilmesi yeterli olmayacak. Hangi tutanakların gerçek olduğu, görüşmelerin hangi tarihlerde gerçekleştiği, kimlerin katıldığı ve kamuoyuna yansıyan iddiaların hangilerinin doğru hangilerinin yanlış olduğu konusunda mümkün olan en açık bilgilendirmenin yapılması gerekiyor.
Aksi halde ortaya çıkan tablo, tam da eleştirilen manipülasyonun zeminini besleyecek: Gerçek bilgi kapalı tutuldukça, söylenti açık alanda büyüyecek.
İmralı sürecinin geleceği bakımından kritik mesele yalnızca silahların susması ya da siyasi aktörlerin aynı masada buluşması değil; toplumun bu sürece güvenebilmesi. Güven ise uyarılarla değil, şeffaflıkla kurulur.
Bugün itibarıyla kamuoyunun önündeki tablo ise net: Tutanaklar için yalanlama var, fakat gerçek tutanaklar yok; “sabotaj” uyarısı var, fakat kamuoyunun bilgi boşluğunu giderecek açıklık yok.
Ve tam da bu nedenle, İmralı sürecinin desteklenmesini isteyenlerin önce toplumun soru sorma ve gerçeği bilme hakkına saygı göstermesi gerekiyor.
- TB / Medyascope, T24, bianet, Independent Türkçe DEM Parti açıklaması











