back to top
Ana Sayfa Haberler Dünya Savaşın Borsası, Yoksulluğun Mezarlığı

Savaşın Borsası, Yoksulluğun Mezarlığı

Bazı gerçekler vardır; çıplak halleriyle bile yeterince sarsıcıdır, ama yine de onları olduğu gibi görmek için insanın yalnızca gözünü değil, içini de açması gerekir. Savaş da böyle bir gerçektir. Görünürde duman, enkaz, siren sesi ve telaş vardır; ama görünmeyen yerde, daha derinde, başka bir hareket sürer: sayılar yükselir, grafikler titrer, ekranlar yeşile döner. Bir yerde bir şehir yanarken, başka bir yerde bilanço büyür. Aynı anda, aynı dünyanın içinde.

Emperyalist kapitalizmin en eski ve en kârlı yatırım alanlarından biri savaştır; bombalar yalnızca şehirleri değil, aynı anda petrol borsalarını, silah şirketlerinin hisselerini ve finans piyasalarının kar tablolarını da hareket ettirir. ABD ile İran arasında büyüyen gerilimde bir kez daha görüyoruz ki savaş artık yalnızca jeopolitik bir çatışma değil, aynı zamanda organize edilmiş devasa bir servet transferidir: Bir tarafta petrol fiyatları üzerinden milyarlar kazananlar, diğer tarafta ekmek, yakıt ve yaşam maliyetleri altında ezilen milyarlarca insan.

Bu çelişki, yalnızca bir eşzamanlılık değildir; bu, düzenin kendisidir. Çünkü bu düzen, yıkımı üretirken aynı anda o yıkımdan değer türeten bir mekanizma kurmuştur. Savaş burada bir istisna değil, işleyişin yoğunlaştığı bir andır. Adeta sistem kendi özünü açığa vurur o an: kan ile kârın aynı terazide tartıldığı o an.

Donald Trump’ın İran gerilimi etrafında kurduğu dil, artık yalnızca dış politika söylemi olarak değil, piyasa sinyali olarak da okunuyor. Her açıklama, her tehdit, her “barış yakında” mesajı; petrol vadeli işlemlerinden enerji hisselerine, sigorta piyasalarından dolar endeksine kadar küresel sermayeyi doğrudan etkiliyor. Bu, tesadüf değil; kapitalizmin savaşla kurduğu organik ilişkinin güncel ve çıplak halidir.

Bir söz söylenir ve dalga dalga yayılır. Önce ekranlara düşer o söz, sonra algoritmalara, sonra fon yöneticilerinin zihnine. Bir cümle, bir tehdidin ağırlığıyla değil; bir fiyatın ihtimaliyle ölçülür. Siyaset, yavaş yavaş bir dil olmaktan çıkar; bir sinyal sistemine dönüşür. Ve bu sinyaller, en çok da parayı duyan kulaklara ulaşır.

Financial Times çizgisindeki analizlerde ve uluslararası piyasa raporlarında dikkat çeken ortak nokta şu: Trump, İran’a yönelik tehditlerini çoğunlukla petrol piyasalarının kapalı olduğu hafta sonlarında sertleştiriyor; petrol fiyatları yükseldiğinde ise “barış yakın” mesajları veriyor. The Irish Times’ın Mart 2026 tarihli analizine göre yatırımcılar artık Trump’ın “acı eşiğini” yani petrol fiyatlarının hangi seviyede onu politika değişikliğine zorlayacağını hesaplıyor. Haberde açıkça belirtiliyor: Başkanın sosyal medya mesajları, petrol piyasasında sert dalgalanmalar yaratıyor ve yatırımcılar bu mesajlardan pozisyon alıyor.

Burada artık niyet değil, desen vardır. Rastlantı değil, tekrar eden bir ritim. Sanki görünmeyen bir el, yalnızca piyasaları değil, savaşın dozunu da ayarlamaktadır. Gerilim bir noktaya kadar yükselir, sonra geri çekilir; ama asla tamamen bitmez. Çünkü bitmesi, kazancın da bitmesi demektir.

Bu tabloyu yalnızca politik manipülasyon olarak görmek eksik olur; burada doğrudan ekonomik rant üretimi vardır.

Petrol fiyatlarının savaşın ilk günlerinde Brent türünde varil başına 100 doların üzerine çıkması, başta Chevron, ExxonMobil ve ConocoPhillips gibi enerji devlerinin hisselerini sıçrattı. MarketWatch verilerine göre yalnızca 2026’nın ilk çeyreğinde S&P 500 enerji sektörü yaklaşık yüzde 26 yükseldi. Aynı süreçte enerji şirketleri rekor kar beklentileriyle yatırımcılarını sevindirdi.

Ama bu sevinç, evrensel değildir. Çünkü her yükseliş, başka bir yerde bir düşüşe tekabül eder. Birinin kazancı, diğerinin kaybı üzerine kurulur. Bu, yalnızca ahlaki bir sorun değil; yapısal bir zorunluluktur. Sistemin dili böyledir: eşitsizlik üretmeden var olamaz.

Ancak aynı yükseliş, dünyanın geri kalanı için başka bir anlama geliyor: daha pahalı ulaşım, daha yüksek enflasyon, daha derin gıda krizi.

