back to top
Ana Sayfa Yorum Ortadoğu Yeniden Kurulurken Silahın Sahibi Değişiyor

Ortadoğu Yeniden Kurulurken Silahın Sahibi Değişiyor

Irak Kürdistanı’nda Peşmerge’nin parti ordularından ortak bir askerî yapıya dönüştürülmesi, Suriye’de SDG’nin devlet ordusuna eklemlenmesi, Hizbullah ve Hamas’ın silahlarının geleceğinin tartışılması, PKK’nin silahlı varlığını sona erdirme süreci ve HTŞ’nin bir milis hareketinden Suriye devletinin merkezine yerleşmesi birbirinden kopuk gelişmeler değil. Ortadoğu’da silah yeniden devletlerin elinde toplanırken, bu yeni düzenin arkasında yalnız yerel aktörlerin değil, büyük ve bölgesel güçlerin güvenlik, enerji, ticaret ve nüfuz hesapları bulunuyor. İsrail’in güvenliği ise bu yeniden yapılanmanın en önemli değişkenlerinden biri olmaya devam ediyor.

Ortadoğu’da bazen büyük tarihsel değişimleri anlamak için savaş meydanlarına değil, bir tören fotoğrafına bakmak gerekir. Üniformalı insanlar yan yana dizilir, bayraklar arkalarında durur, devlet görevlileri konuşmalar yapar ve birkaç saat sonra herkes evine döner. Ama fotoğraf orada kalır. Yıllar sonra dönüp baktığınızda, o gün insanların yalnızca bir askerî düzenlemeye değil, kapanmakta olan bir döneme tanıklık ettiğini fark edersiniz.

21 Eylül 2026’da Irak Kürdistanı’nda yapılan Peşmerge güçlerinin birleşme törenine biraz da böyle bakmak gerekiyor. Çünkü mesele Peşmerge’nin ilk kez resmî bir statü kazanması değil; zaten Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin güvenlik yapılanmasının parçasıydı. Yeni olan, uzun yıllardır KDP ve KYB/PUK etrafında biçimlenmiş “80” ve “70” kuvvetlerinin parti merkezli yapılardan çıkarılarak Peşmerge Bakanlığı altında ortak komuta ve kontrol sistemine alınmasıdır.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi bu sürecin tamamlandığını 10 Eylül’de duyurdu. Fakat açıklamanın belki de daha önemli tarafı, reformun ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun doğrudan ve sürekli desteğiyle gerçekleştirildiğinin özellikle belirtilmesiydi.

İşte fotoğrafın dışında kalan ilk ayrıntı burada başlıyor.

Parti Ordularından Devlet Ordularına

Peşmerge birleşiyor ama yalnız Barzani ile Talabani güçlerinin kendi aralarında vardıkları bir uzlaşmanın sonucu olarak değil; Washington ve Londra’nın yıllardır desteklediği askerî ve kurumsal bir yeniden yapılanmanın içinde birleşiyor.

Bu küçük ayrıntı, bugün Ortadoğu’da yaşanan daha büyük değişimi anlamamız açısından oldukça önemli.

Son yıllarda bölgenin farklı yerlerinde yaşananları yan yana koyalım. Irak Kürdistanı’nda parti orduları ortak komutaya çekiliyor. Türkiye’de PKK’nin silahlı varlığını sona erdirmesiyle birlikte, eski örgüt mensuplarının toplumsal ve hukuki hayata nasıl döneceği tartışılıyor. Gazze’de Hamas’ın ve diğer silahlı yapıların geleceği uluslararası planların ana başlıklarından birini oluşturuyor. Lübnan’da Hizbullah’ın silahlarının geleceği, İsrail’in çekilmesi ve Lübnan ordusunun ülkenin tamamında egemen olması meselesiyle birlikte ele alınıyor.

Suriye ise bütün bunların en çarpıcı örneğini oluşturuyor.

