back to top
Ana Sayfa Haberler Mekke Anlaşması: Müslim Sarı’nın Göremediği Harita

Mekke Anlaşması: Müslim Sarı’nın Göremediği Harita

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalandığı belirtilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Ortadoğu’da yeni bir askerî ve siyasi yapılanmanın olası sonuçlarını gündeme taşıyor. CHP Sözcüsü Müslim Sarı, anlaşmanın Türkiye’ye jeopolitik fırsatlar sağlayacağını savunarak destek vereceklerini açıkladı. Ancak hangi fırsatların hangi yükümlülükler karşılığında elde edileceği belirsizliğini koruyor. Basra Körfezi’nden Kızıldeniz’e uzanan enerji ve ticaret yollarının güvenliği yeniden şekillenirken, Türkiye’nin bu yapılanmada üstleneceği rolün yalnızca savunma iş birliği söylemiyle açıklanması mümkün görünmüyor.

Hasan KAYA

Ortadoğu’da yeni bir güvenlik düzeninin tartışıldığı dönemde, Türkiye’nin bu düzenin neresinde duracağı sorusu giderek önem kazanıyor. 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalandığı belirtilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılmasını öngörüyor. Anlaşmanın ortak askerî planlama, istihbarat paylaşımı, savunma sanayii iş birliği ve gerektiğinde askerî yeteneklerin hızla konuşlandırılmasına ilişkin düzenlemeler içerdiği aktarılıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yeni ülkelerin katılımına açık bir ittifaktan söz etmesi ise bu yapılanmanın üç ülkeyle sınırlı kalmayabileceğini gösteriyor.

CHP Sözcüsü Müslim Sarı, anlaşmanın Türkiye’ye yeni bir jeopolitik alan açabileceğini belirterek partisinin Meclis’te olumlu oy kullanacağını duyurdu. Sarı, başlangıçta İran’la çatışma ihtimalinden kaygı duyan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, İran’ın açıklamaları ve anlaşma metninin incelenmesinin ardından bu kaygılarının giderildiğini söyledi. Ne var ki Sarı’nın açıklamasında Türkiye’nin hangi somut kazanımları elde edeceği, hangi askerî sorumlulukları üstleneceği ve olası bir bölgesel çatışmada nasıl bir tutum alacağı yeterince açıklığa kavuşmuş değil.

Hürmüz’den Bâbülmendep’e Uzanan Hesap

Mekke Anlaşması’nı yalnızca üç ülkenin birbirine güvenlik güvencesi vermesi olarak değerlendirmek, Ortadoğu’nun ekonomik ve askerî coğrafyasını göz ardı etmek olur. Basra Körfezi’ni Umman Körfezi üzerinden Hint Okyanusu’na bağlayan Hürmüz Boğazı, dünya petrol ve doğal gaz taşımacılığının en önemli geçiş noktalarından biri. Kızıldeniz’in güneyinde Yemen ile Cibuti ve Eritre arasında bulunan Bâbülmendep Boğazı ise Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa’ya uzanan deniz ticaretinin stratejik kapısını oluşturuyor. Bu iki geçiş noktasının denetimi, enerji kaynaklarının yalnızca üretimiyle değil, hangi pazarlara, hangi koşullarda ve kimin güvencesi altında ulaştırılacağıyla da doğrudan bağlantılı.

Hürmüz ve Bâbülmendep’in güvenliği, yalnızca bölge ülkelerinin değil, ABD ve İngiltere başta olmak üzere küresel ticaret ve enerji akışında çıkarları bulunan güçlerin de temel öncelikleri arasında yer alıyor. Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’deki gemilere ve İsrail’e yönelik saldırıları, deniz yollarının askerî denetimini daha da önemli hale getirdi. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile oluşturduğu belirtilen savunma ittifakını bu gelişmelerden bağımsız düşünmek mümkün değil. Ortadoğu’da güvenlik adı altında kurulan yeni ilişkilerin, enerji yollarının korunması kadar bölgesel güç dengelerinin yeniden düzenlenmesiyle de bağlantılı olabileceği göz ardı edilemez.

Ankara, anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını ve NATO yükümlülükleriyle çelişmediğini açıklarken Türkiye’nin Yemen’e Husilere karşı asker göndermeyeceği de bildirildi. Bununla birlikte hava savunması, elektronik harp, istihbarat ve ortak askerî kapasitenin geliştirilmesine yönelik çalışmalar, Türkiye’nin bölgesel güvenlik düzeninde daha geniş sorumluluklar üstlenebileceği ihtimalini gündeme getiriyor. ABD ve İngiltere’nin anlaşmayı doğrudan yönlendirdiğini gösteren doğrulanmış bir kanıt bulunmamakla birlikte, kurulmakta olan ittifakın Batılı ülkelerin enerji ve deniz ticareti güvenliğine ilişkin çıkarlarıyla nerelerde örtüştüğü, üzerinde durulması gereken önemli bir soru olarak duruyor.

