back to top
Ana Sayfa Haberler Fatma Betül Sayan Kaya ve Aynı Toprağın İnsanları

Fatma Betül Sayan Kaya ve Aynı Toprağın İnsanları

Fatma Betül Sayan Kaya’nın tutuklanmasının ardından, düne kadar kendisiyle aynı siyasal çevrede bulunan kimi gazeteci ve parti yöneticilerinin sert eleştirileri dikkat çekiyor. Ancak bir insanın yükselişini mümkün kılan koşullar sorgulanmadan, yalnızca gözden düşen kişinin suçlanması neyi değiştirir? Dün aynı masalarda oturanların bugün birbirlerinden uzaklaşması, birlikte oluşturdukları siyasal ve ekonomik ilişkileri de ortadan kaldırır mı?

İnsan doğaya baktığında her bitkinin her toprakta yetişmediğini görür. Bazıları kuraklığı sever, bazıları nemli toprağı; kimileri güneşin altında büyürken kimileri gölgede kök salar. Bir bitkinin gelişebilmesi için yalnızca tohumun varlığı yetmez. Toprağın yapısı, suyun niteliği, havanın sıcaklığı ve çevresindeki bütün canlılarla kurduğu ilişki onun nasıl büyüyeceğini belirler. Doğada buna habitat diyoruz. İnsan toplumu da bütünüyle farklı değildir. İnsanların düşünceleri, davranışları, yükselişleri ve kimi zaman çöküşleri, içinde yaşadıkları toplumsal ilişkilerden bağımsız değildir. Hiç kimse yalnızca kendi iradesinin ürünü olarak ortaya çıkmaz. Her insan, kendi seçimlerini yaparken aynı zamanda içinde bulunduğu dünyanın olanaklarını, sınırlarını ve alışkanlıklarını da taşır.

Şimdi Türkiye’de yaşananlara bu açıdan bakalım.

Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya, sermaye piyasalarındaki işlemlere ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında tutuklandı. Hakkında kamuya açıklanmamış bilgilerden yararlanarak hisse işlemleri yaptığı ve suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olduğu suçlamaları bulunuyor. Özata Denizcilik hisseleri üzerinden gerçekleştirilen işlemler, milyarlarca liralık kazanç iddiaları ve fon yatırımcılarının karşı karşıya kaldığı kayıplar soruşturmanın merkezinde yer alıyor. Kaya suçlamaları reddediyor; hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmuyor. Bunların hepsi hukukun kendi kuralları içinde araştırılması ve sonuçlandırılması gereken konular.

Fakat benim üzerinde durmak istediğim mesele, Fatma Betül Sayan Kaya’nın suçlu olup olmadığı değil. Bu sorunun yanıtını mahkemeler verecek. Benim asıl ilgilendiğim, tutuklanmasının ardından dün kendisiyle aynı masalarda oturan, aynı siyasal hedefler için çalışan, aynı iktidarın olanaklarından yararlanan kimi insanların bugün sergilediği tutumdur. Özellikle AKP çevresindeki gazetecilerin, parti yöneticilerinin ve siyasetçilerin bir bölümünün, eski yol arkadaşlarını eleştirirken kendi geçmişlerini bu hikâyenin bütünüyle dışında tutabilmeleridir.

Bir insanı gözden düştükten sonra eleştirmek kolaydır. Hele siyasal koruma alanının dışına çıktığı düşünülüyorsa, onun hakkında konuşmak daha da kolaylaşır. Dün söylenmesi güç olan sözler bugün rahatlıkla söylenebilir. Dün eleştirilmesi partiye zarar vermek sayılabilecek davranışlar, bugün aynı partinin itibarını korumak adına eleştirilebilir. Değişen her zaman olayın kendisi değildir; kimi zaman olay karşısında konuşanın bulunduğu yerdir.

Burada dikkat çekici olan, eleştirinin başlaması değil, eleştirinin nerede durduğudur. Çünkü bütün suçun tek bir kişinin ya da birkaç kişinin karakterine, açgözlülüğüne veya kişisel tercihlerine bağlanması, o kişilerin içinde yükseldiği siyasal ve ekonomik ilişkilerin tartışılmasını gereksiz hale getirir. Böylece bir insan gözden çıkarılırken, onu mümkün kılan düzen kendi masumiyetini ilan edebilir.

