Bazı fotoğraflar vardır; baktığınız anda neyi anlattığını bilirsiniz. Altına uzun açıklamalar yazılmasına, siyasi çözümlemeler yapılmasına, tarihler ve olaylar sıralanmasına gerek kalmaz. Bir kadın oturuyordur mesela; yaşlıdır, yorgunluğu yüzüne çökmüştür, ellerini önünde birleştirmiştir. Kimi zaman tespihinin tanelerini ağır ağır çeker, kimi zaman önündeki kalabalığın arasından birini seçmeye çalışır. Bütün gürültü onun çevresinde sürerken o sanki başka bir yerde, başka bir zamanın içinde beklemektedir. Onu tanımıyorsanız bile anne olduğunu sezersiniz. Çünkü bazı bekleyişlerin insanın yüzüne bıraktığı ifade başkadır. Bir sevgili başka türlü, bir dost başka türlü bekler; anne ise beklediği insanı yalnız gözleriyle değil, bütün bedeniyle arar. Gözleri kapıya bakarken kulağı ayak seslerindedir, elleri dizlerinin üzerinde dururken içindeki telaş çoktan o kapının ötesine geçmiştir.
Son zamanlarda Gülseren Çalık’ın fotoğraflarına baktıkça bende böyle bir duygu uyanıyor. Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık’ın annesi olduğunu, oğlunun 23 Mart 2025’ten beri tutuklu bulunduğunu, geçmişinde ağır hastalıklar olduğunu, tutukluluk sürecinde önemli sağlık sorunları yaşadığını elbette biliyorum. Mehmet Murat Çalık’ın daha önce lösemi tedavisi gördüğünü, cezaevinde ciddi biçimde kilo kaybettiğini, hastanelere sevk edildiğini, ameliyat ve çeşitli tıbbi işlemler geçirdiğini de haberlerden izledik. Bunların her biri hukuk ve siyaset bakımından ayrı ayrı tartışılması gereken meseleler. Ama ben Gülseren Çalık’ın yüzüne baktığımda bütün bu bilgiler bir an için geriye çekiliyor. Karşımda bir belediye başkanının annesinden önce, oğluna bir şey olacak diye korkan yaşlı bir kadın görüyorum. Galiba tam da bu nedenle, onu her gördüğümde başka bir kadın gelip yanı başına oturuyor zihnimde: benim annem.
Gençlik yıllarımı düşünüyorum. Bugün uzaktan bakınca bazıları birer küçük hatıraya dönüşmüş o hareketli günlerde zaman zaman gözaltına alınırdık. Bazen gecenin ilerleyen saatlerinde duvarlara afiş asarken yakalanırdık; yapıştırıcı elimizde, afişler koltuğumuzun altında, daha sokağın öbür başına ulaşamadan polis çıkardı karşımıza. Bazen okulda başlayan bir tartışma büyür, kavga birbirine karışır, kendimizi karakolda bulurduk. Bazen de bir yürüyüşün dağıtıldığı o karmakarışık dakikalarda… İnsanlar sağa sola koşar, sloganların yerini bağrışmalar alır, kimin nereye gittiğini anlamadan bir kol omzunuzdan yakalar, biraz sonra kendinizi polis aracının içinde bulurdunuz. Gençliğin kendine özgü bir pervasızlığı vardı üzerimizde. Yaptığımız şeyin, söylediğimiz sözün, bulunduğumuz yerin sonuçlarını bugünkü kadar uzun düşünmezdik. Dünya değiştirilecek kadar yakınımızda, başımıza gelecekler de önemsenmeyecek kadar uzakta görünürdü.
Benim gözaltılarım uzun sürmezdi. Çoğu kez birkaç saat sonra bırakılırdım. Bazen bir gece, kimi zaman iki gün; en fazla üç güne uzadığı olurdu. O günlerin koşullarında üç gün insana çok uzun gelebiliyordu elbette, fakat şimdi geriye bakınca bunun yine de sonu görülebilen bir bekleyiş olduğunu biliyorum. Bir kapının bir süre sonra açılacağını, bir biçimde dışarı çıkacağımızı düşünürdük. İçeride arkadaşlarla konuşur, ne olacağını anlamaya çalışır, gençliğin o tuhaf iyimserliğiyle birbirimize güç verirdik. Zaman geçerdi. Sonra bir memur gelir, adımızı söyler, bir imza atılır, kapı açılırdı.
