back to top
Ana Sayfa Yorum Felsefe Aristoteles Bugün Yaşasaydı Nietzsche’den Mi, Yoksa Bizden Mi Korkardı?

Aristoteles Bugün Yaşasaydı Nietzsche’den Mi, Yoksa Bizden Mi Korkardı?

Bazı düşünürler vardır; yaşadıkları çağın sınırlarını aşarak insanlığın uzun tarihine karışırlar. Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen düşünceleri güncelliğini korur. Çünkü onlar yalnızca kendi dönemlerinin sorunlarına cevap aramazlar; insanın dünyayla, toplumla ve kendisiyle kurduğu ilişkinin temel meselelerine dokunurlar. Aristoteles ile Nietzsche de böylesi iki isimdir. Birbirlerinden iki bin yıldan fazla zamanla ayrılmış olmalarına rağmen bugün aynı masaya oturtulduklarında hâlâ birbirleriyle konuşmaya devam ederler. Fakat bu konuşma yalnızca iki filozof arasında gerçekleşmez. Aynı zamanda insanlığın iki farklı eğilimi arasında sürüp giden büyük tartışmanın da ifadesidir.

Bu nedenle Aristoteles ile Nietzsche arasındaki gerilim, düzen ile özgürlük arasındaki sıradan bir karşıtlıktan ibaret değildir. Daha derinde, toplumun bireyi nasıl şekillendirdiği ve bireyin toplumu nasıl dönüştürdüğü sorusu yatar. İnsan hangi ölçüde içinde yaşadığı dünyanın ürünüdür? Ne kadarını kendi iradesiyle kurabilir? Toplumsal yaşamın sınırları olmadan özgürlük mümkün müdür? Yoksa özgürlük dediğimiz şey çoğu zaman bize doğal görünen tarihsel koşulların içinde şekillenmiş bir yanılsamadan mı ibarettir?

Bugün bu sorular geçmiştekinden daha yakıcı bir anlam taşıyor. Çünkü insanlık yalnızca siyasal bir dönüşümün değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bir yeniden yapılanmanın içinden geçiyor. Bir yanda devletlerin denetim kapasitesi genişliyor; gözetim teknolojileri, veri sistemleri ve güvenlik politikaları hayatın en küçük ayrıntılarına kadar nüfuz ediyor. Öte yanda piyasanın mantığı insan ilişkilerinin en mahrem alanlarına kadar yayılıyor. Dostluklar, eğitim, kültür, sanat ve hatta kişisel kimlikler bile giderek ekonomik ilişkilerin etkisi altında biçimleniyor.

İşte bu noktada Aristoteles’in kaygıları ile Nietzsche’nin itirazları yeni bir anlam kazanıyor. Çünkü her ikisi de farklı yönlerden aynı soruya bakıyordu: İnsan nasıl bir yaşam içinde gerçekten insan olarak kalabilir?

Aristoteles için insan, doğası gereği toplumsal bir varlıktı. Onun “politik hayvan” tanımı yalnızca yurttaşlık görevlerini anlatmaz. Buradaki vurgu, insanın ancak başkalarıyla birlikte yaşayarak kendi yetkinliğine ulaşabileceği fikrine dayanır. İyi yaşam, bireysel bir başarı değil ortak bir inşadır. Adalet, dostluk, dayanışma ve sorumluluk gibi değerler tek başına üretilemez. Bunlar ancak ortak yaşamın içinde ortaya çıkar.

Ancak Aristoteles’in yaşadığı dünyanın belirli bir toplumsal yapıya dayandığını da unutmamak gerekir. Onun övdüğü yurttaşlık düzeni köle emeği üzerinde yükseliyordu. Siyasal katılım hakkı toplumun bütün üyelerine değil belirli bir kesime aitti. Bu nedenle Aristoteles’in erdem anlayışı yalnızca felsefi değil, aynı zamanda tarihsel bir üründü. Belirli üretim ilişkilerinin, belirli mülkiyet biçimlerinin ve belirli toplumsal hiyerarşilerin içinden doğmuştu.

Burada önemli olan nokta şudur: İnsanların doğru, doğal veya evrensel kabul ettikleri birçok şey aslında yaşadıkları dönemin toplumsal örgütlenme biçiminden bağımsız değildir. Her çağ kendi ahlakını üretir. Her ekonomik düzen kendi değerlerini doğal gösterir. Her egemen yapı kendi sürekliliğini sağlayacak düşünsel araçlar geliştirir.