Kılıçdaroğlu Yönetiminin Ödemeye Hazır Olduğu Bedel Ne?

Müslim Sarı’nın açıklamasındaki temel çelişki, anlaşmanın risklerini kabul ederken bunların hangi güvencelerle ortadan kalktığını yeterince açıklamaması. Türkiye’nin savunma sanayii açısından yeni pazarlar kazanması, ortak teknoloji geliştirmesi veya diplomatik etkisini artırması elbette mümkün. Ancak bunların her biri, anlaşmanın ülkeye getireceği askerî ve siyasi yükümlülüklerle birlikte değerlendirilmek zorunda. Bir ülkenin başka bir ülkeye yapılan saldırıyı kendisine yapılmış saymayı kabul etmesi, yalnızca ekonomik fırsatlarla açıklanabilecek sıradan bir iş birliği değildir. Üstelik böyle bir yükümlülüğün bölgesel çatışmalar karşısında Türkiye’nin hareket alanını ne ölçüde daraltabileceği de açıklığa kavuşturulmuş değil.

Daha dikkat çekici olan ise CHP yönetiminin siyasi konumu. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin mutlak butlan kararıyla Özgür Özel yönetiminin görevden uzaklaştırılması ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden genel başkanlığa getirilmesi, muhalefetin kendi yönetimini belirleme hakkına ilişkin tartışmaları henüz sona erdirmemişken, Kılıçdaroğlu yönetimi iktidarın en önemli dış politika girişimlerinden birine destek veriyor. Bu desteğin, mahkeme kararıyla ortaya çıkan yeni siyasi konumla ilişkili olup olmadığına dair kanıt bulunmuyor. Ancak böylesine tartışmalı bir süreçle yönetime gelen kadroların, iktidarın bölgesel askerî tercihleri karşısında neden bu kadar kolay uzlaşabildiğinin sorgulanması da kaçınılmaz.

Mekke Anlaşması’nın TBMM Dışişleri Komisyonu’nda AKP, CHP ve MHP oylarıyla kabul edildiği yönündeki bilgiler, iktidarla Kılıçdaroğlu yönetimi arasındaki dış politika yakınlaşmasının ayrıca incelenmesini gerektiriyor. Sarı’nın “sorumlu siyaset” olarak tanımladığı tutumun ne ölçüde bağımsız bir değerlendirmeye dayandığı ise ancak anlaşmanın bütün yükümlülükleri kamuoyu önünde tartışıldığında anlaşılabilecek. Çünkü bir dış politika tercihinin sorumluluğu, yalnızca sağlayabileceği kazanımları sıralamakla değil, beraberinde getirebileceği riskleri de toplumun bilgisine sunmakla başlar.

Ortadoğu’da enerji hatlarının, limanların ve deniz geçişlerinin yeniden önem kazandığı bir dönemde, Türkiye’nin bölgesel bir savunma ittifakına katılması yalnızca bugünün güvenlik ihtiyaçlarıyla ilgili değil. Gelecekte yaşanabilecek çatışmalarda ülkenin hangi taraflarla, hangi yükümlülükler altında hareket edeceğini de ilgilendiriyor. Bu nedenle anlaşmanın Türkiye’ye sağlayacağı ileri sürülen fırsatların, bölgedeki büyük güçlerin ekonomik ve askerî çıkarlarından bağımsız biçimde değerlendirilmesi mümkün değil.

Müslim Sarı’nın sözünü ettiği jeopolitik fırsatların ne olduğu hâlâ yeterince açık değil. Oysa açıklanması gereken asıl mesele, Türkiye’nin bu anlaşmadan ne kazanabileceğinden önce, kimin güvenliği için hangi sorumlulukları üstlenmeye hazırlandığıdır. Çünkü Ortadoğu’da kurulan her yeni askerî düzenin kazananları yalnızca anlaşma masalarında belirlenmez; o düzenin bedelini kimin ödeyeceği de tarihin asıl sorularından biri olarak kalır.


  • NHA / Cumhuriyet, Anadolu Ajansı, Reuters, Associated Press, T.C. Dışişleri Bakanlığı, T.C. Millî Savunma Bakanlığı