Kapının önünde annemi görürdüm.
İşte Gülseren Çalık’a baktığımda belleğim beni en çok o kapının önüne götürüyor.
O yıllarda annemin orada bulunmasını hayatın doğal düzeninin bir parçası gibi karşılamış olmalıyım. Karakoldan çıkarım, annem oradadır; birlikte eve gideriz. Genç insan kendisini dünyanın merkezinde sandığı için başkasının onun yüzünden neler yaşadığını pek düşünmüyor. Ben içeride geçirdiğim birkaç saati, bir geceyi ya da iki üç günü kendi hikâyem sanıyordum. Polis ne sordu, kimlerle aynı yerde kaldık, ne zaman bırakılacağız; bütün dikkatimiz bunların üzerindeydi. Annemin kapının öte tarafında o saatleri nasıl geçirdiğini ise hiç bilmiyordum. Karakolun önüne ne zaman gelmişti? Kimden haber almaya çalışmıştı? Kapı her açıldığında başını kaldırmış mıydı? İçeriden çıkan her gence bir an için benmişim gibi bakmış mıydı? Gece eve gitmeden orada kaldığı olmuş muydu? Korkmuş muydu? Öfkelenmiş miydi? Bütün bunları yıllar sonra düşünmeye başladım.
Şimdi anlıyorum ki ben içerideyken annem de dışarıda kendi biçiminde gözaltındaydı. Benim gözaltım bir odanın, bir koridorun, bir karakolun duvarları içindeydi; onunkinin duvarı yoktu ama özgürlüğü yine benim bulunduğum kapıya bağlanmıştı. Eve gidebilirdi kuşkusuz, fakat aklı orada kalacaktı. Yatağına yatabilirdi ama uyuyabilecek miydi? Sofraya oturabilirdi ama lokması boğazından geçecek miydi? Bazen özgür olmak için önünüzde demir parmaklık bulunması gerekmez. Sevdiğiniz bir insanın nerede olduğunu, ona ne yapıldığını bilmemek de insanı görünmez bir yere kapatır. Ben birkaç saat, bilemediniz üç gün sonra kapıdan çıkıyordum; annemin bekleyişi de benimle birlikte sona eriyordu.
Bu nedenle Gülseren Çalık’ın yaşadıklarıyla kendi gençlik yıllarım arasında bir eşitlik kurmak istemem. Kuramam da. Benim gözaltılarım çoğunlukla birkaç saat, bazen bir iki gün, en fazla üç gün sürdü. Bir gün mutlaka kapı açıldı ve eve döndüm. Onun oğlunun tutukluluğu ise aylarla ölçülüyor. Üstelik Gülseren Çalık yalnızca özgürlüğünden mahrum bırakılmış oğlunu beklemiyor; geçmişte ağır hastalıklar geçirmiş bir evladın yeniden hastalanabileceği korkusunu da taşıyor. Aradaki mesafe büyük. Fakat süreler, koşullar ve nedenler farklı olsa da annelerin bekleyişinde tanıdık bir şey var. Kapının adı değişiyor yalnızca. Karakol oluyor, cezaevi oluyor, hastane oluyor, mahkeme salonu oluyor. İçerideki insanın yaşı, işi, unvanı değişiyor; dışarıdaki annenin gözündeki o telaş pek değişmiyor.
Ben karakoldan çıktığımda annemin yüzünde ilk ne gördüğümü bugün tam olarak söyleyemem. Sevinç miydi, kızgınlık mıydı, rahatlama mıydı? Sanıyorum hepsi birbirine karışmıştı. Bazen hiçbir şey söylemeden yüzüme bakardı. O bakışın ne anlama geldiğini o zaman bilmiyordum. Şimdi biliyorum: Çocuğunu gözleriyle yokluyordu. Bir yerinde bir şey var mı, canı acıyor mu, yüzü neden solgun, aç mı, uykusuz mu… Annelerin çocuklarına bakışında hekimlerin bilmediği eski bir muayene yöntemi vardır. Sorularını her zaman sesli sormazlar. Bakarlar. Bir bakışla bütün bedeni dolaşırlar. Sonra, tehlikenin geçtiğine kanaat getirince eve dönmek isterler.