Oysa hiçbir siyasal düzen yalnızca iyi niyetlerle veya kötü niyetlerle işlemez. Her düzen kendi insan ilişkilerini, yükselme yollarını, ödüllendirme biçimlerini ve sessizlik alanlarını yaratır. Kimlerin hangi makamlara ulaşabileceğini, kimlerin hangi çevrelerde kabul göreceğini, hangi davranışların görmezden gelineceğini ve hangi ilişkilerin ayrıcalık sağlayacağını belirleyen yazılı olmayan kurallar vardır. Bunlar zamanla öylesine olağanlaşır ki insanlar artık içinde yaşadıkları düzenin kendisini sorgulamaz olur. Üstelik bu ilişki tek yönlü değildir. İnsanlar yalnızca sistem tarafından biçimlendirilmez; kendi çıkarları, tercihleri ve davranışlarıyla sistemi yeniden üretir, besler ve dönüştürürler.

Habitatı Kim Yarattı?

Türkiye’de son yirmi yılı aşkın sürede siyasal iktidarla ekonomik güç arasındaki ilişkiler önemli ölçüde yeniden biçimlendi. Kamu kaynaklarının dağıtımından büyük ihalelere, bürokraside yükselmeden sermaye çevreleriyle kurulan ilişkilere kadar geniş bir alanda siyasal yakınlığın sağladığı olanaklar tartışıldı. Bu süreçte iktidara yakın olmak, yalnızca bir siyasal düşünceyi paylaşmak anlamına gelmedi; kimi alanlarda ekonomik ve kurumsal ilişkilere erişimin de önemli bir unsuru haline geldi.

Elbette iktidara yakın olan herkesin hukuka aykırı davrandığı söylenemez. Böyle bir genelleme hem yanlış hem de toplumsal ilişkileri anlamayı zorlaştırır. Ancak bir siyasal sistemde kişisel yakınlıkların kurumsal denetimden daha etkili hale gelmesi, yalnızca tek tek kişilerin ahlakıyla açıklanabilecek bir sorun değildir. Bu, devletin işleyişiyle, ekonomik kaynakların dağıtımıyla ve siyasal gücün nasıl örgütlendiğiyle ilgilidir.

AKP iktidarı boyunca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çevresinde oluşan siyasal yapı, yalnızca bir parti yönetimi değil, devletle toplum arasındaki ilişkileri de önemli ölçüde belirleyen bir güç merkezi haline geldi. Bu yapının içinde yükselenlerin siyasal meşruiyeti çoğu zaman kendi düşüncelerinden, yaptıkları işlerden veya kamuoyuna karşı hesap verme biçimlerinden çok, merkeze duydukları bağlılıkla ilişkilendirildi. Siyasi sadakat, giderek kamusal liyakatin önüne geçebilen bir ölçüte dönüştü.

Böyle bir ortamda insanların davranışlarını belirleyen şey yalnızca yasaların ne söylediği değildir. Hangi ilişkilerin kendilerine kapı açtığını, hangi sözlerin yükselmelerini kolaylaştırdığını, hangi sessizliklerin konumlarını koruduğunu da öğrenirler. Zamanla bu öğrenilmiş davranışlar siyasal kültürün bir parçasına dönüşür. Başlangıçta yalnızca siyasal bağlılık olarak görünen ilişki, zaman içinde ekonomik olanaklara, toplumsal itibara ve maddi yaşam koşullarındaki değişime de uzanabilir.

Fakat burada daha derin bir ilişki vardır. Güç merkezine yaklaşan insanlar yalnızca onun gölgesinde değişmezler; aynı zamanda o gölgeyi büyütürler. Aldıkları kararlarla, kurdukları ilişkilerle, savundukları uygulamalarla ve kimi zaman görmezden geldikleri yanlışlarla sistemin sürekliliğine katkıda bulunurlar. Bir süre sonra kimin kimi yarattığını ayırmak güçleşir. İktidar kendi çevresini biçimlendirirken, o çevre de iktidarın işleyişini, alışkanlıklarını ve sınırlarını yeniden belirler.

İşte habitat dediğimiz şey tam da budur.