Bir tarafta Kürtlerin ağırlıkta olduğu SDG’nin bağımsız askerî alanı Şam’ın merkezî egemenliği altında yeniden yapılandırılıyor. Öte tarafta ise tarihin çok daha ilginç bir ironisi duruyor: Dün devlet dışı silahlı örgüt olarak görülen HTŞ bugün Suriye devletinin merkezindeki güç durumunda.

Bir milis ortadan kaldırılmadı.

Milis devletleşti.

Fakat bu hikâyeyi yalnız HTŞ’nin askerî başarısı olarak anlatırsak asıl resmi gözden kaçırırız.

Şam’ın Kapısını Yalnız HTŞ Açmadı

HTŞ’nin Halep’ten başlayarak Şam’a ulaşan hızlı ilerleyişinin arkasında yalnız kendi askerî kapasitesi yoktu. Muhalif güçlerin saldırının planlarını önceden Türkiye’ye ilettiğine ilişkin haberler yayımlandı. Ankara saldırıya onay verdiği iddiasını reddetti; ancak Türkiye’nin sahadaki gelişmelerden haberdar olduğu ve muhalif yapıların Ankara’nın hareketi engellemeyeceği düşüncesiyle ilerlediği yönünde ciddi bilgiler ortaya çıktı.

Bunun yanında Esad yönetiminin yıllarca dayandığı üç temel dış güçten Rusya Ukrayna savaşıyla meşguldü, İran bölgesel olarak ciddi baskı altındaydı, Hizbullah ise İsrail saldırılarından ağır darbeler almıştı.

İsrail’in Hizbullah’ın liderliğine ve askerî altyapısına karşı yürüttüğü saldırılar aynı zamanda Esad’ın Suriye’de güvenebileceği en önemli dış askerî ağlardan birini zayıflatmıştı.

Öyleyse Şam’ın kapısını yalnız HTŞ savaşçıları açmadı.

Kapının menteşeleri çoktan gevşetilmişti.

Rusya’nın Ukrayna’da tükettiği güç, İran’ın daralan bölgesel hareket alanı, İsrail’in Hizbullah ve İran bağlantılı yapılara indirdiği darbeler, Türkiye’nin Suriye muhalefeti üzerindeki etkisi ve Washington’ın değişen öncelikleri o kapının neden tam o sırada açılabildiğini anlamamız için en az HTŞ’nin askerî kapasitesi kadar önemlidir.

Burada “emperyal politika” dediğimiz şeyi de komplo teorisine çevirmeden konuşmak gerekiyor. Emperyal politika, Washington’da birkaç kişinin haritanın başına oturup bütün Ortadoğu’yu kusursuz biçimde tasarlaması değildir. Asıl mesele, bazı devletlerin diğerlerinden çok daha fazla askerî, mali, diplomatik ve teknolojik güce sahip olmasıdır.

Onlar her sonucu yaratamayabilirler.

Ama hangi sonucun yaşayabileceğini, hangisinin yaşayamayacağını belirleyen koşulları büyük ölçüde etkileyebilirler.

Tüfekle Şam Alınır, Devlet Kurmak Başka Şeydir

HTŞ’nin hikâyesinin ikinci yarısı tam burada daha öğretici hâle geliyor.

Şam’ı tüfekle alabilirsiniz.

Ama merkez bankasını tüfekle dünya finans sistemine bağlayamazsınız.

Dış yatırımcıyı Kalaşnikof’la ülkeye getiremez, yaptırımları tankla kaldıramaz, dünya ticaretine yalnız askerî zaferle dönemezsiniz.

Ahmed el-Şara yönetiminin gerçek anlamda devletleşebilmesi için savaş meydanındaki zaferin diplomatik ve ekonomik tanınmaya çevrilmesi gerekiyordu.

Washington tam burada devreye girdi.