Biz de eve dönerdik.
İşte o zaman annemin başka bir huyu başlardı. Daha eve varır varmaz mutfağa girer, sevdiğim yemekleri yapmaya koyulurdu. Gençken bunun üzerinde de durmazdım. Acıkmışımdır, annem yemek hazırlıyordur; bundan daha doğal ne olabilir diye düşünürdüm herhalde. Yıllar sonra, insan kendi gençliğinden uzaklaşınca bazı sıradan davranışların içindeki büyük duyguyu fark ediyor. Meğer o yemek yalnızca yemek değilmiş. Karakol kapısında birkaç saat, kimi zaman iki üç gün beklemiş bir kadın eve döndüğünde içine birikmiş korkuyla ne yapacağını bilmiyor ve tencerenin başına geçiyormuş. Çocuğunu yeniden evde, kendi masasının başında görebilmenin sevincini bir tabak yemeğe dönüştürüyormuş.
Annelerin dili biraz böyledir zaten. Sevgilerini büyük cümlelere pek emanet etmezler. “Seni çok merak ettim” yerine “Nerede kaldın?” diye kızarlar. “Başına bir şey gelecek diye korkudan öldüm” demez, “Üzerine bir şey al, üşüteceksin” derler. “Seni yeniden yanımda görmek ne güzel” demek yerine tabağınıza biraz daha yemek koyarlar. Siz “Doydum” dersiniz, onlar duymazdan gelir. Çocukluğumuzda, gençliğimizde bunları günlük hayatın küçük alışkanlıkları sanırız. Oysa annelerin büyük duyguları çoğu zaman küçük işlerin içine saklanmıştır: bir tencere çorbanın, ütülenmiş bir gömleğin, kapının önünde bekleyen bir çift ayakkabının, “Geç kalma” diye söylenen sıradan bir cümlenin içine.
Belki Gülseren Çalık’ın fotoğrafları bana bu yüzden bu kadar tanıdık geliyor. Şimdilerde onun yolu Silivri’ye düşüyor. Büyük duruşma salonuna gidiyor, oturuyor, bekliyor. Yaşı ilerlemiş, bedeni yorulmuş; fakat oğlunu birkaç dakika daha görebilmek için salon boşalırken bile kalkmak istemediği anlatılıyor. Elinde tespihiyle bekliyor. Mehmet Murat Çalık annesini fark ettiğinde uzaktan selamlıyor, kimi zaman yorulmasın diye gitmesini işaret ediyor. Ama anne gitmiyor. Çünkü oğlunun “Git artık, yoruldun” demesiyle annenin gerçekten kalkıp gidebilmesi aynı şey değildir. Evlat annenin bedenindeki yorgunluğa bakar; anne kendi yorgunluğunu çoktan unutmuş, oğlunun yüzünü okumaya çalışmaktadır.
Geçen gün yine oradaydı. İBB Davası’nın ikinci celsesinin 65’inci gününde yeni duruşma salonunun uzaklığı ve yerleşimi nedeniyle oğlunu göremedi. Söylediği birkaç kelime, bütün büyük hukuk ve siyaset tartışmalarını bir anlığına susturacak kadar yalındı: “Oğlumu uzaktan da olsa görmek istiyordum; göremedim.” Ardından moralinin bozulduğunu, adalet istediğini söyledi. Ben o cümleyi okuduğumdan beri içindeki “uzaktan da olsa” sözlerine takılıp kalıyorum. İnsan bazen bir cümlenin asıl ağırlığının fiilinde değil, araya sıkışmış küçücük bir sözde bulunduğunu fark ediyor.