Bugün dönüp çevremize baktığımızda bunu daha açık görebiliyoruz. Modern insan kendisini tarihin en özgür bireyi olarak tanımlıyor. Fakat aynı zamanda çalışma hayatından tüketim alışkanlıklarına, medya tercihinden siyasal yönelimlerine kadar görünmez mekanizmalar tarafından yönlendiriliyor. İnsanlar seçim yaptıklarını düşünüyorlar; fakat çoğu zaman önlerine konulan seçenekler arasından tercih yapıyorlar.

Bu nedenle çağımızın yalnızlığı yalnızca psikolojik bir sorun değildir. Aynı zamanda toplumsal bir olgudur. İnsanlar birbirlerinden koparken aslında ortak üretim ve dayanışma alanlarından da uzaklaşıyorlar. Bir zamanlar mahallelerin, sendikaların, kooperatiflerin, derneklerin ve kamusal mekânların sağladığı ilişkiler çözülüyor. Yerlerine rekabetin belirlediği bireysel yaşam biçimleri geçiyor.

Böylece insan giderek kendi emeğine, çevresine ve hatta kendisine yabancılaşıyor.

Günümüzün en büyük çelişkilerinden biri budur. Teknoloji insanları birbirine bağlarken toplumsal bağlar zayıflıyor. İletişim ağları genişlerken ortak yaşam deneyimi daralıyor. Milyonlarca insan aynı platformlarda buluşuyor ama aynı hayatı paylaşmıyor. Aynı görüntülere bakıyor fakat aynı gerçekliği yaşamıyor.

Aristoteles bugün yaşasaydı muhtemelen bu tabloyu yalnızca ahlaki bir kriz olarak değil, toplumsal çözülmenin işareti olarak yorumlardı. Çünkü onun için insanın karakteri yaşadığı topluluğun niteliğiyle yakından ilişkiliydi. Ortak yaşamın zayıfladığı yerde yalnızca kurumlar değil, insanın kendisi de parçalanmaya başlar.

Fakat tam burada Nietzsche sahneye çıkar.

Nietzsche’nin temel itirazı, insanların yaşadıkları düzenleri sorgulamadan benimsemeleriydi. Ona göre toplumların büyük bölümü itaat üretir. İnsanlar çoğu zaman kendi düşüncelerini geliştirmek yerine kendilerine sunulan doğruları tekrar ederler. Ahlak, gelenek, din ve otorite çoğu zaman insanın yaratıcı gücünü sınırlar.

Nietzsche’nin eleştirisinin gücü buradan gelir. Çünkü tarih gerçekten de yalnızca dayanışmanın değil, aynı zamanda boyun eğdirmenin tarihidir. Toplum bireyi koruduğu kadar onu biçimlendirmiş, yönlendirmiş ve sınırlandırmıştır.

Bugün sosyal medya çağında bu eleştirinin ne kadar güncel olduğunu görmek zor değildir. İnsanlar özgürce konuştuklarını düşünürken çoğu zaman aynı fikir kümelerinin içinde hareket ediyorlar. Birkaç saat içinde milyonlarca kişinin aynı öfkeye yönelmesi, aynı sembolleri kullanması ve aynı refleksleri göstermesi yeni türden bir kolektif davranış biçimi yaratıyor.

Fakat burada ilginç olan nokta şudur: Nietzsche’nin eleştirdiği sürü davranışı ile günümüz tüketim kültürü arasında beklenmedik bir yakınlık vardır. Modern piyasa sistemi bireyselliği yüceltir görünür. Herkese benzersiz olmasını öğütler. Fakat aynı anda milyonlarca insanı benzer arzuların peşinden sürükler. Herkes farklı olmaya çalışırken aynı ürünleri satın alır, aynı yaşam tarzlarını taklit eder ve aynı başarı ölçütlerini benimser.

Bu nedenle günümüz insanı paradoksal bir durumun içindedir. Hem bireysel olduğunu düşünür hem de hiç olmadığı kadar standartlaştırılmış hayatlar yaşar.

Nietzsche bugün yaşasaydı muhtemelen yalnızca devlete değil, piyasanın yarattığı yeni itaat biçimlerine de dikkat çekerdi. Çünkü çağdaş insan çoğu zaman zor kullanılarak değil, arzu yönetimi yoluyla yönlendirilmektedir.

Ancak tarihin sonraki deneyimleri Nietzsche’nin bakış açısının da tek başına yeterli olmadığını gösterdi. Kendisini bütün değerlerin üstünde gören liderler, toplumu kendi iradelerinin nesnesi olarak gören hareketler ve sınırsız güç arayışları yirminci yüzyıl boyunca büyük felaketler yarattı.