ABD yönetimi 2025 yılında Suriye üzerindeki ekonomik yaptırımları kaldırmaya başladı. Aynı dönemde HTŞ’nin ve Ahmed el-Şara’nın uluslararası statüsü yeniden değerlendirildi. Washington yeni Suriye yönetiminden beklediklerini sıralarken İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesini, Filistinli silahlı örgütler konusunda adımlar atılmasını ve IŞİD’e karşı işbirliğini de açık biçimde gündeme getirdi.

Dünün “teröristi” böylece bugünün devlet adamına dönüşebiliyor.

Bu, geçmişin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Fakat uluslararası siyasette ahlaki kategorilerin ne kadar hızlı biçimde güç ilişkilerine göre yeniden tanımlanabildiğini gösterir.

Dün kabul edilemez olan bir aktör, bugünün bölgesel düzenine uyum sağladığı ölçüde kabul edilebilir hâle gelebiliyor.

İsrail’i Görmeden Yeni Ortadoğu Okunamaz

Burada İsrail meselesini ayrı bir parantez gibi değil, denklemin temel değişkenlerinden biri olarak görmek gerekiyor.

Ortadoğu’daki her gelişmenin İsrail tarafından tasarlandığını söylemek ciddi bir indirgemecilik olur. Türkiye’nin, İran’ın, Körfez ülkelerinin, Kürtlerin, Arap devletlerinin ve yerel toplumsal güçlerin kendi çıkarları ve siyasal iradeleri vardır.

Ama bundan hareketle İsrail’in güvenliğinin özellikle ABD’nin bölgesel stratejisindeki ağırlığını görmezden gelmek de gerçekliğin yarısını kaybetmek demektir.

Yeni Suriye bunun açık örneklerinden biridir.

İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan hattının kesilmesi, Hizbullah’ın lojistik derinliğinin daralması ve Şam’ın Tahran ekseninden uzaklaşması İsrail açısından çok önemli stratejik sonuçlar üretiyor.

Bu sonuçların tamamının başlangıçta aynı masada planlandığını söylemek için elimizde yeterli kanıt yoktur. Fakat ortaya çıkan yeni güç dengesinin İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlamak ve İsrail çevresindeki devlet dışı askerî tehditleri azaltmak isteyen Washington ve Tel Aviv’in uzun dönemli hedefleriyle birçok noktada örtüştüğü açıktır.

Lübnan’da bugün tartışılan şey de aynı sorudur.

Hizbullah’ın silahları ne olacak?

ABD aracılı süreçlerde İsrail’in Lübnan’dan çekilmesi, Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Lübnan ordusunun güneyde konuşlanması birbirine bağlı başlıklar olarak ele alınıyor.

Bugün “Hizbullah yarın Lübnan ordusuna katılacak” diye kesin konuşmak mümkün değildir. Ama bağımsız bir askerî egemenlik merkezi olarak kalmasının giderek daha büyük uluslararası baskıyla karşı karşıya bulunduğunu söylemek mümkündür.

Gazze’de Hamas konusunda da benzer bir tartışma yaşanıyor.

Ancak Filistin örneğinde karşımıza son derece önemli başka bir soru çıkıyor:

Silah devlete verilecekse, hangi devlete?

Filistinlilerin tam egemen bir devleti henüz yoksa Hamas’ın silahsızlandırılması yalnız bir güvenlik meselesi değildir. Filistin’in egemenliği, İsrail işgali ve gelecekte kurulacak siyasal düzen meselesidir.

Ortadoğu’nun bütün çelişkisi bazen tek bir soruya sığabiliyor.

PKK’yi Bu Haritanın Dışında Okumak

Türkiye’de yaşanan sürece de tam burada yeniden bakmak gerekiyor.

PKK’nin silahlı varlığının sona ermesini yalnızca Türkiye’nin kendi iç dinamikleri üzerinden okumak eksik olacaktır.

Elbette Abdullah Öcalan’ın tutumu, devletin güvenlik politikası, DEM Parti’nin siyaseti, iktidar ortaklarının hesapları ve Kürt toplumunun onlarca yıllık çatışmadan çıkardığı sonuçlar vardır. Bunların her biri önemlidir.

