Fransa’da öğrencilerin başlattığı, Sarı Yeleklilerin yeniden katıldığı ve işçilerin genel greviyle genişleyen toplumsal hareket, Avrupa’nın en önemli siyasal gelişmelerinden birine dönüşüyor. Ancak yüz binlerin sokağa çıkması, kendiliğinden devrimci bir durumun doğduğu anlamına gelmiyor. Tarih, örgütsüz toplumsal öfkenin özgürleşmenin kapısını açabildiği gibi, aynı öfkenin otoriter ve faşizan hareketler tarafından da kendi amaçlarına yönlendirilebildiğini gösteriyor. Fransa’da bugün belirleyici soru, sokakların ne kadar kalabalık olduğu değil, bu kalabalıkların nasıl bir toplumsal gelecek istediği ve onu gerçekleştirebilecek siyasal gücü yaratıp yaratamayacağıdır.
Fransa’da eylül ayında lise öğrencilerinin eğitim koşullarına karşı başlattığı protestolar, kısa sürede üniversitelere, emekçi mahallelerine ve çalışma yaşamının farklı alanlarına yayıldı. Eğitim bütçesindeki yetersizlikler, öğretmen eksikliği, giderek ağırlaşan yaşam koşulları ve gençlerin geleceğe ilişkin güvensizliğiyle başlayan hareket, Sarı Yeleklilerin yeniden sokaklara çıkması ve sendikaların genel grev çağrısıyla daha geniş bir toplumsal itiraza dönüştü. 5 Kasım’da gerçekleştirilen ülke çapındaki eylemlere katılım, İçişleri Bakanlığına göre 575 bin, CGT sendikasına göre 1,6 milyon kişiye ulaştı. Ulaşım, eğitim ve kamu hizmetlerinde yaşanan aksamalar, hareketin yalnızca meydanlarla sınırlı kalmadığını, çalışma yaşamına da uzandığını gösterdi.
Bu gelişmelerin ardından bazı sol çevrelerde Fransa’nın yeni bir devrimci döneme girdiği yönündeki değerlendirmeler öne çıkmaya başladı. Öğrencilerin öncülüğünde başlayan eylemlerin işçilerle birleşmesi, 1968 Mayıs hareketinin yeniden doğuşu olarak yorumlandı. Oysa tarihsel benzerlikler, tarihsel sonuçların da aynı olacağını göstermez. Dahası, 1968’in kendisi bile devrimci olanakların varlığı ile devrimin gerçekleşmesi arasındaki büyük uzaklığı anlamak bakımından öğretici bir deneyimdir.
Fransa sokaklarında bugün biriken öfkenin toplumsal nedenleri son derece gerçek. Fakat toplumsal öfkenin gerçekliği ile onun siyasal yönü birbirinden farklı şeylerdir. Kapitalist düzenin yarattığı eşitsizliklere karşı çıkmak, henüz bu eşitsizlikleri doğuran üretim ve mülkiyet ilişkilerini değiştirmek istemek anlamına gelmez. İnsanlar aynı meydanda bulunabilir, aynı hükümete karşı slogan atabilir, aynı ekonomik sıkıntıları yaşayabilir; buna karşılık birbirinden bütünüyle farklı toplum tasarımlarına sahip olabilirler. Birinin daha yüksek ücret istediği yerde, bir başkası göçmenlerin sınır dışı edilmesini, bir diğeri daha güçlü bir devlet yönetimini, bir başkası ise üretim araçlarının toplumsal denetimini savunabilir.
Bu nedenle Fransa’da yaşananları yalnızca gösterilerin büyüklüğünden hareketle değerlendirmek, hareketin içindeki sınıfsal ve siyasal çelişkileri gözden kaçırmak olur.
Kendiliğinden Öfke Nereye Yönelir?
Kapitalist toplumda ekonomik krizler, yalnızca üretimin ve tüketimin dengelerini bozmaz; insanların kendi yaşamları üzerindeki denetimlerini de zayıflatır. Ücretlerin satın alma gücünün gerilemesi, kamu hizmetlerinin daraltılması, iş güvencesinin aşınması ve gelecek beklentisinin kaybolması, toplumun geniş kesimlerinde biriken hoşnutsuzluğun maddi temelini oluşturur. Ancak bu hoşnutsuzluk, onu yaşayan herkesin kendi sorunlarının kaynağını aynı biçimde kavradığı anlamına gelmez.
