back to top
Ana Sayfa Haberler İBB Davasında İkinci Celsenin İlk Haftası: İddianamenin Zemini Mahkeme Salonunda Sınanıyor

İBB Davasında İkinci Celsenin İlk Haftası: İddianamenin Zemini Mahkeme Salonunda Sınanıyor

İBB Davası’nın 17 Ağustos’ta başlayan ikinci celsesinin ilk haftası, iddianamenin merkezindeki “örgüt” ve “sistem” anlatısından çok, bu anlatıyı taşıyan etkin pişmanlık beyanlarının güvenilirliğini tartışmaya açtı. Soruşturma aşamasında doğrudan bilgi gibi kayda geçen bazı ifadelerin duruşmada “duydum”, “hatırlamıyorum” ya da “okumadan imzaladım” sözleriyle değişmesi; savcılığın çelişkili beyanda bulunduğu gerekçesiyle bir sanık hakkında tutuklama talep etmesi ve savunmanın suçlamaların maddi delillerle desteklenip desteklenmediğini ısrarla sorgulaması, ilk haftanın temel hukuki gerilimini oluşturdu. 

İkinci Celse Savunma Hakkı Tartışmasıyla Başladı

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 53’ü tutuklu 414 sanığın yargılandığı İBB Davası’nın ikinci celsesi, 40 günlük aranın ardından 17 Ağustos’ta Silivri’de başladı. İlk celsede 64 duruşma günü geride bırakılmış, 9 Mart’ta 107 olan tutuklu sayısı süreç içerisinde 53’e gerilemişti. İkinci celsenin ağırlıklı olarak tutuksuz sanıkların savunmalarına ayrılması öngörülürken, daha ilk gün esas tartışma yeniden savunma hakkına döndü.

İlk celsenin sonunda Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının alınması konusunda yaşanan gerilim ikinci celsenin açılışına da taşındı. Mahkeme, İmamoğlu’nun yeniden savunma yapabileceğini kabul etti ancak bunun için kesin bir tarih belirlemedi. Savunma tarafı ise ilk celsede yaşananları “savunma hakkının kısıtlanması” olarak değerlendirdi. Böylece yüzlerce sanıklı ve binlerce sayfalık bir dosyada yalnızca suçlamaların içeriği değil, sanıkların bunlara hangi koşullarda ve ne ölçüde etkili biçimde yanıt verebildikleri de yargılamanın ana başlıklarından biri haline geldi.

Duruşmanın Silivri’de yeni yapılan 2 bin 295 kişi kapasiteli salona taşınması da bu tartışmayı ortadan kaldırmadı. Aksine salonun büyüklüğü, sanıklarla avukatların iletişim koşulları, duruşmayı izleyebilme güçlüğü ve basının salona erişimi konusunda yeni itirazlar doğdu. 18 Ağustos’ta basın kartı bulunmayan gazetecilerin duruşma salonuna alınmaması, kamuoyunun böylesine yüksek kamusal önem taşıyan bir davayı doğrudan izleme imkânı bakımından ayrıca tartışıldı.

Beyanların Güvenilirliği Davanın Merkezine Yerleşti

Haftanın en önemli gelişmesi, etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan ya da soruşturma aşamasında dosyanın önemli iddialarına kaynaklık eden bazı sanıkların mahkeme huzurundaki ifadeleriyle önceki anlatımları arasındaki farkların belirginleşmesiydi.

Muzaffer Beyaz’ın sorgusu bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Beyaz’ın soruşturma aşamasındaki bazı anlatımlarının olayları doğrudan bildiği izlenimi verdiği, ancak duruşmada kimi bilgileri ağabeyi Seyfi Beyaz’dan duyduğunu söylediği aktarıldı. Savcılık bunun üzerine “çelişkili beyanları” gerekçe göstererek Beyaz’ın tutuklanmasını talep etti. İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi talebi reddetti; savcılığın itirazı üzerine dosyayı inceleyen üst mahkeme de tutuklama talebini yerinde görmedi.

Burada ortaya çıkan mesele, bir sanığın sözünü değiştirip değiştirmesinden daha kapsamlı. Bir anlatım başka sanıkların özgürlüğünü sınırlayan, örgüt üyeliği ya da rüşvet gibi ağır suçlamalara dayanak oluşturuyorsa, o anlatımın kaynağının “gördüm”den “duydum”a dönüşmesi doğrudan delilin niteliğini etkiliyor. Bu değişiklik ilk ifadenin yanlış, ikinci ifadenin doğru olduğunu kendiliğinden kanıtlamaz; ancak her iki ifadenin de artık daha sıkı biçimde bağımsız delillerle sınanmasını zorunlu hale getirir.