“Uzaktan da olsa…”
Bir annenin isteğinin zaman içinde ne kadar küçülebileceğini anlatıyor bu söz. Sarılmak istemiyor artık demiyorum; elbette istiyor. Ama sarılmanın bile talep edilemeyecek kadar uzak bir ihtimale dönüştüğü yerde, insan arzusunu küçültmeye başlıyor. Yeter ki yüzünü göreyim, diyor. Elini tutamasam da olur, yanağına dokunamasam da. Salonun bir ucundan yürüyüşünü seçeyim, yüzüne bakayım, biraz daha zayıflamış mı anlayayım, göz göze gelirsek başımı sallayayım. Bir annenin sevgisi böyle geriye çekile çekile sonunda bakmaya razı oluyor.
Özgürlüğün ne olduğunu da bazen tam bu noktada anlıyoruz. Üzerine kitaplar yazılan, büyük felsefi tartışmalar yürütülen özgürlük, hayatın içinde çoğu zaman çok daha sade bir şeydir. İstediğiniz insanın yanına gidebilmek, onun yüzüne dokunabilmek, sarılmak istediğinizde aranıza bir görevlinin, bir duvarın, bir mahkeme kararının girmemesi… Bunların kıymetini çoğu kez elimizdeyken bilmiyoruz. Kaybedildiklerinde ise dünyanın en sıradan hareketleri erişilmez birer hakka dönüşüyor. “Uzaktan da olsa görmek”, işte böyle bir yoksunluğun cümlesi.
Gülseren Çalık’ın bekleyişi Silivri’de başlamadı. Aylar önce onu İzmir’de bir hastane bahçesinde görmüştük. Bu kez önünde mahkeme salonu değil, kat kat yükselen bir hastane vardı. Mehmet Murat Çalık sağlık sorunları nedeniyle hastaneye götürülmüş, tetkikler yapılıyor, geçmişte atlattığı ağır hastalıkların yeniden ortaya çıkıp çıkmadığına ilişkin kaygılar yaşanıyordu. Gülseren Çalık hastanenin önünden ayrılmıyor, saatlerce yukarıya bakıyordu. Bir ara oğlunun bulunduğu kata kadar çıkmaya çalışmış, görmesine izin verilmeyince yeniden aşağıya, bahçeye dönmüştü.
O sahneyi düşündükçe hastanelerin insana nasıl başka türlü göründüğünü hatırlıyorum. Kocaman bir bina, birbirinin aynısı onlarca pencere, girip çıkan ambulanslar, beyaz önlüklü insanlar, koşuşturan hasta yakınları… Bütün bu hareketin içinde bir kadın başını kaldırmış yukarıya bakıyor. Hangi pencerenin ardında oğlunun bulunduğunu tam olarak biliyor mu, bilmiyor mu, bunun artık pek önemi kalmıyor. Çünkü annenin bakışı adres sormuyor. Oğlu o binadaysa bütün pencereler bir süre sonra onun penceresine dönüşüyor.
Bir anne bazen göremeyeceğini bile bile bakar. Beklemenin en ağır taraflarından biri de budur. Akıl, oradan hiçbir şey göremeyeceğini söyler; göz yine de ayrılmaz. Çünkü bakmayı bırakmak sanki çocuğu yalnız bırakmak gibi gelir. Hastane bahçesindeki o kadın belki oğlunun siluetini bile göremeyeceğini biliyordu, ama başını aşağı indiremiyordu. Gözün yapamadığını sevginin tamamlayacağına dair çok eski, çok insani bir inançtır bu.
O günlerde Gülseren Çalık’ın söyledikleri siyasi bir açıklamadan çok bir annenin feryadına benziyordu. Oğlunun günden güne zayıfladığını söylüyor, geçmişte iki kez ağır hastalığı atlattığını hatırlatıyor, bir üçüncüsünden korktuğunu anlatıyordu. Hastaneye koşmasının, kapılarda beklemesinin, saatlerce bir haber almaya çalışmasının arkasında büyük ve karmaşık bir talep yoktu aslında. Oğlunu görmek, ona dokunmak, sarılmak istiyordu.
