back to top
Ana Sayfa Haberler Marka Yetmedi: CHP’de Mutlak Butlan Sonrası Siyasetin Gerçekliği

Marka Yetmedi: CHP’de Mutlak Butlan Sonrası Siyasetin Gerçekliği

Siyasette bazen bir mahkeme kararı yalnızca hukuki bir sonuç doğurmaz; aynı zamanda toplumsal meşruiyetin nerede durduğunu da görünür kılar. CHP’de “Mutlak Butlan” kararıyla başlayan süreç de böyle bir dönüm noktası oldu. Hukuken parti yönetimini devralan Kemal Kılıçdaroğlu ve birlikte hareket eden kadrolar, büyük ölçüde örgütsel ve hukuki zemine yaslanan bir hesap yaptılar. Ancak siyaset yalnızca hukuki yetkiyle yürümüyor. Asıl belirleyici olan, toplumsal meşruiyetin hangi tarafta biriktiğidir.

Bugün gelinen noktada Özgür Özel ve onunla birlikte hareket eden kadroların CHP’den ayrılarak yeni bir siyasi oluşum kurma kararı, bu meşruiyet tartışmasını yeni bir evreye taşıdı. Çünkü artık tartışma, CHP genel merkezinde kimin oturduğu değil; toplumun kimi ana muhalefet olarak gördüğü sorusuna dönüşmüş durumda.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve onunla birlikte hareket eden ekibin en önemli siyasal hesaplarından birinin CHP’nin tarihsel marka değerine duyulan güven olduğu söylenebilir. Yaklaşık yüz yıllık bir siyasi geçmişe sahip olan CHP’nin, örgütsel gücüyle, kurumsal hafızasıyla ve seçmen sadakatiyle ayakta kalacağı varsayıldı. Bu bakış açısına göre insanlar kişilerden bağımsız olarak CHP’ye oy vermeye devam edecek, yaşanan kırılma zaman içinde unutulacak ve parti yeniden eski ağırlığına kavuşacaktı.

Bu yaklaşımın arkasında uzun yıllardır Türk siyasetinde sıkça rastlanan bir kabul de bulunuyordu: Seçmen, özellikle de CHP seçmeni, ne yaşanırsa yaşansın sonunda yine partisinin yanında saf tutacaktır.

Ancak son yıllarda Türkiye siyaseti bu varsayımın giderek geçerliliğini yitirdiğini gösteriyor. Artık seçmen yalnızca partilere değil, temsil ettiği değişim iradesine de oy veriyor. 2024 yerel seçimlerinden sonra CHP’nin Türkiye’nin birinci partisi haline gelmesi, yalnızca ekonomik krizin ya da iktidara duyulan tepkinin sonucu değildi. Toplum aynı zamanda partinin yönetiminde ortaya çıkan değişime de güçlü bir destek vermişti. Seçmen, CHP’nin uzun yıllardır aşamadığı siyasal eşiği Özgür Özel yönetiminde aşabileceğine dair bir umut üretmişti.

Bu nedenle Mutlak Butlan kararı birçok seçmen tarafından yalnızca parti içi bir hukuki ihtilaf olarak görülmedi. Geniş bir toplumsal kesim bunu, sandıkta ortaya çıkan değişim iradesine yönelik bir müdahale olarak değerlendirdi. Hukuki kararın doğruluğu ya da yanlışlığından bağımsız olarak, siyasetin psikolojisi farklı bir yönde şekillendi. Çünkü demokratik siyasette meşruiyet yalnızca mahkeme kararlarından değil, toplumsal kabulden de beslenir.

Özgür Özel’in yeni parti kurma kararı da tam bu noktada okunmalıdır. Bu karar, yalnızca CHP’den ayrılmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda siyasal meşruiyetin hangi zeminde yeniden üretileceğine ilişkin stratejik bir tercih anlamı taşıyor. Hukuki yolların tüketildiği, yargı sürecinin sonuç vermediği bir ortamda siyasetin yeniden topluma dönmesi, demokratik mücadele açısından anlaşılabilir bir yönelim olarak görülüyor.

Bunun CHP açısından ortaya çıkaracağı en önemli sonuç ise seçmen davranışında yaşanacak kırılma olacaktır.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun en büyük siyasal yanılgısı belki de tam burada ortaya çıktı. CHP’nin marka değerinin her koşulda seçmeni partide tutacağı düşünüldü. Oysa siyasal partiler yalnızca isimlerinden ibaret değildir. Onları ayakta tutan, temsil ettikleri umut, toplumsal enerji ve gelecek tahayyülüdür. Eğer bu üç unsur başka bir adrese taşınırsa, marka tek başına yeterli olmayabilir.