Aynı sorun farklı sanıkların anlatımlarında da görüldü. Eski Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcısı Veysel Erçevik’in savcılıkta verdiği ifadeyi okumadan imzaladığını söylemesi, soruşturma tutanaklarının oluşturulma koşullarını tartışmaya açtı. Furkan Hamzaoğlu’nun kimi bilgileri babasından veya üçüncü kişilerden duyduğunu belirtmesi, Adem Kameroğlu’nun ise doğrudan İmamoğlu tarafından tehdit edildiğini söylememesi fakat işlerinin yürüyebilmesi için “iyi geçinmek zorunda” oldukları yönündeki anlatımı, iddianamedeki çeşitli iddiaların doğrudan bilgi, yorum, duyum ve çıkarım bakımından yeniden ayrıştırılması gerektiğini gösterdi.

“Ne İçin Burada Olduğumu Bilmiyorum” Sözü Dosyanın Başka Bir Sorununu Gösterdi

Üçüncü gün yapılan bazı savunmalar, yüzlerce sanıklı bir dosyada bireyselleştirilmiş suçlamanın önemini yeniden gündeme getirdi. Tutuksuz sanık İsmet Koyun’un “Ne için burada olduğumu bilmiyorum” sözleriyle başladığı savunmasında, kendisiyle ilişkilendirilen Hüseyin Gün’ü hiç görmediğini ve İBB ile yaptığı ileri sürülen işten bilgisi bulunmadığını söylemesi, sanıkların örgütsel bütünlük içinde ele alınmasının sınırları bakımından dikkat çekiciydi.

Ceza yargılamasında bir kişinin geniş bir ilişki ağının içinde bulunması ya da başka sanıklarla ticari, mesleki veya kurumsal temas kurması, tek başına suçun kanıtı sayılamaz. İddianamenin her sanık açısından hangi somut eylemi, hangi kastla ve hangi delile dayanarak suç saydığını ayrı ayrı ortaya koyması gerekir. İkinci celsenin ilk haftasında çok sayıda sanığın savunmasında ortaya çıkan ortak itiraz da tam bu noktada yoğunlaştı: Dosyanın genel anlatısının içinde kişinin kendi fiili nerede başlıyor, hangi belge veya hareketle doğrulanıyor ve iddia edilen örgütsel bağ nasıl kuruluyor?

Duruşmaların çalışma biçimi de bu açıdan önem taşıyor. 19 Ağustos’taki duruşmada 14 tutuksuz sanığın savunmasının alınması ve oturumun yaklaşık 14 saat sürerek gece yarısını geçmesi, yargılamanın hızlandırılmasıyla etkili savunma arasındaki dengeyi yeniden gündeme getirdi. Böylesine hacimli bir dosyada makul sürede yargılama önemli olmakla birlikte, “makul süre” ilkesi hızlı yargılama adına savunmanın niteliğinin aşındırılması anlamına gelmiyor.

Aziz İhsan Aktaş’ın Anlatımı İddia Makamının En Ağır Kozu Oldu

İlk haftanın savunma tarafı bakımından en zorlayıcı bölümü ise etkin pişmanlıktan yararlanan iş insanı Aziz İhsan Aktaş’ın anlatımıydı. Aktaş, İBB içerisinde Ekrem İmamoğlu’nun liderliğinde hareket ettiğini ileri sürdüğü bir “sistem” bulunduğunu savundu; çeşitli isimler üzerinden kendisine talepler iletildiğini, belediyeden olan hak edişlerinin ödeme yapılmasını sağlamak amacıyla baskı aracı olarak kullanıldığını ve siyasi finansman amacı taşıyan para talepleriyle karşılaştığını iddia etti.

Aktaş’ın anlatımında 5 milyon liralık bir talep, Kilyos’taki bir otele bırakıldığını ileri sürdüğü yaklaşık 970 bin dolar ve 2020-2024 döneminde toplam 84 milyon 857 bin 500 liraya ulaştığını söylediği ödemeler bulunuyor. Bu iddialar hafife alınabilecek nitelikte değil. Profesyonel bir yargılama değerlendirmesinde yapılması gereken, bunları peşinen doğru ya da yanlış ilan etmek değil; para hareketlerinin, teslim noktalarının, iletişim kayıtlarının, hak edişlerin, tarihlerinin ve iddia edilen aracılık ilişkilerinin bağımsız maddi delillerle doğrulanıp doğrulanmadığını incelemek.