Bir kişinin o ortamda yetişmiş olması, onun bütün davranışlarının önceden belirlendiği anlamına gelmez. İnsan kendi seçimlerinden sorumludur. Fakat bir kişinin hangi davranışları mümkün, olağan veya güvenli gördüğünü anlamak istiyorsak, yalnızca kişisel karakterine değil, çevresindeki ilişkilerin nasıl kurulduğuna da bakmak zorundayız.

Fatma Betül Sayan Kaya’nın bugünkü durumunu yalnızca kişisel bir sapma olarak açıklamak isteyenlerin yanıtlaması gereken soru burada başlıyor: Eğer ortada siyasal ve ekonomik ayrıcalık ilişkilerinden beslenen bir sorun varsa, bu ilişkiler hangi koşullarda oluştu, nasıl sürdürüldü ve neden zamanında sorgulanmadı? Dahası, bu ilişkilerin oluşmasına katkıda bulunanlar, bugün ortaya çıkan sonuçları eleştirirken kendi paylarını neden aynı açıklıkla tartışmıyorlar?

Bu soruyu sormadan yapılan eleştiri, bir ağacın çürüyen dalını kesip köklerinin bulunduğu toprağı hiç incelememeye benzer.

Dün Yan Yana Duranlar Bugün Neden Uzaklaşıyor?

Siyasal iktidarların çevresinde oluşan insan ilişkilerinin kendine özgü bir hafızası vardır. Ortak toplantılar, seçim kampanyaları, parti kongreleri, açılışlar, ziyaretler, fotoğraflar ve yıllarca tekrarlanan bağlılık açıklamaları bu hafızanın parçalarıdır. Fakat siyasal koşullar değiştiğinde, aynı hafızanın bazı bölümleri unutulmak istenir.

Bugün Fatma Betül Sayan Kaya’yı eleştiren AKP çevrelerine bakarken aklıma ister istemez eski fotoğraf albümleri geliyor. Çok uzaklara gitmelerine gerek yok; on beş yıl önceki fotoğraflarını açıp bakmaları yeterli. O gün kimlerle yan yana durmuşlar, hangi toplantılarda bulunmuşlar, hangi sözleri alkışlamışlar, hangi siyasal kararları savunmuşlar? Kimlerin yükselişine destek vermişler, kimlerin eleştirilmesine karşı çıkmışlar, hangi olaylar karşısında sessiz kalmışlar?

Fakat o fotoğraflara biraz daha dikkatli bakmalarını isterim. Çünkü insanın geçmişi yalnızca yanında duran kişilerde değil, kendi üzerinde taşıdığı eşyalarda, bulunduğu mekânlarda ve yaşamının maddi koşullarında da iz bırakır. On beş yıl önce giydiği ceketi, gözlerine taktığı gözlüğü, başını örttüğü başörtüsünü, kolundaki saati bugünkülerle karşılaştıran bir insan, yalnızca modanın nasıl değiştiğini görmez. Kendi hayatının hangi ekonomik ve toplumsal aşamalardan geçtiğini de düşünmeye başlayabilir. Bir zamanlar sıradan olanaklarla sürdürülen yaşamın bugün hangi maddi düzeye ulaştığı, bu değişimin hangi gelirlerle, hangi ilişkilerle ve hangi fırsatlarla gerçekleştiği de böylece sorulabilir.

Elbette pahalı bir saat, değerli bir gözlük ya da gösterişli bir giysi tek başına haksız kazancın kanıtı değildir. İnsanların emekleriyle, meslekleriyle ve meşru gelirleriyle yaşam koşullarını değiştirmeleri son derece doğaldır. Ancak kamu gücünün çevresinde yıllarca etkili konumlarda bulunan kişilerin maddi yaşamlarındaki belirgin değişim, özellikle gelir kaynakları ve siyasal ilişkiler bakımından açıklık gerektiren bir konu olabilir. Burada sorgulanması gereken insanların ne giydiği değil, siyasal yükselişle ekonomik olanaklar arasında nasıl bir ilişki kurulduğudur.