Bir işçi geçinemediği için öfkelenir, bir küçük esnaf artan vergiler ve düşen satışlar nedeniyle sokağa çıkar, bir öğrenci geleceğinin elinden alındığını düşünür, bir çiftçi üretim maliyetleri karşısında ayakta kalmaya çalışır. Bu insanların çıkarları belirli noktalarda birleşse de toplumsal konumları ve uzun vadeli beklentileri aynı değildir. Hareketin genişliği bir güç kaynağı olduğu kadar, siyasal doğrultusunun belirsizliğini de büyütebilir.
Sarı Yelekliler hareketinin 2018’de başlayan deneyimi bu açıdan önemlidir. Akaryakıt vergilerine karşı gelişen protestolar, kısa sürede gelir eşitsizliğine, vergi adaletsizliğine ve siyasal temsil krizine yönelen büyük bir toplumsal harekete dönüştü. Ancak hareketin belirgin bir sınıfsal programdan ve ortak siyasal önderlikten yoksun oluşu, içindeki farklı eğilimlerin zamanla birbirinden ayrışmasına neden oldu. Hareket, bir yandan halkçı ve eşitlikçi talepler üretirken, diğer yandan milliyetçi ve sağ popülist söylemlerin etkisine de açık kaldı.
Bu durum yalnızca Sarı Yeleklilere özgü değildir. Kapitalist toplumda kendiliğinden gelişen hareketler, içinde bulundukları toplumun düşünsel ve siyasal çelişkilerini de beraberlerinde taşırlar. Sokağa çıkan insan, gündelik yaşamını belirleyen ilişkilerden bir anda kopmaz. Çalışma yaşamında, ailede, okulda ve medya aracılığıyla edindiği düşünceler, önyargılar ve siyasal alışkanlıklar protesto alanında da varlığını sürdürür.
Marksist düşüncenin kendiliğinden hareket ile örgütlü siyasal bilinç arasında yaptığı ayrım burada önem kazanır. Toplumsal mücadele, insanları kendi yaşam koşullarını sorgulamaya yönelterek bilinçlerini dönüştürebilir. Fakat bu dönüşüm ne otomatik ne de tek yönlüdür. Ekonomik taleplerin siyasal bir programa dönüşmesi, farklı mücadelelerin ortak çıkarlarını kavraması ve toplumun nasıl yeniden örgütleneceğine ilişkin somut bir düşüncenin oluşması gerekir.
Fransa’daki bugünkü hareketin en önemli eksikliği de bu noktada ortaya çıkıyor. Sendikalar güçlü bir örgütlenme kapasitesine sahip, radikal sol partiler ve çeşitli sosyalist örgütler toplumsal muhalefetin içinde yer alıyor. Buna rağmen hareketin bütün bileşenlerini ortak bir siyasal program etrafında birleştiren, toplumun geniş kesimlerinde belirleyici karşılığı bulunan devrimci bir önderliğin oluştuğunu söylemek mümkün değil.
Örgütlerin varlığı ile bir hareketin siyasal önderliğini gerçekten üstlenebilmek aynı şey değildir. Bir grevi örgütlemek, bir yürüyüşe katılmak veya bir hükümetin istifasını istemek, henüz toplumsal iktidarın nasıl değiştirileceği sorusuna yanıt vermek anlamına gelmez.
1968 Mayısı’nın Unutulan Dersi
Fransa’da öğrencilerle işçilerin aynı mücadelede buluşması, ister istemez 1968 Mayısını hatırlatıyor. O dönemde üniversitelerde başlayan protestolar, milyonlarca işçinin katıldığı grevlerle ülke çapında büyük bir toplumsal krize dönüşmüştü. Fabrikalar işgal edilmiş, üretim durmuş, devletin otoritesi ciddi biçimde sarsılmıştı. Fransa yalnızca ekonomik bir grev dalgasıyla değil, toplumsal düzenin meşruiyetinin sorgulandığı bir hareketle karşı karşıyaydı.
Ancak bu büyük hareket sosyalist bir devrimle sonuçlanmadı. Ücret artışları ve çalışma yaşamına ilişkin kazanımlar elde edildi; toplumsal yaşamda, kültürde ve siyasal düşüncede kalıcı değişimler yaşandı. Buna karşılık kapitalist mülkiyet ilişkileri ve devlet iktidarı varlığını sürdürdü. Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün parlamentoyu feshederek seçimlere gitmesinin ardından sağ siyasal güçler önemli bir parlamento çoğunluğu elde etti.