Dokunmak…
Annenin sevgisini anlamak için bu kelime üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü anne için çocuk kaç yaşına gelirse gelsin dokunularak kontrol edilen bir varlıktır. Ateşi var mı diye alnına el konur, zayıflamış mı diye yüzüne ve omuzlarına bakılır, üşümüş mü diye sırtına dokunulur. Çocuk büyür, saçlarına ak düşer, önemli görevler üstlenir, koca bir kentin belediye başkanı olur; fakat annesinin eli alnına değdiğinde bütün unvanları bir anda düşer üzerinden. O anda yine bir zamanlar ateşler içinde yatağa yatırılan, üzerine battaniye örtülen çocuktur.
Gülseren Çalık’ın hastane önünde “Oğlumu istiyorum” diye seslenmesinin beni bu kadar etkilemesinin nedeni de bu olabilir. “Belediye başkanını bırakın” demiyor. Makamdan söz etmiyor. Siyasi kimlik bir anda yok oluyor. Çünkü annenin dilinde insanın unvanı yoktur. Devlet ona belediye başkanı diyebilir, mahkeme sanık diyebilir, gazeteler siyasetçi diye yazabilir; anne bütün bu kelimelerin altından tek bir sözcüğü çıkarır: oğlum.
Ben de şimdi, yıllar sonra, annemin karakol kapısında kimi beklediğini daha iyi anlıyorum. Orada siyasi görüşlerimi, yaptığımız afişleri, katıldığımız yürüyüşleri, okulda neden kavga ettiğimizi tartışmak için bulunmuyordu. Büyük ihtimalle bunların bir kısmına kızıyordu da. Belki içinden “Ne işin vardı gecenin o saatinde duvarlara afiş asarken?” diye söyleniyordu. Belki yürüyüşe neden katıldığımı anlamıyor, okulda kavgaya karıştığım için öfkeleniyordu. Fakat karakolun kapısı açıldığında bunların hepsi sonra konuşulacak şeylerdi. Önce ben çıkmalıydım. Önce yüzümü görmeliydi.
Sonra eve gidip yemek yapacaktı.
Şimdi bunu düşününce, anne ile evlat arasındaki ilişkinin siyasetten ve hatta çoğu zaman sözcüklerden ne kadar eski olduğunu görüyorum. Biz hayatımızı düşüncelerle, inançlarla, mücadelelerle, başarılarla ve yenilgilerle kuruyoruz. Kendimize kimlikler ediniyor, taraf oluyor, tartışıyor, dünyayı değiştirmek için yola çıkıyoruz. Anneler bütün bunları izliyor; bazen destekliyor, bazen anlamıyor, kimi zaman kızıyor. Ama tehlike anında bütün o kimliklerin altında ilk gördükleri şey doğurdukları çocuk oluyor.
Gülseren Çalık’ın kaygısının benim annemin yıllar önceki kaygısından çok daha ağır bir tarafı bulunduğunu da unutmamak gerek. O yalnız bir tutukluluk yaşamıyor; oğlunun daha önce ağır hastalıklarla mücadele etmiş olmasının hafızasını da taşıyor. Bir anne çocuğunu ölümle hayat arasındaki o dar yerde bir kez gördü mü, sonrasında hiçbir hastalık belirtisine sıradan bakamaz. Doktor “önemli bir şey olmayabilir” dese bile kalbin bir köşesinde eski korku uyanır. Tahlil sonucu beklemek sıradan bir tıbbi işlem değildir artık; geçmişin bütün hastane odaları yeniden açılır.
Hastalık iyileşebilir, insan gündelik hayatına dönebilir, yıllar geçebilir. Fakat korku tam olarak iyileşmez. Evin içinde görünmeyen küçük bir yerde yaşamaya devam eder. Çocuk biraz kilo kaybettiğinde, yüzünün rengi değiştiğinde, sesi telefonda yorgun geldiğinde o eski korku bulunduğu yerden çıkar. Gülseren Çalık’ın bugün yaşadığı kaygıyı ağırlaştıran da bu olmalı. Oğlunun bedenine daha önce ölümün gölgesinin düştüğünü biliyor. Şimdi bu bedeni kendi gözleriyle her istediğinde göremiyor, dokunamıyor, yanında bulunamıyor. Bir anne için bundan daha ağır çaresizliklerden biri düşünülebilir mi?