Bu noktada Aristoteles’in sorusu yeniden önem kazanır: Eğer ortak ölçütler bütünüyle ortadan kalkarsa insanları bir arada tutacak olan nedir?

Aslında günümüz siyasetinin temel krizi de burada yatıyor.

Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde yaşanan tartışmalar yalnızca hükümetler ile muhalefet arasındaki çekişmeler değildir. Bunlar aynı zamanda toplumsal örgütlenme biçimlerinin krizidir. İfade özgürlüğü tartışmalarından sendikal mücadelelere, öğrenci hareketlerinden yargı süreçlerine kadar uzanan geniş alanda aynı mesele karşımıza çıkar: Toplum hangi güçler tarafından yönetilecek ve bu yönetimin meşruiyeti nereden gelecektir?

Çünkü düzen dediğimiz şey hiçbir zaman nötr değildir. Her düzen belirli çıkar ilişkileri üzerine kurulur. Her istikrar çağrısının arkasında belirli güç dengeleri bulunur. Aynı şekilde her özgürlük talebi de belirli toplumsal ihtiyaçlardan doğar.

Bu nedenle özgürlük ile düzen arasındaki gerilim yalnızca ahlaki bir mesele değildir. Aynı zamanda ekonomik kaynakların paylaşımı, siyasal gücün dağılımı ve toplumsal yaşamın örgütlenmesiyle ilgilidir.

Bugün birçok ülkede güvenlik söyleminin güçlenmesi tesadüf değildir. Ekonomik eşitsizliklerin büyüdüğü, gelir dağılımının bozulduğu ve toplumsal huzursuzluğun arttığı dönemlerde iktidarlar daha fazla denetim eğilimi gösterirler. Benzer şekilde özgürlük talepleri de çoğu zaman yalnızca fikirlerden değil, yaşam koşullarındaki sıkışmalardan beslenir.

Bu nedenle çağımızın meselesi Aristoteles ile Nietzsche arasında tercih yapmak değildir.

Asıl mesele, insanın hem özgür hem dayanışmacı, hem yaratıcı hem sorumlu, hem bireysel hem toplumsal bir varlık olarak yaşayabileceği koşulları kurabilmektir.

Belki de günümüzün en büyük açmazı tam burada ortaya çıkıyor. Aristoteles’in ortak yaşam fikrini kaybediyoruz. Nietzsche’nin yaratıcı cesaretini de üretemiyoruz. Bir yandan kurumsal yapılara teslim oluyoruz. Diğer yandan onları dönüştürecek kolektif enerjiyi ortaya çıkaramıyoruz. Güvenlik istiyoruz ama adalet olmadan. Özgürlük talep ediyoruz ama dayanışma üretmeden.

Oysa insanlık tarihindeki büyük ilerlemeler ne yalnızca otoritenin eseri olmuştur ne de yalnızca bireysel başkaldırıların. Hak mücadeleleri, çalışma yaşamındaki kazanımlar, demokratik kurumlar, sendikal örgütlenmeler, sosyal haklar ve kamusal özgürlükler; insanların birlikte hareket etme kapasitesi ile özgürleşme arzularının kesiştiği noktalarda ortaya çıkmıştır.

Bu yüzden bugün sorulması gereken soru Aristoteles’in mi, Nietzsche’nin mi haklı olduğundan daha derindedir.

Belki de asıl soru şudur:

İnsan, kendi emeğine, kendi yaşamına ve kendi geleceğine yeniden sahip çıkabilecek mi?

Çünkü insan yalnızca kurallarla yaşayamaz. Ama yalnızca bireysel iradeyle de bir dünya kuramaz. Toplumsal yaşamın maddi temelleri değişmeden özgürlüğün sınırları genişlemez. Dayanışma olmadan adalet kurulamaz. Adalet olmadan ortak yaşam sürdürülemez.

Ve belki de Aristoteles bugün yaşasaydı Nietzsche’den değil, toplumlarını kuran ilişkileri göremez hale gelmiş insanlardan korkardı.

Nietzsche ise Aristoteles’ten değil, kendi hayatlarını belirleyen güçleri doğal ve değişmez sanan insanlardan.

Belki de her ikisinin korkusu sonunda aynı yerde buluşurdu:

Kendisini yaratan dünyayı anlamaktan uzaklaşmış bir insanlıkta.