Burada üzerinde durulması gereken yalnızca Fransız Komünist Partisi’nin ve CGT’nin izlediği uzlaşmacı çizgi değildir. Hareketin kendi içindeki farklı hedefler, işçi sınıfının ekonomik kazanımlarla siyasal iktidar arasında kurduğu ilişki ve mevcut devlet düzeninin krizi yönetebilme kapasitesi de sonucun belirlenmesinde etkili oldu.
1968, sokakların ne kadar büyük bir toplumsal güç yaratabileceğini gösterdiği kadar, bu gücün siyasal iktidarı değiştirmeye kendiliğinden yetmediğini de ortaya koydu. Devrimci bir durumun varlığı ile devrimci bir sonucun ortaya çıkması arasındaki fark, yalnızca mücadele eden insanların cesaretiyle açıklanamaz. Toplumsal güçlerin örgütlenme düzeyi, sınıflar arasındaki ilişkiler, devlet aygıtının bütünlüğü ve geniş halk kesimlerinin nasıl bir yönetimi kabul etmeye hazır olduğu da belirleyicidir.
Bugün Fransa’da yüz binlerin sokağa çıkması, üretimin bazı alanlarında durması ve hükümetin toplumsal baskı altında kalması önemlidir. Fakat bunlar tek başına devlet iktidarının çözüldüğünü, egemen sınıfların yönetme yeteneğini kaybettiğini veya emekçi sınıfların mevcut düzenin yerine geçebilecek bir siyasal örgütlenme yarattığını göstermiyor.
Tarihsel deneyim, devrim beklentisini toplumsal gerçekliğin yerine koymanın, hareketin gerçek olanaklarını anlamayı da zorlaştırdığını gösteriyor.
Faşizmin Büyüdüğü Topraklar da Aynı Topraklar
Fransa’daki gelişmelerin üzerinde düşünülmesi gereken en önemli yönlerinden biri, toplumsal hoşnutsuzluğun aşırı sağ tarafından nasıl değerlendirilebileceğidir. Çünkü ekonomik kriz, siyasal güvensizlik ve gelecek korkusu yalnızca sol düşüncelerin gelişmesine uygun koşullar yaratmaz. Aynı koşullar, milliyetçi ve otoriter hareketlerin büyümesine de olanak sağlayabilir.
Avrupa’nın iki dünya savaşı arasındaki tarihi bunun en ağır örneklerini barındırır. Almanya’da ekonomik çöküntü, işsizlik, küçük mülk sahiplerinin yoksullaşması ve parlamenter düzene duyulan güvensizlik, güçlü bir işçi hareketinin varlığına rağmen faşizmin yükselişini engelleyemedi. Nazi hareketi, toplumsal öfkeyi sermaye düzeninin temel ilişkilerine yöneltmek yerine Yahudilere, komünistlere, göçmenlere ve siyasal muhaliflere karşı örgütledi. Büyük sermayenin önemli kesimleri de sonunda bu hareketin iktidara taşınmasında belirleyici roller üstlendi.
Elbette bugünkü Fransa ile 1930’ların Almanya’sı aynı tarihsel koşullarda bulunmuyor. Ulusal Birlik gibi aşırı sağ partilerin yükselişini, tarihsel faşizmin doğrudan tekrarı olarak değerlendirmek de doğru olmaz. Ancak ekonomik güvensizliğin milliyetçi ve otoriter bir siyasal programa dönüştürülmesi bakımından benzer mekanizmaların işleyebileceğini göz ardı etmek de mümkün değildir.
Fransa’da Marine Le Pen ve Jordan Bardella çevresinde güçlenen aşırı sağ, uzun süredir ücretlilerin, küçük esnafın ve geleneksel siyasal partilere güvenini kaybeden seçmenlerin hoşnutsuzluğunu kendi programına yönlendirmeye çalışıyor. Göçmen karşıtlığı, ulusal kimlik ve güvenlik söylemleri, ekonomik sorunların nedenlerini sermaye birikiminin yapısal ilişkilerinden uzaklaştırarak toplumsal gruplar arasındaki çatışmalara bağlama işlevi görebiliyor.
Bu noktada sokak hareketinin geleceği bakımından önemli bir çelişki ortaya çıkıyor. Aynı ekonomik düzenden zarar gören iki işçi, biri göçmen diğeri Fransız yurttaşı olduğu için birbirinin karşısına yerleştirilebiliyor. Böylece ücretleri baskılayan, çalışma koşullarını ağırlaştıran ve kamu hizmetlerini daraltan ekonomik ilişkiler tartışmanın merkezinden uzaklaşırken, toplumsal öfke kendi içinde parçalanıyor.
