back to top
Ana Sayfa Haberler İBB Davası Betonun Öğretemediği Şey

Betonun Öğretemediği Şey

Bazı mektuplar yalnızca bir kişiye yazılmaz. Zarfın üzerinde tek bir isim vardır ama satırların arasından bütün bir çağ konuşur. İnsanlık tarihi boyunca en büyük metinlerin önemli bir bölümü tam da böyle doğmuştur; bir sevgiliye, bir anneye, bir dosta, bir çocuğa yazılmıştır ama zamanla bütün insanlığın ortak hafızasına dönüşmüştür. Ramazan Gülten’in Silivri Cezaevi’nden eşi Pınar Çalışkan Gülten’in doğum günü için kaleme aldığı birkaç satır da bu tür metinlerden biridir. İlk bakışta yalnızca iki insan arasındaki özlemi anlatıyor gibi görünür. Oysa biraz yavaşlayıp cümlelerin içine sinmiş sessizliği dinlediğinizde, orada yalnızca hasret değil; insanın en ağır baskı koşullarında bile neden bütünüyle teslim alınamadığını anlatan derin bir hakikat vardır. Çünkü insan bazen en çok sevdiği kişiye seslenirken, farkında olmadan insanlığın ortak direncini de dile getirir.

“Karanlığın, kötülüğün, çirkinliğin, vasatlığın üstümüze boca edildiği bir ortamda; aşkı, sevgiyi, güzelliği, doğruyu, aydınlığı gösterdin…” diye başlayan cümle, aslında yalnızca bir sevgi sözü değildir. Bu cümle, içinde yaşadığımız çağın ruhuna tutulmuş güçlü bir aynadır. Çünkü çağımız yalnızca siyasal baskılarla değil, aynı zamanda güzelliğin değersizleştirildiği, inceliğin alaya alındığı, nezaketin zayıflık sayıldığı, hakikatin gürültü içinde boğulduğu bir çağdır. İnsanların birbirini dinlemek yerine birbirine bağırdığı, birbirini anlamak yerine birbirini tükettiği bir dünyada sevginin kendisi bile giderek politik bir anlam kazanıyor. Tam da bu yüzden aşk yalnızca iki insan arasında yaşanan bir duygu olmaktan çıkıyor; insan kalabilmenin son sığınağına dönüşüyor. Çünkü kötülük, önce insanın sevme yeteneğini hedef alır. Bir toplumun birbirini sevme kapasitesi zayıfladığında, geriye yönetilmesi kolay, korkuları ortak ama umutları birbirinden koparılmış kalabalıklar kalır.

Belki de insanın gerçekten ne zaman yenildiğini yeniden düşünmek gerekiyor. Hapishaneye konulduğunda mı? Özgürlüğü elinden alındığında mı? Demir kapılar ardında yıllarını geçirdiğinde mi? Tarih bu soruların hiçbirine kesin bir “evet” cevabı vermiyor. Çünkü insanlık, sürgünlerden, zindanlardan, işkencelerden, savaşlardan geçerek bugüne ulaştı. Nice düşünür hücresinde kitap yazdı, nice şair demir parmaklıklar ardında en güzel dizelerini kurdu, nice anne çocuğunu ararken kendi acısını milyonların vicdanına dönüştürdü. Demek ki insan yalnızca bedeninin hapsedilmesiyle yenilmiyor. Asıl yenilgi, insanın içindeki sevginin kuruması, başkasının acısına karşı duyarsızlaşması ve hayal kurma cesaretini kaybetmesiyle başlıyor. Çünkü insanı ayakta tutan yalnızca nefes almak değildir. İnsan, kendisini başka bir insanın gözlerinde yeniden görebildiği sürece yaşar.

Hapishaneler bu yüzden tuhaf mekânlardır. Dışarıdakiler onları yalnızca beton, demir ve kilitlerden ibaret sanırlar. Oysa içeride zamanın kendisi değişir. Saatler artık dakikaları değil, özlemleri saymaya başlar. Takvim yaprakları mevsimleri değil, açık görüş günlerini gösterir. Gökyüzü küçülür, ufuk daralır, sesler eksilir. Fakat tam da bütün bunların ortasında insanın hayal gücü genişlemeye başlar. Dışarıda fark etmeden tükettiğimiz küçücük ayrıntılar içeride bambaşka anlamlar kazanır. Bir bulut artık yalnızca bir bulut değildir; özgürlüğün gölgesidir. Aynı kitabın altını iki kişinin farklı mekânlarda çizmesi, birbirine uzanan görünmez bir el olur. Televizyonda aynı filmi izlemek, kilometrelerce uzaklığa rağmen aynı duyguda buluşabilmenin sessiz kanıtına dönüşür. Ramazan Gülten’in “Hücremde uçmayı öğrenen müjde kuşu” dediği şey belki de tam olarak budur. İnsan, elinden her şey alındığında bile hayalini paylaşabiliyorsa hâlâ yenilmemiştir.