Eski fotoğrafların asıl önemi de burada ortaya çıkar. Bir yanda geçmişin siyasal yakınlıklarını, diğer yanda zaman içinde değişen toplumsal konumları hatırlatırlar. Dün aynı masada oturanların bugün birbirlerini eleştirmesi, o masada kurulan ilişkilerin geçmişte kaldığı anlamına gelmez. Çünkü siyasal güç yalnızca insanların düşüncelerini ve davranışlarını değil, kimi zaman yaşam biçimlerini, beklentilerini ve ekonomik olanaklarını da dönüştürür. Güce yaklaşan insanlar bu değişimin yalnızca sonuçlarını yaşamaz; aldıkları kararlarla ve savundukları uygulamalarla onu mümkün kılan düzenin sürekliliğine de katkıda bulunurlar.

Asıl mesele, bugün bir kişiyi eleştirenlerin geçmişte onunla fotoğraf çektirmiş olmaları değildir. Mesele, aynı siyasal düzenin oluşumuna hangi düşüncelerle katkıda bulunduklarını, bu süreçte kendi hayatlarının nasıl değiştiğini ve hangi ilişkilerden yararlandıklarını sorgulayıp sorgulamadıklarıdır. Bir siyasal yapının içinde yıllarca bulunup o yapının önemli kararlarını savunduktan sonra, ortaya çıkan her sorunu yalnızca birkaç kişinin yanlış davranışına bağlamak, geçmişi açıklamaktan çok geçmişle araya mesafe koymanın bir yolu olabilir.

Bu mesafe kimi zaman gerçekten yaşanmış bir düşünsel değişimin sonucudur. İnsanlar yanıldıklarını anlayabilir, geçmişte savundukları görüşleri değiştirebilir ve kendi siyasal çevrelerini eleştirebilirler. Böyle bir değişim elbette mümkündür ve önemlidir. Ancak bunun inandırıcı olabilmesi için eleştirinin yalnızca gözden düşmüş kişilerle sınırlı kalmaması gerekir. Bir insanın gerçekten değişip değişmediğini anlamak için bugün kimi eleştirdiğine değil, dün savunduğu hangi ilişkileri artık sorguladığına bakmak gerekir.

Erdoğan’a İhanet mi, Topluma Karşı Sorumluluk mu?

Fatma Betül Sayan Kaya hakkındaki tartışmalarda dikkat çeken bir başka konu, meselenin zaman zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve AKP’ye zarar verilmesi üzerinden değerlendirilmesidir.

Kaya, hakkındaki iddiaların gündeme gelmesinin ardından Eylül 2026’da AKP yönetimindeki görevlerinden ayrılmak için Erdoğan’dan affını istemişti. Erdoğan ise daha sonra yaptığı açıklamada partisinin itibarını koruma vurgusuyla yanlış yapan kişilerle yollarını ayırdıklarını söylemişti.

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir siyasal anlayış var. Bir kamu görevlisinin veya siyasetçinin olası hukuka aykırı davranışı, öncelikle bir lidere ya da partiye karşı sadakatsizlik olarak mı değerlendirilmelidir, yoksa topluma karşı üstlenilmiş sorumluluğun ihlali olarak mı?

Bu iki yaklaşım arasındaki fark küçümsenemez.

Birincisinde siyasal merkezin itibarı belirleyicidir. Yanlış davranış, merkeze zarar verdiği ölçüde önem kazanır. İkincisinde ise kamu yararı, hukuk ve yurttaşların eşitliği esas alınır. Yanlış davranışın kim tarafından gerçekleştirildiği, hangi partiye mensup olduğu veya hangi liderle yakınlık kurduğu, hukuki ve etik sorumluluğun ölçüsünü değiştirmez.

Siyasetin kişisel sadakat ilişkileri etrafında örgütlendiği toplumlarda bu ayrım giderek silikleşir. Devletin kurumlarıyla siyasal partinin çıkarları, kamu yararıyla liderin itibarı, yurttaşlara karşı sorumlulukla örgüte bağlılık birbirine karışmaya başlar.

Böyle bir siyasal kültürde sorun, bir kişinin yasaları ihlal edip etmediğinden önce, siyasal merkeze zarar verip vermediği üzerinden tartışılabilir. Oysa kamusal görev üstlenen bir kişinin sorumluluğu, kendisini o göreve getiren siyasal lidere karşı duyduğu bağlılıkla sınırlı değildir. Kamu gücünün ve kamu kaynaklarının kullanılmasında asıl sorumluluk topluma karşıdır.

Bir insanın Erdoğan’a sadık kalıp kalmadığı, onun kamuya karşı sorumluluğunu yerine getirip getirmediği sorusunun yerine geçemez.