Nitekim 970 bin dolarlık ödeme iddiası duruşmada avukatların çapraz sorularına konu oldu. Aktaş’a söz konusu İETT alacağının miktarı, vadesi ve hukuki takibine ilişkin ayrıntılar soruldu. Savunma tarafının yaklaşımı, iddianın yalnızca bir para teslimi anlatısı olarak bırakılmaması, bu ödemenin hangi somut ticari ilişkinin sonucunda ve hangi karşılıkla yapıldığının ortaya konulması gerektiği yönünde. Davanın seyri açısından belirleyici olan da tam burada başlayacak: Aktaş’ın anlatımının banka kayıtları, iletişim verileri, şirket kayıtları, hak ediş belgeleri ve başka bağımsız kanıtlarla ne ölçüde örtüştüğü.

İspat Yükü Sanığa Devredilemez

İlk haftanın ortaya çıkardığı temel hukuki sorunlardan biri de kamuoyundaki tartışmada zaman zaman suçlanan kişilerin “suçsuzluklarını kanıtlama” yükümlülüğü varmış gibi bir dil kurulması oldu. Oysa ceza hukukunun temel ilkesi bunun tersidir: Suçlama makamı iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür; sanığın suçsuzluğunu kanıtlama zorunluluğu yoktur.

Bu nedenle İBB Davası’nda “İmamoğlu bu iddiayı nasıl çürütecek?” sorusu hukuken ikinci sıradadır. Birinci soru, iddianın hangi kanıtlarla doğrulandığıdır. Bir iş insanının para verdiğini söylemesi ciddi bir iddiadır; ancak ceza mahkûmiyetinin konusu yalnızca “para verdim” cümlesi olamaz. Paranın nereden çıktığı, nereye gittiği, kime teslim edildiği, karşılığında hangi işlemin yapıldığı, bu işlemler arasında nedensellik bulunup bulunmadığı ve suçlanan kişinin bundan haberdar olduğunun nasıl kanıtlandığı gösterilmelidir.

Bu ölçü yalnızca İmamoğlu açısından değil, dosyadaki 414 sanığın tamamı bakımından geçerlidir. Aynı şekilde, etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin anlatımlarındaki çelişkiler de onların bütün söylediklerini otomatik olarak hükümsüz hale getirmez. Hukukun görevi taraflardan birine inanmak değil, her iddiayı aynı kanıt standardına tabi tutmaktır.

Tutuklama Bir Doğruluk Testine Dönüşmemeli

Muzaffer Beyaz hakkında savcılığın, önceki ifadeleriyle mahkeme huzurundaki beyanları arasındaki çelişkiler nedeniyle tutuklama istemesi bu bakımdan ayrıca dikkat çekti. Tutuklama, ceza muhakemesinde bir kişiyi önceki ifadesine bağlı tutmanın veya mahkemede farklı konuşmasını engellemenin aracı değildir. Bir sanığın önceki beyanını değiştirmesi kuşkusuz mahkemenin güvenilirlik değerlendirmesine konu olabilir; fakat bunun özgürlüğü kısıtlayıcı tedbir bakımından nasıl gerekçelendirildiğinin ayrıca ve somut biçimde ortaya konması gerekir.

Mahkemenin talebi reddetmesi, ardından üst mahkemenin de bu ret kararını yerinde bulması haftanın önemli yargısal gelişmelerinden biriydi. Bu olayın dosyanın bütünü bakımından önemi ise daha geniş: Etkin pişmanlık sisteminin sağlıklı işlemesi, bir kişinin yalnızca soruşturma makamının beklentisine uygun konuştuğu sürece özgür kalacağı yönünde bir izlenim doğmamasına bağlıdır. Aksi halde beyanların gönüllülüğü kadar güvenilirliği de tartışmalı hale gelir.

Yeni Salon Eski Sorunları Çözmedi

İkinci celse için Silivri’de devasa bir duruşma salonu hazırlanmış olması, yargılamanın lojistik sorunlarına devletin verdiği yanıt olarak görülebilir. Ancak adil yargılama yalnızca bütün sanıkları ve avukatları aynı binaya sığdırmak anlamına gelmiyor.

Savunmanın avukata erişimi, sanığın söylenenleri duyabilmesi, duruşmayı kesintisiz takip edebilmesi, avukatların birbirleri ve müvekkilleriyle iletişim kurabilmesi, basının süreci gözlemleyebilmesi ve kamuoyunun mahkeme faaliyetini denetleyebilmesi de yargılamanın niteliğinin parçalarıdır. İlk hafta salonun fiziki yapısından mikrofon sistemine, tutuklu sanıkların bekleme koşullarından gazetecilerin erişimine kadar sıralanan itirazlar, “aleni duruşma” ilkesinin yalnızca kapının açık olup olmadığıyla ölçülemeyeceğini gösterdi.