İşte burada siyaset yeniden yazının içine giriyor. Girmezse eksik kalır. Çünkü bu annenin kapı önünde beklemesine neden olan şey yalnız hayatın kaçınılmaz bir talihsizliği değil. Ortada bir tutukluluk var, bir yargılama var, tartışılan bir hukuk süreci var. Mehmet Murat Çalık hakkında kesinleşmiş bir hüküm bulunmuyor; yargılanıyor. Üstelik ciddi sağlık geçmişine rağmen uzun süre tutuklu kalması kamuoyunda ve hukuk çevrelerinde tartışılıyor. Tutukluluk bir cezaya dönüşmemeli denildiğinde söz konusu olan yalnız hukuk tekniği değildir. O cümlenin arkasında insanların hayatı vardır.
Çünkü bir tutuklama kararı yalnızca tutuklanan kişiyi bir yere kapatmaz. Karar evin içine de girer. Eşinin yatağındaki boş tarafa, çocuklarının sorularına, babanın sessizliğine, annenin uykusuna yerleşir. Resmî evrakta bir insanın adı yazılıdır; fakat kararın sonuçları o soyadı taşıyan ya da o insanı seven herkese dağılır. Cezaevi duvarları içeridekiyle dışarıdakini birbirinden ayırırken, dışarıda kalanların hayatında da görünmez duvarlar yükselir. Bir annenin her mahkeme günü kilometrelerce yol gidip bir salonun kapısında oturması o görünmez duvarlardan biridir.
Ben bunu kendi küçücük deneyimimden de biliyorum artık. Benim gözaltım birkaç saat, bazen bir iki gün, en fazla üç gün sürerken annemin hayatı da o süre boyunca değişiyordu. O zaman fark etmiyordum. Şimdi fark ediyorum. Kapı açılıp beni karşısında gördüğünde yalnız ben serbest kalmıyordum; o da özgürleşiyordu. Birkaç saat boyunca, iki gün boyunca, üç gün boyunca içinde taşıdığı bilinmezlik sona eriyordu. Eve dönüşümüzün onun için ne anlama geldiğini ancak aradan yıllar geçtikten sonra anlayabildim.
Bu yüzden Gülseren Çalık’ın bekleyişinin uzunluğu insanın içine daha fazla dokunuyor. Benim annem en geç üçüncü gün beni eve götürebiliyordu. Mutfakta tencerenin kapağı açılıyor, sevdiğim yemek masaya geliyor, hayat kaldığı yerden devam ediyordu. Annem o gece yatağına yattığında benim yan odada olduğumu biliyordu. Gülseren Çalık’ın bekleyişinde ise eve dönüş sürekli erteleniyor. Bir duruşma bitiyor, bir sonraki başlıyor. Bir hastane kapısı kapanıyor, cezaevi kapısı açılıyor. Bir umut ertesi güne, ertesi hafta bir başka tarihe bırakılıyor.
Hastane bahçesindeki kadın şimdi Silivri’de. Aslında görüntü çok değişmemiş. İzmir’de başını kaldırıp pencerelere bakıyordu, burada gözünü salonun uzak tarafına dikiyor. Bir yerde oğlunun sağlığından haber bekliyordu, diğerinde özgürlüğünden. İki ayrı kent, iki ayrı bina, iki ayrı kurum; ama aynı bekleyiş. Ve her iki yerde de anne kapının dışında.
Belki çağımızın hukukunu anlamak için yalnız mahkeme kararlarını değil, biraz da o kapıların önündeki insanları okumak gerekir. Adalet yalnız dosyanın içindeki belgelerden, maddelerden ve tutanaklardan oluşuyorsa bir yanı eksik kalır. Hukukun gerçek ölçülerinden biri, verdiği kararın insan hayatına nereden dokunduğunu görebilmesidir. İnsan ortadan kaybolduğunda geriye kusursuz işleyen ama soğuk bir makine kalabilir. Dosya numaraları vardır, suçlamalar vardır, sanıklar ve savunmalar vardır; fakat dışarıda yaşlı bir kadın oğlunun yüzünü görebilmek için saatlerce bekliyorsa hukukun kendisine sorması gereken bir soru daha vardır: Bu kararın insani bedelini kim ödüyor?