Ama haritanın çevresine bakmadan yalnız ortasına bakamayız.

Irak Kürdistanı’nda KDP ve KYB’nin parti orduları ortak devlet mekanizmasına çekilirken, Suriye’de bağımsız Kürt askerî yapılanması Şam’ın egemenliğine doğru çekilirken ve Ortadoğu’nun başka yerlerinde devlet dışı silahlı yapıların geleceği tartışılırken PKK’nin eski örgütsel biçimini aynı koşullarla sürdürmesi giderek zorlaşmıştır.

Fakat buradan “PKK’yi Amerika tasfiye etti” sonucuna atlamak da doğru olmaz.

Büyük güçler koşulları değiştirebilir, hareket alanlarını daraltabilir, bazı seçenekleri teşvik edip bazılarını çok pahalı hâle getirebilirler. Ama yerel aktörlerin iradesini bütünüyle ortadan kaldıramazlar.

Tarih hiçbir zaman tek bir el tarafından yazılmaz.

Ama bazı ellerin kalemi kuşkusuz daha kalındır.

Büyük Güçlerin Barışı ile Halkların Barışı

Bana kalırsa meselenin en önemli yanı bundan sonra başlıyor.

Çünkü büyük güçlerin istediği şey mutlaka demokrasi değildir.

Çoğu zaman istedikleri şey öngörülebilirliktir.

Petrolün hangi borudan geçeceğini bilmek isterler. Geminin hangi boğazdan ilerleyeceğini, sınırı kimin koruyacağını, sözleşmeyi kimin imzalayacağını, yatırım yapılan ülkede ertesi sabah hangi hükümetin muhatap alınacağını bilmek isterler.

Sermaye belirsizliği sevmez.

Devlet dışı yirmi ayrı silahlı grupla pazarlık etmektense tek bir hükümetle anlaşmak daha kolaydır.

Bu nedenle bugün gördüğümüz merkezileşmenin demokratikleşme anlamına geldiğini düşünmek büyük hata olur. Silahın milisin elinden alınıp devletin eline verilmesi barışın koşullarından biri olabilir, ama özgürlüğün garantisi değildir.

Dün dağda keyfî davranan milis komutanının yerine yarın başkentte keyfî davranan general geliyorsa insanın hayatında beklenen büyük değişiklik gerçekleşmiş olmaz.

Asıl soru yalnızca silahın kimde olduğu değildir.

O silahı taşıyan kurumun kime hesap verdiğidir.

Burada Türkiye açısından da “Terörsüz Türkiye” ile Kürt meselesinin demokratik çözümünü birbirinden ayırmak gerekir.

PKK’nin silah bırakması bir silahlı örgütün tarihinin sonu olabilir.

Ama Kürt meselesinin sonu değildir.

Dil, kimlik, yurttaşlık, yerel yönetimler, seçilmişlerin yetkisi, hukuk ve siyasal temsil gibi sorunlar silah bırakıldığı anda kendiliğinden ortadan kalkmaz.

Tersine, belki ilk kez bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.

Çünkü kırk yıldır birçok sorun “terör” ve “güvenlik” başlığı altında konuşuldu. Silah gerçekten ortadan kalktığında, güvenlik gerekçesiyle açıklanan uygulamaların da yeni bir meşruiyet gerekçesi bulması gerekecektir.

İşte demokratik kamuoyunun önemi burada başlıyor.

Silahların susması demokratikleşmeyi garanti etmez. Dünyada silahlı çatışma yaşamayan fakat otoriter biçimde yönetilen çok sayıda ülke var. Buna karşılık uzun bir iç çatışmanın sona ermesi, siyaseti sürekli güvenlik alanına hapseden güçlü gerekçelerden birini zayıflatabilir.