Üstelik oturumların gece yarısına yaklaşacak ya da gece yarısını geçecek kadar uzaması, başka bir soruyu da beraberinde getiriyor: Yüzlerce sanıklı bir yargılamada hız, hangi noktadan sonra adaletin aracından çok kendi başına bir amaca dönüşür? Bir duruşmanın çok sayıda sanığı bir günde dinleyerek ilerlemesi dosyayı takvim bakımından hızlandırabilir; ancak sanığın, müdafiin, savcının ve mahkeme heyetinin dikkat ve değerlendirme kapasitesi de adil yargılamanın gerçek koşullarından biridir.

İlk Haftanın Bilançosu: Büyük Anlatı Küçük Parçalara Ayrılıyor

İBB Davası’nın ikinci celsesinin ilk haftasından “iddianame çöktü” sonucu çıkarmak için erken. Aynı şekilde etkin pişmanlık kapsamında dile getirilen ağır suçlamaları tartışmasız gerçek kabul etmek de yargılama yapılmadan hüküm vermek anlamına gelir.

Ancak ilk haftanın gösterdiği önemli bir değişim var. Soruşturma aşamasında kamuoyuna büyük bir “örgüt” ve “sistem” anlatısı halinde yansıyan dosya, duruşma salonunda giderek daha küçük parçalara ayrılıyor. Artık her para iddiasının tarihi, miktarı ve teslim biçimi; her telefon görüşmesinin içeriği; her kişinin bilgiyi nereden edindiği; her ticari ilişkinin suçla bağlantısı ve her sanığın bireysel eylemi ayrı ayrı sorgulanıyor.

Tam da ceza yargılamasının olması gereken yer burasıdır. İddianamenin görevi suçlamayı kurmak, mahkemenin görevi ise o suçlamayı doğrulamak değildir; onu sınamaktır.

İkinci celsenin ilk haftasında yapılan sorgular, bazı önemli beyanların soruşturma dosyasındaki kesinliklerini kaybettiğini gösterirken, Aziz İhsan Aktaş gibi etkin pişmanlıktan yararlanan bazı sanıkların çok daha ağır ve ayrıntılı iddialar ortaya koyması dosyanın tek yönlü okunmasına da izin vermiyor. Bundan sonraki aşamada gerçek ayrım çizgisi siyasi kamplar veya tarafların birbirleri hakkındaki kanaatleri arasında değil, beyan ile kanıt arasında kurulacak.

Çünkü 414 kişinin yargılandığı, onlarca insanın özgürlüğünden mahrum bulunduğu ve Türkiye’nin en önemli siyasi aktörlerinden birinin binlerce yılı bulan hapis istemleriyle karşı karşıya olduğu böylesine ağır bir dosyada yargının meşruiyetini belirleyecek olan suçlamaların büyüklüğü değil, kanıtların gücü olacaktır.

İlk haftanın sonunda Silivri’den çıkan en önemli sonuç da burada düğümleniyor: İddianamenin kurduğu büyük hikâye artık mahkeme salonunda tek tek sınanıyor. “Duydum” ile “gördüm”, kanaat ile bilgi, ilişki ile suç, iddia ile maddi delil arasındaki sınırlar belirlenmeden kurulacak hiçbir hüküm, yalnızca bu davanın sanıkları bakımından değil, adil yargılanma hakkı ve yargıya duyulan güven açısından da tartışmayı sona erdirmeyecektir.


Kaynaklar

  • İstanbul Yargılıyor, “Gün Gün İBB Davası” ve ikinci celsenin duruşma/savunma kayıtları.
  • Nokta Haber Yorum, “İBB Davasında İtirafçıların Sözleri Çatıştıkça İddianamenin Zemini Tartışmaya Açılıyor”, 21 Ağustos 2026.
  • Nokta Haber Yorum, “İBB Davasında Kritik Soru: 970 Bin Dolar Nerede?”, 21 Ağustos 2026.
  • bianet, 17-20 Ağustos 2026 tarihli İBB Davası canlı duruşma aktarımları.
  • Independent Türkçe, “İBB davasında 68’inci gün”, 20 Ağustos 2026.
  • Artı Gerçek, “İBB Davası’nın 67’nci günü tamamlandı: Duruşma 14 saat sürdü”, 20 Ağustos 2026.
  • Medyascope, ikinci celse öncesi 6 Ağustos tutukluluk incelemesine ilişkin haber.