Bazı davalar vardır; kapanmaz. Kapanıyormuş gibi görünür, dosya raflara kaldırılır, ekranlar başka haberlere döner, kalabalıklar dağılır… Ama aslında hiçbir şey bitmez. Çünkü mesele yalnızca bir davanın sonucu değildir artık; o davanın ne zaman açıldığı, ne kadar sürdüğü, ne kadarının görünür kılındığı ve neyin hep eksik bırakıldığıdır.
Bugün tam da böyle bir zamanın içindeyiz.
Gülistan Doku dosyasının altı yıl boyunca bekletilip sonra bir anda yeniden gündeme sokulması ile Narin Güran dosyasının neredeyse anında sonuçlandırılmış gibi ilerlemesi, ilk bakışta iki ayrı hikâye gibi görünebilir. Oysa birlikte okunduğunda, bu iki dosya bize aynı şeyi fısıldar: Hakikat artık yalnızca saklanmıyor ya da açıklanmıyor; zamanın içine yerleştirilerek yönetiliyor.
Bu noktada, Şebnem Oğuz’un sosyal medya paylaşımında kurduğu çerçeve son derece açıklayıcıdır. Oğuz, bu iki dosyayı birlikte düşünmenin bizi “geç faşizme özgü yeni bir zaman yönetimi” fikrine götürdüğünü belirtir ve şöyle der: “1990’larda hakikat tamamen karartılıyor ya da yok hükmüne indiriliyordu. Bugün ise hakikat basitçe ortadan kaldırılmıyor; zaman içinde düzenleniyor.”
Gerçekten de, 1990’ların faili meçhul rejimi, kaba bir karartma üzerine kuruluydu. Hakikat ya tamamen yok ediliyor ya da erişilemez bir karanlığa gömülüyordu. Bu yokluk hali, doğrudan bir korku üretirdi. Bilinmeyen, devletin en güçlü diliydi.
Bugün ise başka bir dil konuşuluyor.
Hakikat artık tamamen yok edilmiyor. Parçalanıyor. Geciktiriliyor. Hızlandırılıyor. Dolaşıma sokuluyor ama her seferinde yeniden düzenleniyor. Oğuz’un ifadesiyle, “hakikatin parça parça, gecikmeli ya da ani biçimde dolaşıma sokulması, toplumsal duygulanımı sürekli yeniden üretiyor.” Böylece hakikat, sabit bir gerçek olmaktan çıkıyor; yönetilen bir akışa dönüşüyor.
Ve bu akış, tesadüfi değil.
Bir ritme sahip.
Bu ritim, yalnızca yargının değil, siyasetin de ritmidir. Hangi dosyanın ne zaman açılacağı, hangisinin sürüncemede bırakılacağı ya da hangisinin hızla kapatılacağı… Bunlar hukuki kararlar olmaktan çok, siyasal zamanın ayarlanma biçimleridir. Oğuz’un dikkat çektiği gibi, bu süreç aynı zamanda “devlet içi çelişkileri düzenleyen bir mekanizma” olarak da işler.
Yargı, böylece adalet dağıtan bir kurum olmaktan çıkar; krizin temposunu belirleyen bir aygıta dönüşür.
Geç faşizmin en özgün tarafı belki de tam olarak burada ortaya çıkar.
Bu rejim, yalnızca baskı uygulamaz.
Zamanı örgütler.
Korkuyu, belirsizliği ve beklentiyi aynı anda dolaşıma sokar. İnsanları yalnızca ne olacağı konusunda değil, neyin ne zaman ortaya çıkacağı konusunda da sürekli bir bekleyişe mahkûm eder. Bu bekleyiş, toplumsal bir gerilim üretir; gerilim ise yönetilebilir bir enerjiye dönüşür.
Ama burada bir adım daha var.
Bugün artık açılan hiçbir dava gerçekten kapanmıyor.
Her dosya, daha başından itibaren ucu açık bir yapıya sahip. Bir sonuç üretilse bile, o sonuç nihai değildir. Her dava, sanki bir başka davanın başlangıcı olacak şekilde kurgulanır. Her kararın içinde bir ihtimal, her kapanışın içinde bir yeniden açılma ihtiyacı saklıdır.