Son yıllarda dünya siyasetinde bunun çok sayıda örneği görüldü. Tarihsel olarak güçlü partiler, toplumsal meşruiyetlerini kaybettiklerinde hızla küçülebildiler. Buna karşılık yeni kurulan hareketler, kısa süre içinde eski partilerin yerini alabildi. Çünkü seçmen artık geçmişe değil, geleceğe yatırım yapıyor.

Bugün CHP’nin karşı karşıya olduğu risk de tam olarak budur.

Özgür Özel’in ayrılmasıyla birlikte CHP’nin yalnızca milletvekili ya da belediye başkanı kaybetmesi söz konusu değil. Asıl mesele, siyasal motivasyonunu ve toplumsal dinamizmini kaybetme ihtimalidir. Eğer seçmenin önemli bir bölümü yeni siyasi oluşuma yönelirse, CHP ilk kez uzun yıllardan sonra ciddi bir baraj tartışmasının içine sürüklenebilir. Yakın zamana kadar Türkiye’nin birinci partisi olarak görülen bir siyasi hareketin kısa süre içinde siyasal ağırlığını büyük ölçüde yitirmesi ihtimal dahilindedir.

Bu süreç, Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte hareket etmeyi tercih eden siyasetçiler açısından da yeni bir tablo ortaya çıkarıyor. Parti içinde artık daha az rekabetle hareket edebilecek, örgütsel kararları daha rahat alabilecek ve kendi kadrolarını daha kolay oluşturabilecekler. Fakat siyaset yalnızca parti içi güç ilişkilerinden ibaret değildir. Esas soru, toplumun bu kadrolara nasıl baktığıdır.

Bugün görünen tablo, parti içinde güç kazanmanın toplumda karşılık üretmeye yetmediğini gösteriyor. Siyasal temsil yalnızca makam sahibi olmakla kurulmaz; toplumsal güven ve siyasal meşruiyetle inşa edilir. Eğer toplum bir siyasal aktörü değişimin önünde duran unsur olarak görmeye başlarsa, elde edilen örgütsel üstünlük zamanla siyasal yalnızlığa dönüşebilir.

Nitekim son günlerde kamuoyunda oluşan atmosfer de bunu düşündürüyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun kamuoyuna açık etkinliklerinde karşılaştığı tepkiler, Ankara’daki sınırlı saha deneyimleri ve sosyal medyada oluşan yoğun eleştiriler, toplumsal algının kolay değişmeyeceğine işaret ediyor. Elbette bu tablo zaman içinde farklılaşabilir; ancak mevcut veriler, parti yönetimini hukuken devralmanın toplumsal kabulü kendiliğinden sağlamadığını ortaya koyuyor.

Aslında burada tartışılan yalnızca CHP’nin geleceği değildir. Türkiye’de siyasal partilerin nasıl ayakta kaldığına ilişkin daha genel bir mesele tartışılıyor. Bir partiyi ayakta tutan şey tarihsel mirası mıdır, yoksa temsil ettiği siyasal umut mudur? Son yılların deneyimi ikinci seçeneğin giderek daha belirleyici hale geldiğini gösteriyor.

Çünkü toplum uzun zamandır yalnızca bir iktidar değişikliği değil, siyaset yapma biçiminin değişmesini de bekliyordu. CHP’nin yerel seçimlerde elde ettiği başarı, bu beklentinin en güçlü ifadesiydi. İnsanlar yalnızca belediye başkanlarını değil, aynı zamanda yeni bir siyasal dili ve yeni bir muhalefet anlayışını desteklediler.

Bugün yaşanan kırılmanın etkisi de tam burada ortaya çıkıyor. Eğer toplum, kendi iradesinin hukuki ya da örgütsel süreçlerle etkisizleştirildiği duygusuna kapılırsa, bu yalnızca bir parti krizine dönüşmez. Aynı zamanda temsil krizine dönüşür.

Bu nedenle önümüzdeki dönemin belirleyici sorusu şudur: CHP’nin tabelası mı daha güçlü çıkacak, yoksa seçmenin değişim iradesi mi?

Siyasetin tarihi, bu sorunun cevabını çoğu zaman tabelaların değil, toplumun verdiğini gösteriyor.