Faşizan siyasetin tehlikesi yalnızca sokak gösterilerini bastıracak güçlü bir devlet vaat etmesinde değildir. Daha önemlisi, toplumsal hoşnutsuzluğu mevcut mülkiyet ilişkilerini koruyarak başka bir siyasal biçim altında yeniden örgütleyebilmesidir. Böyle bir süreçte sermaye düzeni ortadan kalkmaz; demokratik haklar daralırken ekonomik güç daha merkezi ve denetimsiz bir yapıya kavuşabilir.
Fransa’daki bugünkü hareketin aşırı sağa karşı güçlü bir toplumsal dayanışma yaratması mümkündür. Ancak hareketin başarısızlığa uğraması, parçalanması veya taleplerinin karşılıksız kalması durumunda, bu hayal kırıklığının aşırı sağ tarafından değerlendirilmesi de olasıdır. Dolayısıyla sokakların hareketlenmesi kadar, hareket sona erdiğinde geride nasıl bir siyasal bilinç ve örgütlenme bıraktığı da önemlidir.
Genel Grev, İktidar Sorununu Kendiliğinden Çözmez
İşçi sınıfının mücadeleye katılması, Fransa’daki hareketin niteliğini değiştiren en önemli gelişmedir. Öğrenciler okulları kapatabilir, meydanları doldurabilir ve toplumsal meşruiyeti sarsabilir. Ancak üretimin, ulaşımın, enerji dağıtımının ve temel hizmetlerin durdurulması, kapitalist toplumun işleyişine doğrudan müdahale anlamına gelir. İşçi sınıfının gücü yalnızca sayısal büyüklüğünden değil, toplumsal üretim içindeki konumundan kaynaklanır.
Bununla birlikte genel grevin kendisi de tek bir siyasal anlam taşımaz. Ücret artışı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi veya sosyal hakların korunması amacıyla düzenlenen bir genel grev, güçlü bir ekonomik ve siyasal baskı aracı olabilir. Fakat üretimin geçici olarak durdurulmasıyla üretim üzerindeki mülkiyet ve yönetim ilişkilerinin değiştirilmesi birbirinden farklı süreçlerdir.
Bir grev dalgası hükümeti geri adım atmaya zorlayabilir, ücretleri yükseltebilir, sosyal hakları genişletebilir ve yeni siyasal dengeler yaratabilir. Bunlar küçümsenecek kazanımlar değildir. Ancak kapitalist düzen, kimi zaman bu kazanımları kabul ederek toplumsal krizi yönetebilir ve kendi varlığını sürdürebilir.
Devrimci bir dönüşüm ise daha ileri bir soruyu gündeme getirir: Üretimi gerçekleştirenler, üretimin hangi amaçlarla ve kimin yararına örgütleneceği üzerinde söz sahibi olabilecek midir?
Bu sorunun karşılığı yalnızca sendika merkezlerinin yaptığı açıklamalarda bulunamaz. Fabrikalarda, işyerlerinde, mahallelerde, okullarda ve toplumsal yaşamın farklı alanlarında insanların kendi kararlarını alabilecekleri, bu kararları ortaklaştırabilecekleri ve demokratik biçimde denetleyebilecekleri örgütlenmelerin oluşması gerekir. Böyle bir gelişme, hareketin yalnızca mevcut yönetime itiraz eden bir güç olmaktan çıkarak toplumsal yaşamın farklı biçimde düzenlenebileceğini gösteren bir deneyime dönüşmesini sağlayabilir.
Fransa’da henüz bu ölçekte ve bütünlükte bir toplumsal örgütlenmenin ortaya çıktığını söylemek için yeterli neden bulunmuyor. Sendikaların genel grev çağrısına geniş katılım sağlanmış olması, hareketin sınıfsal gücünün arttığını gösteriyor. Ancak grevin sürekliliği, üretim alanlarındaki örgütlenmenin derinliği ve hareketin ortak siyasal hedefleri konusunda belirsizlikler sürüyor.
Bu nedenle bugün için Fransa’da devrimci bir durumun oluştuğunu ilan etmektense, derinleşen bir toplumsal krizin farklı sınıf ve kesimleri ortak mücadele alanlarına çektiğini söylemek daha gerçekçi olacaktır.