Adeta her dosya, kendi yedeğini taşır.
Bir yedek gerçeklik, bir yedek anlatı, bir yedek kriz…
Bu yedekleme hali, yalnızca hukuki bir teknik değil; siyasal bir stratejidir. Çünkü bu sayede hiçbir şey tam anlamıyla bitmez. Her şey gerektiğinde yeniden dolaşıma sokulabilir. Bir dosya unutulmuşken hatırlanabilir, kapanmışken açılabilir, çözümlenmişken yeniden tartışmaya açılabilir.
Geçmiş böylece geçmiş olmaktan çıkar.
Bir araç haline gelir.
Nitekim Oğuz’un çerçevesiyle birlikte düşünüldüğünde, bu durum yalnızca bugünün değil, geçmişin de yönetildiğini gösterir. Geç faşizm, kendi kusurlarını bile gerektiğinde yeniden dolaşıma sokarak bir gündem üretir. Açığa çıkarma ile gizleme arasındaki sınır silikleşir. Hakikat, bir yük olmaktan çıkar; işlenebilir bir malzemeye dönüşür.
Ve bu malzeme, yalnızca bilgi üretmez.
Duygu üretir.
Toplum, bu zamansallaştırılmış hakikat akışı içinde sürekli bir duygusal dalgalanmaya sürüklenir. Bir gün öfke, ertesi gün umut, sonra yeniden hayal kırıklığı… Oğuz’un altını çizdiği gibi, burada yalnızca fiziksel değil, “epistemik ve duygusal şiddet” de devrededir.
Böylece yalnızca bedenler değil, duygular da yönetilir.
Bu yönetim biçimi, klasik korku rejimlerinden daha inceliklidir. Çünkü burada korku, belirsizlikle birlikte çalışır. İnsanlar yalnızca ne olacağından değil; neyin ne zaman ortaya çıkacağından da emin değildir. Bu belirsizlik, bağımlılık üretir. Hakikat parçalı olduğu ölçüde, onu sunan merkeze duyulan ihtiyaç artar.
Tam da bu nedenle, bugün karşı karşıya olduğumuz şey basit bir adaletsizlik hali değildir.
Daha derin bir dönüşümdür:
Hakikatin zamansal olarak örgütlenmesi.
Bu örgütlenme, krizleri ortadan kaldırmaz. Aksine, onları yönetilebilir parçalara böler. Her kriz, gerektiğinde yeniden kullanılabilecek bir kaynak haline getirilir. Hiçbir şey tamamen çözülmez; çünkü çözüm, krizin sonu demektir. Oysa burada amaç, sürekliliktir.
Kriz sürekliliği.
İktidar sürekliliği.
Ve bu süreklilik, tam da hakikatin hiçbir zaman tamamlanmaması üzerinden kurulur.
Bu yüzden bugün bir davaya baktığımızda, yalnızca o davanın içeriğine değil; zamanına bakmak gerekir. Ne zaman açıldı? Ne kadar sürdü? Neden şimdi gündeme geldi? Neden şimdi sustu?
Çünkü cevaplar çoğu zaman dosyanın içinde değil, zamanın içinde saklıdır.
Ve belki de en büyük mesele tam da burada başlar:
Artık yalnızca ne yaşadığımızı değil, neyi ne zaman öğrendiğimizi de belirleyen bir iktidar biçimiyle karşı karşıyayız.
Hakikat, zamana bölünmüş durumda.
Ve zaman, bir yönetim tekniği haline gelmiş durumda.
- Zamanın İçine Yerleştirilen Hakikat - 19 Nisan 2026
- Barrack’ın Hayırsever Monarşisi: Emperyalizmin Demokrasiyle Vedası - 17 Nisan 2026
- Sürgün, Dil Ve Hakikat: Ece Temelkuran’dan Post-Truth Çağa Sert Tanıklık - 17 Nisan 2026



