Bu konu üzerinde ayrıca ve daha kapsamlı durmak gerekiyor. Çünkü Türkiye’deki siyasal kültürün en önemli sorunlarından biri, kişilere duyulan bağlılıkla kurumlara karşı sorumluluk arasındaki sınırın giderek belirsizleşmesidir.

Bir Kişi Gider, Düzen Kalır

Muhalefetin Fatma Betül Sayan Kaya hakkındaki eleştirileri anlaşılabilir bir siyasal konumdan kaynaklanıyor. Muhalefet, iktidarın uygulamalarını sorgulamak, olası usulsüzlükleri gündeme getirmek ve kamu adına hesap sormakla yükümlüdür. Bunu ne ölçüde yeterli yaptığı ayrı bir tartışma konusudur. Fakat burada üzerinde durduğum mesele muhalefetin ne söylediği değil, iktidar çevrelerinin kendi içlerinden çıkan bir kişi karşısında nasıl konumlandığıdır.

Çünkü bir siyasal yapının gerçek niteliği, yalnızca karşıtlarının eleştirileriyle değil, kendi içindeki sorunlara verdiği yanıtlarla da anlaşılır.

Bu noktada AKP’nin muhalefet belediyelerine yönelttiği yolsuzluk suçlamaları da aynı toplumsal çerçeve içinde düşünülmelidir. Muhalefet partilerinin yönettiği belediyelerde hukuka aykırı işlemler yapıldığına ilişkin iddialar varsa, bunların bağımsız ve tarafsız bir yargı tarafından araştırılması gerekir. Hiçbir siyasal kimlik, hiçbir seçim başarısı ve hiçbir parti aidiyeti bir kişiyi hukuki denetimin dışında tutamaz. Ancak bu iddiaları değerlendirirken, Türkiye’de kamu kaynaklarının dağıtımını, yerel yönetimlerle sermaye arasındaki ilişkileri ve siyasal gücün ekonomik olanaklara erişim üzerindeki etkisini biçimlendiren düzenin kendisini görmezden gelmek de mümkün değildir.

Çünkü belediyeler, ülkenin geri kalanından kopuk, kendilerine özgü ekonomik yasalarla işleyen kurumlar değildir. İmar kararları, kamu ihaleleri, taşeron ilişkileri, hizmet alımları, şirketlerle kurulan bağlantılar ve yerel sermaye çevreleriyle geliştirilen ilişkiler, daha geniş bir ekonomik ve siyasal düzenin içinde oluşur. Eğer bu düzende siyasal yakınlık ekonomik avantaj elde etmenin yollarından biri haline gelmişse, aynı anlayışın farklı partilerin yönettiği kurumlara da sızabilmesi mümkündür. Bu olasılık, herhangi bir belediye hakkındaki suçlamanın doğru olduğunu kanıtlamaz; fakat yolsuzluğu yalnızca parti kimliğiyle açıklamanın neden yetersiz olduğunu gösterir.

AKP’nin muhalif belediyelerde bulunduğunu ileri sürdüğü yolsuzlukları eleştirirken yanıtlaması gereken sorulardan biri de budur: Eğer kamu gücüyle ekonomik çıkar arasındaki ilişkilerde yapısal bir sorun varsa, bu sorunun ortaya çıkmasında ve yaygınlaşmasında uzun yıllardır ülkeyi yöneten siyasal iktidarın sorumluluğu nedir? Bir belediyedeki olası usulsüzlüğü yalnızca o belediyeyi yöneten partinin ahlakıyla açıklamak, aynı ekonomik ilişkilerin başka kurumlarda nasıl işlediğini araştırmaktan neden daha kolaydır?

Bir siyasal iktidar, muhalefetin yönettiği kurumları eleştirirken kendi oluşturduğu yönetim anlayışını da sorgulamak zorundadır. Aksi halde yolsuzlukla mücadele, kamusal kaynakların korunmasına yönelik ortak bir ilke olmaktan çıkarak partiler arasında kullanılan siyasal bir suçlama aracına dönüşebilir. Oysa hukukun ölçüsü, suçlanan kişinin iktidara mı muhalefete mi yakın olduğu değil, somut olarak ne yaptığı ve bunun hangi delillerle ortaya konulduğudur.