Solun Gücü Sokağın Kalabalığıyla Ölçülemez
Fransa’da radikal solun, sosyalist örgütlerin, komünist gelenekten gelen yapıların ve güçlü sendikal hareketin varlığı inkâr edilemez. Ancak bu örgütlerin varlığı, geniş toplumsal hareketin ortak bir sosyalist program etrafında birleştiği anlamına gelmiyor.
Solun tarihsel sorunlarından biri, toplumsal hareketlerin büyüklüğünü kendi siyasal gücüyle karıştırmasıdır. Bir meydanda yüz bin kişinin bulunması, o insanların yüz bininin de sosyalist bir dönüşümü desteklediğini göstermez. Hatta aynı kalabalığın önemli bir bölümü, mevcut hükümete karşı çıkarken kapitalist düzenin korunmasını, yalnızca daha adil yönetilmesini isteyebilir.
Burada sorun, insanların henüz sosyalist düşünceleri benimsememiş olmaları değildir. Asıl sorun, solun onların gündelik yaşamlarından doğan taleplerle daha köklü bir toplumsal dönüşüm arasında inandırıcı bağlar kurup kuramadığıdır.
Bir işçinin ücret mücadelesi, sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılmasına karşı çıkan bir yurttaşın talebi, eğitim hakkını savunan bir öğrencinin itirazı ve göçmenlerin eşit yurttaşlık mücadelesi birbirinden bağımsız sorunlar değildir. Bunların önemli bir bölümü, toplumsal kaynakların nasıl üretildiği, nasıl bölüşüldüğü ve bu kaynaklar üzerinde kimin karar verdiği sorularında birleşir.
Ancak bu ortaklığı göstermek, yalnızca kapitalizme karşı slogan atmakla mümkün olmaz. Solun, insanların somut sorunlarına yanıt veren, ekonomik bakımdan uygulanabilir, demokratik denetime açık ve toplumsal çoğunluğun güvenini kazanabilecek bir program oluşturması gerekir. Böyle bir program, yalnızca neye karşı olunduğunu değil, neyin nasıl değiştirileceğini de açıklamak zorundadır.
Dahası, bu dönüşümün kendisi de demokratik olmak zorundadır. Toplumsal eşitliği savunduğunu söyleyen bir hareketin kendi içinde eleştiriye, farklı düşüncelere ve aşağıdan karar alma mekanizmalarına yer vermemesi, yeni bir özgürleşme olanağı yaratmak yerine eski iktidar ilişkilerini başka adlar altında yeniden üretebilir.
Bu nedenle devrimci önderlik, yalnızca bir partinin veya örgütün hareketin başına geçmesi değildir. Önderliğin toplumsal karşılığı, mücadele eden insanların kendi yaşamları üzerinde daha fazla söz sahibi olmasını sağlayabilmesiyle ölçülür.
Fransa Bir Yol Ayrımında mı?
Bugün Fransa’daki gelişmelerin birkaç farklı doğrultuda ilerlemesi mümkün görünüyor. Hükümet, ücretler ve kamu harcamaları konusunda belirli ödünler vererek sendikalarla uzlaşabilir. Hareket, bazı ekonomik ve demokratik kazanımlar elde ettikten sonra yavaşlayabilir. Bu, hareketin bütünüyle başarısız olduğu anlamına gelmez; ancak mevcut toplumsal düzenin sınırları içinde kalındığını gösterir.
İkinci olasılık, hükümetin baskıcı yöntemleri artırması ve toplumsal hareketin uzun süreli bir siyasal krize dönüşmesidir. Böyle bir durumda hareketin içindeki farklı eğilimlerin birbirinden ayrışması, kimi kesimlerin radikalleşmesi ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesi beklenebilir. Fakat radikalleşmenin mutlaka sola doğru gerçekleşeceğini düşünmek için tarihsel bir neden bulunmuyor.
Üçüncü olasılık, hareketin bugünkü sınırlarını aşarak daha kalıcı demokratik ve sınıfsal örgütlenmeler yaratmasıdır. İşçi sınıfının ekonomik talepleriyle gençlerin gelecek arayışı, göçmenlerin eşitlik mücadelesiyle kamu hizmetlerinin savunulması ortak bir toplumsal programda buluşabilirse, Fransa’da yalnızca hükümet politikalarını değil, siyasal temsilin ve ekonomik karar alma süreçlerinin niteliğini de sorgulayan yeni bir güç ortaya çıkabilir.