Çünkü petrol yalnızca enerji değildir; tarımdan lojistiğe, ilaçtan temel tüketim mallarına kadar hayatın bütün damarlarına bağlıdır. Petrol yükseldiğinde yalnızca benzin pahalanmaz; ekmek de pahalanır, süt de, ilaç da, okul servisi de.

Bir annenin pazarda elindeki parayı sayarken yaşadığı tereddüt, çoğu zaman bir jeopolitik gerilimin sonucudur. Ama o anne bunu böyle adlandırmaz; yalnızca “her şey çok pahalı” der. İşte küresel düzenin en incelikli yanı da budur: neden ile sonuç arasına mesafe koyar, acının kaynağını görünmez kılar.

The Guardian’ın Mart 2026 analizinde ekonomistler bunu açık biçimde tarif ediyor: “Uzayan İran savaşı küresel ekonomi için devasa bir şok yaratabilir.” Çünkü Hürmüz Boğazı yalnızca bölgesel değil, küresel bir arterdir; dünya petrol akışının yaklaşık beşte biri buradan geçer. Buradaki her askeri risk, Güney Yarımküre’de milyonlarca insan için doğrudan açlık anlamına gelir.

Bir boğazdan geçen tanker, yalnızca petrol taşımaz; aynı zamanda milyonlarca insanın geleceğini de taşır. Ve o tanker tehlikeye girdiğinde, ilk sarsılanlar her zaman en kırılgan olanlardır.

Afrika’da, Latin Amerika’da, Güney Asya’da ve Ortadoğu’nun yoksul halklarında savaşın faturası şu şekilde kesilir: IMF programları sertleşir, borç yükü artar, ithalat maliyetleri patlar, para birimleri erir, kamu harcamaları kısılır, sosyal devlet daha da çöker.

Yani Washington’da bir tweet atıldığında, Lagos’ta bir çocuk aç uyur.

İstanbul’da minibüs zammı olur.

Kahire’de un fiyatı yükselir.

Buenos Aires’te işçi maaşı daha ayın ortasında erir.

Bu cümleler, yalnızca birer metafor değildir; küresel düzenin gündelik işleyişidir. Bir merkez vardır ve bir de çevre. Merkez, dalgayı üretir; çevre, o dalganın altında kalır.

İşte emperyalizm tam da budur: Merkez ülkelerde krizden fırsat çıkaran sermaye sınıfı, çevre ülkelerde hayatı daha da yaşanmaz hale getirir.

Trump ise bu sistemin istisnası değil, kusursuz temsilcisidir.

O savaş istemiyor değil; savaşı yönetilebilir kâr alanı olarak istiyor. Tam yıkım değil, sürekli gerilim. Tam barış değil, kontrollü tehdit. Çünkü kalıcı barış piyasaları sakinleştirir; ama kontrollü kriz büyük para üretir.

Fortune’ın analizinde Trump’ın şu cümlesi dikkat çekiyor: “Petrolün 200 dolar değil de 90 dolar civarında olmasına şaşırdım.” Bu ifade bir devlet başkanının savaş değerlendirmesi değil, neredeyse bir trader’ın piyasa yorumu gibiydi.

Burada dil bile dönüşür. Devlet dili, piyasa diline yaklaşır. İnsan hayatı, risk primiyle ölçülür hale gelir. Ölüm, artık yalnızca bir son değil; aynı zamanda bir veri noktasıdır.

İnsan hayatı burada istatistiğe dönüşür.

Ölümler jeopolitik veri olur.

Bombalar grafiklere çevrilir.

Göçler piyasa riski olarak hesaplanır.

Bir çocuğun enkaz altındaki bedeni, enerji endeksi kadar konuşulmaz.

Kapitalizmin en soğuk yanı budur: Ölümü bile fiyatlayabilmesi.

Ve bu yalnızca Trump’a özgü değil; sistemin kendisi böyle çalışır.

Silah şirketleri savaş ister.

Petrol şirketleri kriz ister.

Fon yöneticileri belirsizlikten kazanç çıkarır.

Bankalar borç krizlerinden beslenir.

Sigorta şirketleri felaket primleriyle büyür.

Sonra aynı düzen, televizyon ekranlarında “istikrar”, “demokrasi” ve “insan hakları” dersi verir.

Bu çelişki, artık bir çelişki gibi bile görünmez; normalleşir. Çünkü sürekli tekrar eden şey, zamanla doğallaşır. İnsan alışır. En büyük tehlike de budur zaten: alışmak.

Bu yüzden mesele yalnızca ABD-İran savaşı değildir.

Mesele, savaşın küresel kapitalizm için nasıl bir yatırım aracına dönüştüğüdür.

Mesele, bir avuç insanın servetini büyütmek için milyarlarca insanın hayatının değersizleştirilmesidir.

Ve mesele şudur:

Birileri borsada savaş üzerine bahis oynarken, dünyanın büyük çoğunluğu hayatta kalmak üzerine bahis oynamak zorunda kalıyor.

Birileri milyarlarına milyarlar katıyor.

Birileri yoksulluğun dibini ilk kez değil, her gün yeniden görüyor.

İşte çağımızın en büyük ahlaki çöküşü burada yatıyor:

Bombalar gökten düşmüyor artık.

Önce Wall Street’e düşüyor.