Egemenlik yalnızca yasalarla kurulmaz; insanların birbirleriyle kurduğu bağların çözülmesiyle kurulur. Tarih boyunca her baskı düzeni önce insanların ortak duygularını parçalamaya çalışmıştır. Çünkü birbirine gerçekten güvenen insanlar kolay yönetilemez. Birlikte düşünen, birlikte üzülen, birlikte sevinen insanlar yalnızca siyasal değil, ahlaki bir güç de oluştururlar. Bu yüzden aşkın değersizleştirilmesi tesadüf değildir. Dostluğun şüpheli hâle getirilmesi tesadüf değildir. Dayanışmanın suç gibi gösterilmesi, insanların birbirinden korkmasının teşvik edilmesi, komşuluğun yerini güvensizliğin alması tesadüf değildir. Çünkü birbirine yabancılaştırılmış insanlar, yalnızca kendileri için yaşamaya başladıklarında iktidarın işi kolaylaşır. Oysa sevgi, bütün bu hesapları bozan en eski ve en inatçı güçtür. Hiçbir yasa onu bütünüyle yasaklayamaz; hiçbir duvar onun dolaşımını durduramaz.

Ramazan Gülten’in mektubundaki “Gökyüzünde bir buluta değdi bakışlarımız” cümlesi bu yüzden yalnızca şiir değildir. Gökyüzü belki de yeryüzünün en büyük eşitlik alanıdır. Onun üzerinde hiçbir mülkiyet kurulamaz. Hiç kimse gökyüzünü tel örgülerle çeviremez, tapuya kaydedemez, sınır kapılarıyla bölemez. Aynı bulutun altına hem özgür insanlar hem mahpuslar bakabilir. Aynı yağmur hem sarayların hem cezaevlerinin çatısına düşer. Aynı ay gece olunca herkesi aynı sessizlikle aydınlatır. Belki de bu yüzden baskı rejimleri gökyüzünü değil, insanın gözlerini karartmaya çalışırlar. Çünkü insan gökyüzüne bakmayı sürdürdüğü sürece başka bir hayatın mümkün olduğunu düşünmeye devam eder. Umut önce gözlerde başlar, sonra dile, oradan da hayata yayılır.

Bir kitap… Bir doğum günü… Bir omuz… Bir film… Bir bulut… Hayat bazen en büyük direnişleri en küçük ayrıntıların içine gizler. Büyük tarih anlatıları çoğu zaman savaşları, darbeleri, seçimleri ve iktidarları yazar. Oysa insanlığı ayakta tutan asıl hikâye, bütün bunların arasında birbirine dokunabilen insanların hikâyesidir. Çocuğunun sesini unutmamaya çalışan bir baba, annesinin kokusunu hafızasında canlı tutan bir evlat, sevdiği insanın doğum gününü hücresinde kutlayan bir eş… İşte insanlığın gerçek tarihi biraz da budur. Çünkü hayat yalnızca büyük zaferlerden değil, unutulmayan küçük ayrıntılardan oluşur. İnsan bazen bir çayın buharını özleyerek yaşar. Bazen sevdiği insanın omzuna başını koyduğu günü yeniden kurarak hayatta kalır. Ve bütün bunlar, hiçbir mahkeme kararının yok edemeyeceği kadar derin gerçeklerdir.

Belki de bu yüzden betonun hiçbir zaman öğrenemeyeceği bir şey vardır. Beton sert olabilir; demir güçlü olabilir; kapılar ağır olabilir. Ama hiçbirinin hayal kurma yeteneği yoktur. Hiçbiri sevemez. Hiçbiri özleyemez. Hiçbiri bekleyemez. Oysa insan tam da bunları yapabildiği için insandır. Sevgi, taşın içinden su bulan bir kök gibidir. En küçük çatlağı bulur, görünmeden ilerler, sabırla büyür ve sonunda en kalın duvarı bile içeriden çatlatır. Tarihin büyük dönüşümleri de çoğu zaman böyle başlamıştır. Önce birkaç insan birbirine inanmıştır. Sonra o inanç dayanışmaya dönüşmüştür. Dayanışma umudu doğurmuş, umut ise dünyanın değişebileceğine dair ortak bir irade yaratmıştır. Bütün büyük dönüşümler, önce iki insanın birbirine güvenmesiyle başlamıştır.

Bir gün bugünün dosyaları kapanacak. Mahkeme tutanakları sararacak. İddianameler arşiv raflarında unutulacak. Bugün mutlak görünen iktidarlar tarihin dipnotlarına dönüşecek. Cezaevlerinin kapıları paslanacak, beton duvarları yıkılacak, nöbet kuleleri sessizliğe gömülecek. Fakat Ramazan Gülten’in eşine yazdığı bu birkaç satır yaşamaya devam edecek. Çünkü iktidarlar hafızayı yönetebileceklerini sanırlar; oysa sevginin hafızası hiçbir zaman onların denetimine girmez. Bir doğum günü mektubu bazen bir dönemin bütün siyasal analizlerinden daha uzun ömürlü olur. Çünkü hakikat yalnızca belgelerde değil, insanların birbirine bıraktığı izlerde yaşar.

İşte bu yüzden, insan yenilmezdir demek büyük bir iddia değildir; yalnızca tarihin bize tekrar tekrar öğrettiği gerçeği hatırlatmaktır. İnsan, sevme yeteneğini koruyabildiği sürece yenilmez. Umudu başkasına aktarabildiği sürece yenilmez. Bir çocuğa kitap olabilen, bir dosta omuz olabilen, bir sevgiliye gökyüzünü anlatabilen herkes, en ağır baskılar altında bile geleceğin sessiz kurucusudur. Belki de Ramazan Gülten’in “hücremde uçmayı öğrenen müjde kuşu” dediği şey tam olarak budur: Umut, kanat çırpmayı bir kez öğrendi mi, artık hiçbir duvar onu durduramaz. Çünkü gökyüzü, sonunda her zaman betondan daha büyüktür.