Bu alanın neye dönüşeceğini ise yalnız iktidarın başlangıçtaki niyeti değil, toplumun ne yapacağı belirleyecektir.

Fotoğrafın Dışında Kalanlar

Yıllar sonra Erbil’deki Peşmerge töreninin fotoğrafına yeniden baktığımızı düşünelim.

Karede Barzani’leri, Talabani’leri, komutanları ve üniformalı askerleri göreceğiz.

Ama fotoğrafın dışında kalanlar da olacak.

Amerikan askerî danışmanı, İngiliz diplomat, Türk istihbaratçısı, İran’ın bölgesel ağı, İsrail’in savaş uçakları, Körfez sermayesi, Washington’da yaptırım kararlarını imzalayan bürokratlar, yeniden inşa ihalelerini bekleyen şirketler ve dünyanın uzak limanlarına uzanan petrol ile ticaret yolları…

Onlar fotoğrafın içinde olmayabilirler.

Ama tarihin dışında değiller.

Belki Ortadoğu’nun son yüz elli yıllık hikâyesinin en acı tarafı da budur. Halkların vatan dediği yere birileri enerji koridoru der. İnsanların köy dediği yer başka bir devletin güvenlik kuşağıdır. Bir halkın yaşadığı dağ, askerin haritasında stratejik yükseltiye; bir balıkçının denizi, dünya ticaretinin boğazına dönüşür.

Yerel halk kendi geleceğini konuşurken büyük güçler aynı coğrafyayı başka bir sözlükle okur.

Bu yüzden bugün Ortadoğu’nun yeniden “dizayn” edildiğini söylerken gizli bir masada çizilmiş kusursuz bir haritadan söz etmek gerekmiyor. Daha gerçek olan şey, birbirinden farklı güçlerin birbirini iterek, gerileterek, pazarlık ederek ve zaman zaman anlaşarak yeni bir denge oluşturmasıdır.

Washington bu düzenin en güçlü aktörlerinden biridir. İsrail askerî kapasitesi ve ABD ile kurduğu özel ilişki nedeniyle denklemin merkezindedir. Türkiye Suriye ve Irak sınırındaki askerî-siyasal ağırlığıyla kendi taleplerini dayatmaktadır. İran kaybettiği bölgesel alanları korumaya çalışmaktadır. Körfez ülkeleri savaş sonrası yeniden inşa süreçlerine sermayeyle girmektedir.

Ama hiçbirinin istediği düzen ile orada yaşayan halkların istediği hayat zorunlu olarak aynı değildir.

Belki bugünün en önemli siyasal sorusu tam da budur:

Büyük güçlerin güvenlik için açtıkları alan, halkların özgürlük alanına dönüştürülebilecek mi?

Çünkü iktidarlar silahı susturmayı devleti güçlendirmek için isteyebilir; dış güçler enerji ve ticaret yollarının güvenliği için destekleyebilir; bölgesel devletler rakiplerinin nüfuzunu kırmak için aynı sürecin arkasında durabilir.

Fakat silah gerçekten sustuğunda ortaya çıkan sessizlikte başka sesler de duyulmaya başlanır.

Eşitlik isteyenlerin, hukuk isteyenlerin, anadil isteyenlerin, gazetecinin özgür olmasını isteyenlerin, oyuna ve seçtiği belediye başkanına saygı duyulmasını isteyenlerin sesi…

Ortadoğu’da yeni bir devlet düzeninin kurulmakta olduğuna dair güçlü işaretler var.

Ama bunun yeni bir demokrasi düzenine dönüşeceğinin hiçbir garantisi yok.

İşte bundan sonrası devletlerin, milislerin ve büyük güçlerin değil, toplumların vereceği mücadeleye bağlıdır.

Çünkü silah sustuğunda geriye insanın sesi kalır.

Yeni Ortadoğu’nun kimin Ortadoğu’su olacağını da sonunda o sesin ne kadar özgür çıkabildiği gösterecektir.