Daha da önemlisi, bir ülkede siyasal ve ekonomik ilişkilerin uzun yıllar boyunca belirli bir anlayışla örgütlenmesi, yalnızca iktidar partisinin çevresini etkilemez. Toplumun farklı kesimleri, kamu kurumları, yerel yönetimler ve ekonomik aktörler de bu ilişkilerin içinde hareket eder. Kimi bu anlayışa karşı çıkar, kimi ona uyum sağlar, kimi de kendi bulunduğu alanda benzer yöntemleri yeniden üretir. Bu nedenle muhalefet belediyelerinde ortaya atılan iddiaları araştırmak kadar, bu iddialara konu olan ilişkilerin hangi toplumsal koşullarda geliştiğini anlamak da önemlidir.

Kendi yarattığı veya güçlendirdiği koşulları sorgulamadan yalnızca başkalarının davranışlarını mahkûm eden bir siyasal anlayış, sorunun nedenlerini değil, görünen sonuçlarını tartışmış olur. Oysa aynı habitatın etkileri, siyasal sınırların ötesine geçebilir. Bu durum hiçbir kişinin sorumluluğunu hafifletmez; tersine, kişisel sorumluluğun yanında kurumların ve siyasal düzenin sorumluluğunu da görünür kılar.

Fatma Betül Sayan Kaya’nın tutuklanması, hukuk önünde herkesin hesap verebilmesi bakımından önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak tutuklama bir mahkûmiyet değildir; hukuki süreç sonunda suçlamaların kanıtlanıp kanıtlanmadığı ortaya çıkacaktır. Bununla birlikte yargısal sürecin varlığı, siyasal sistemin kendisini sorgulama gereğini ortadan kaldırmaz.

Bir kişi hakkında soruşturma açılması, yıllarca işleyen ilişkiler ağının bütün yönleriyle araştırıldığı anlamına gelmez. Bir kişinin partisinden ayrılması, o partinin siyasal kültürünün değiştiğini göstermez. Bir kişinin gözden düşmesi, onu yükselten koşulların da ortadan kalktığını kanıtlamaz.

Daha önemlisi, aynı ilişkiler sürerken yalnızca bu ilişkilerin içinde bulunan kişiler değişebilir. Dün bir başkasına açılan kapı bugün yeni birine açılır. Dün korunaklı görünen bir konum bugün başka biri tarafından doldurulur. Dün eleştirilemeyen davranışlar yeni isimlerle yeniden olağanlaşabilir.

Toplumsal sorunların yalnızca kişiler üzerinden tartışılmasının en büyük sakıncası budur. Kişi değiştiğinde sorunun da çözüldüğü sanılır. Oysa kurumların işleyişi, ekonomik ilişkiler ve siyasal denetim mekanizmaları değişmedikçe, benzer sonuçları doğuran koşullar varlığını sürdürebilir. Üstelik bu koşullar yalnızca kendilerini yaratanları değil, onlarla ilişkiye giren farklı siyasal ve toplumsal çevreleri de etkileyebilir.

Burada insanın ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldıran bir anlayıştan söz etmiyorum. Tam tersine, kişisel sorumluluğu toplumsal sorumluluktan ayırmadan değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. İnsan kendi yaptıklarından sorumludur; fakat bir toplum da hangi davranışları ödüllendirdiğini, hangi ilişkileri olağanlaştırdığını ve hangi yanlışlar karşısında sessiz kaldığını sorgulamak zorundadır.

Bugün Fatma Betül Sayan Kaya’yı eleştirenlerin kendilerine sorması gereken soru, yalnızca onun neden böyle bir soruşturmanın konusu haline geldiği değildir. Kendi siyasal geçmişleri boyunca hangi ilişkileri savundukları, hangi ayrıcalıkları olağan gördükleri ve hangi uygulamalara karşı çıkmadıkları da bu sorgulamanın parçası olmalıdır.

Bunu yapmak kolay değildir. Çünkü insanın başkasının yanlışını görmesi, kendi geçmişindeki çelişkileri görmesinden çoğu zaman daha kolaydır. Başkasını eleştirirken kendisini dışarıda tutabilir; kendi davranışlarını dönemin koşullarıyla açıklarken başkasının davranışlarını yalnızca kişisel ahlakına bağlayabilir.