Ancak bu olasılıkların hiçbiri önceden belirlenmiş değildir. Üstelik toplumsal hareketlerin gelişimi, çoğu zaman bu seçeneklerden yalnızca birini izlemez. Aynı süreç içinde ekonomik kazanımlar elde edilirken siyasal gericilik güçlenebilir; demokratik haklar genişlerken sermayenin ekonomik egemenliği korunabilir; güçlü bir grev dalgası, ardından gelen seçimlerde sağ partilerin oylarını artırmasına engel olamayabilir.
Fransa’nın önünde 2027 cumhurbaşkanlığı seçimi bulunuyor. Bu nedenle sokaklarda biriken hoşnutsuzluğun sandığa nasıl yansıyacağı da önem taşıyor. Ancak seçim sonuçlarıyla toplumsal hareketin geleceği arasında mekanik bir ilişki kurmak doğru olmaz. Toplumsal öfke, örgütlü ve güvenilir bir demokratik seçenekle buluşmadığında, kendisini temsil ettiğini ileri süren otoriter bir siyasal güce de yönelebilir.
Burada solun önündeki görev, sokak hareketine dışarıdan devrimci anlamlar yüklemek değil, onun içindeki gerçek toplumsal olanakları geliştirmektir. İşçilerin kendi mücadelelerini yönetebilmeleri, gençlerin karar süreçlerine katılması, farklı toplumsal kesimlerin ortak çıkarlarını kavraması ve demokratik örgütlenmelerin kalıcı hale gelmesi, herhangi bir devrim ilanından daha önemli olabilir.
Çünkü devrim, yalnızca bir hükümetin devrilmesi veya bir siyasal partinin iktidara gelmesi değildir. Toplumun üretim, mülkiyet ve yönetim ilişkilerinin değişmesi; insanların kendi yaşamları üzerinde gerçek söz ve karar hakkına sahip olmasıdır. Bu değişimin koşulları oluşmadan yapılan devrim çağrıları, kimi zaman toplumsal gerçekliği açıklamaktan çok, onu arzu edilen bir geleceğin görüntüsüne dönüştürür.
Fransa’da bugün yükselen hareketin en önemli yanı, kapitalist toplumun yarattığı sorunların geniş kesimler tarafından artık yalnızca bireysel başarısızlıklar olarak görülmemesidir. Öğrenciler eğitim sistemini, işçiler ücret düzenini, emekliler sosyal hakları, göçmenler eşitsiz yurttaşlık ilişkilerini sorgularken, farklı sorunların ortak toplumsal nedenleri daha görünür hale geliyor. Bu, siyasal bilincin gelişmesi için önemli bir olanaktır. Ancak olanağın kendisi henüz sonuç değildir.
Tarihin hiçbir döneminde sokaklar yalnızca özgürlüğün sesi olmadı. Aynı sokaklarda eşitlik isteyenler de yürüdü, otoriter yönetimlere destek verenler de. Kalabalıklar kimi zaman eski düzeni sarstı, kimi zaman o düzenin daha sert biçimlerle yeniden kurulmasına zemin hazırladı. Toplumsal hareketlerin tarihsel niteliğini belirleyen, yalnızca neye karşı çıktıkları değil, hangi ilişkileri değiştirdikleri ve geride nasıl bir toplum bıraktıklarıdır.
Fransa sokakları bugün önemli bir mücadeleye sahne oluyor. Bu mücadeleden daha demokratik, daha eşitlikçi bir toplumsal düzenin olanakları da doğabilir; mevcut düzenin otoriter bir biçimde yeniden örgütlenmesine yol açacak siyasal sonuçlar da çıkabilir. Hangisinin gerçekleşeceğini, hareketin kendi içindeki mücadeleler ve toplumun farklı sınıflarının kuracağı ilişkiler belirleyecek.
Bu nedenle asıl soru, Fransa’da devrimin başlayıp başlamadığı değildir. Asıl soru, sokakları dolduran milyonların kendi geleceklerini belirleyebilecek bir toplumsal güç haline gelip gelemeyecekleri ve bu gücün özgürlüğü herkes için genişleten bir düzen kurup kuramayacağıdır.
- NHA / Le Monde, Reuters, Associated Press, The Guardian, Financial Times, Euronews, Anadolu Ajansı, Fransa İçişleri Bakanlığı, CGT.