Oysa siyasal sorumluluk, yalnızca bugünkü sözlerle değil, geçmişte alınan tutumlarla da ilgilidir.

Eski Fotoğraflar Konuşursa

İnsan bazen eski bir fotoğrafa bakarken kendi yüzündeki değişimi fark eder. Saçları ağarmış, yüzüne çizgiler yerleşmiş, bakışları değişmiştir. Fakat fotoğrafın asıl anlattığı şey yalnızca zamanın bedende bıraktığı izler değildir. O günün düşüncelerini, umutlarını, korkularını ve bağlılıklarını da hatırlatır.

Siyasetin fotoğraf albümleri de böyledir. Her karede bir dönemin ilişkileri saklıdır. Kimlerin yan yana durduğu, kimlerin merkeze yakın olduğu, kimlerin uzakta bırakıldığı, hangi sözlerin alkışlandığı, hangi eleştirilerin duyulmadığı o karelerin çevresinde birikir.

Bugün Fatma Betül Sayan Kaya’yı eleştiren AKP’li gazeteciler, yöneticiler ve milletvekilleri de kendi albümlerine bakabilirler. Belki orada yalnızca eski bir bakanı değil, kendi siyasal hayatlarının bir dönemini göreceklerdir. Birlikte savundukları kararları, birlikte sürdürdükleri sessizlikleri, birlikte oluşturdukları siyasal alışkanlıkları hatırlayacaklardır.

Elbette herkesin geçmişi aynı değildir. Herkes aynı ölçüde sorumluluk taşımamıştır. Kimileri gerçekten itiraz etmiş, kimileri susmuş, kimileri de bütün gücüyle savunmuştur. Bu ayrımları ortadan kaldırmak doğru olmaz. Fakat bir dönemin siyasal sorumluluğunu yalnızca bugün gözden düşen bir kişiye yüklemek de doğru değildir.

Doğada bir bitkinin yetiştiği habitatı anlamak için yalnızca yapraklarına bakmayız. Köklerinin uzandığı toprağı, beslendiği suyu, soluduğu havayı ve çevresindeki yaşamı da inceleriz. İnsanların siyasal yükselişlerini ve davranışlarını anlamak için de aynı bütünlüğe ihtiyaç vardır.

Fatma Betül Sayan Kaya hakkındaki soruşturma kendi hukuki sonucuna ulaşacaktır. Fakat Türkiye’nin önündeki daha büyük sorun, bu olayın bir kişinin düşüşüyle sınırlı görülüp görülmeyeceğidir. Çünkü bir siyasal düzen, yalnızca gözden çıkardığı kişileri eleştirerek kendisini yenileyemez. Kendi işleyişini, yarattığı ayrıcalıkları, güç ilişkilerini ve denetim mekanizmalarını da sorgulamak zorundadır.

Bugün eski yol arkadaşlarını eleştirenlerin bir bölümü belki gerçekten geçmişten farklı düşünüyordur. Belki de yalnızca değişen siyasal koşullara uyum sağlıyordur. Bunu anlamanın yolu, söyledikleri sert sözlerin sayısını artırmak değil, eleştirilerini kendi geçmişlerine ve içinde bulundukları siyasal düzene kadar götürüp götürmediklerine bakmaktır.

Çünkü aynı toprağın üzerinde yetişmiş olmak, herkesi aynı yapmaz. Ama toprağın nasıl bir yer olduğunu sorgulamadan yalnızca çürüyen bir dalı suçlamak, o toprağın yarın neler yetiştireceği sorusunu yanıtsız bırakır.

Şimdi on beş yıl önceki fotoğraf albümlerini açmanın zamanıdır. Yalnızca kimlerin yan yana durduğunu görmek için değil, o gün kurulan ilişkilerin bugün hangi sonuçları doğurduğunu anlayabilmek için.

Ve belki de asıl soru şudur: Fatma Betül Sayan Kaya’yı bugün eleştirenler, onun içinde yükseldiği siyasal düzenin hangi özelliklerini değiştirmek istiyorlar; yoksa yalnızca aynı düzenin içinde artık onun bulunmamasını mı yeterli görüyorlar?


  • NHA / Anadolu Ajansı, Reuters, Associated Press, DW Türkçe, BBC News Türkçe, Euronews Türkçe, bianet.