Bu, Mehmet Murat Çalık hakkındaki suçlamaların değerlendirilip değerlendirilmemesi meselesinden ayrı bir sorudur. Elbette suçlamalar araştırılacak, savunmalar dinlenecek, kanıtlar mahkeme önünde tartışılacaktır. Hukukun işi budur. Ama yargılama ile cezalandırma arasındaki sınırı korumak da hukukun işidir. Hele sağlık sorunları bulunan bir insan söz konusu olduğunda, o sınır bir prosedür meselesinin ötesine geçer; toplumun insan hayatına biçtiği değerin ölçüsüne dönüşür.
Gülseren Çalık bunları hukuk diliyle söylemiyor. Söylemesine de gerek yok. Duruşmaya geliyor, oturuyor, bekliyor. Oğlu salona getirildiğinde gözleri kalabalığın içinde onu arıyor. Görebilirse bakıyor, göremezse üzülüyor. Bir gün tahliye kararı verilirse kapıdan birlikte çıkacaklarını düşünüyor olmalı. Olmayınca evine dönüyor ve bir sonraki duruşmayı bekliyor. İnsan yaşlandıkça yollar uzar, sandalyeler sertleşir, beklemek daha ağır hale gelir; fakat annelik bazen bedeni kendi sınırlarının ötesine götüren garip bir kuvvet taşır.
Bunu düşündüğümde yine anneme dönüyorum. Afiş asarken gözaltına alındığım gecelerden birini, okulda çıkan bir kavganın ardından karakola götürüldüğüm günü ya da dağıtılan bir yürüyüşün karmaşasında kendimi polis aracında bulduğum anları bugün çok net hatırlamayabilirim. Bellek bazı ayrıntıları siliyor. Polislerin yüzlerini unutuyorsunuz, duvarın rengini, odadaki sandalyeyi, saat kaçta bırakıldığınızı karıştırıyorsunuz. Ama kapının önünde bekleyen annenin görüntüsü kalıyor.
Bir de eve dönünce yapılan yemek.
İnsanın belleği de garip. Büyük olaylardan küçük ayrıntılar bırakıyor geriye. Belki hayatın hakikati de oralarda saklı. Ben gençken mücadeleyi, sloganı, afişi hatırlayacağımı sanırdım; şimdi annemin beni karakol kapısında bekleyişini ve eve gidince sevdiğim yemeği yapışını hatırlıyorum. Çünkü yıllar geçtikçe insan yaptıklarının yanında kendisi için yapılanları da görmeye başlıyor.
Annelik biraz da hayat boyunca kapı beklemek olmalı. Önce doğum odasının kapısı vardır, sonra okul kapısı. Çocuk biraz büyür, eve geç kalır; anne pencereye çıkar. Genç olur, hayatın kalabalığına karışır; kimi zaman karakol kapısında beklenir. Hastalanır, ameliyathane önünde bir sandalye bulunur. Yaş ilerler ama annenin içindeki bekleyiş bitmez. Çocuk elli yaşına gelir, koca bir belediyenin başkanı olur; anne için hâlâ eve dönmesi beklenen oğuldur.
Dünya çocuklarımıza türlü isimler takıyor. Öğrenci, işçi, yazar, siyasetçi, başkan, sanık, tutuklu… Annelerin sözlüğü daha kısadır. O sözlükte bütün bu sıfatların altında tek bir kelime durur: evlat.
Bu yüzden devletler, iktidarlar, mahkemeler ve makamlar bir an için geri çekildiğinde Gülseren Çalık’ın hikâyesinde geriye çok eski bir sahne kalıyor. İnsanlık tarihinin belki en eski sahnelerinden biri: Bir tarafta kapının ardındaki evlat, öte tarafta onu bekleyen anne. Araya bazen birkaç metre giriyor, bazen yüzlerce kilometre, bazen hastane duvarları, bazen demir kapılar, bazen kocaman bir mahkeme salonu. Ama annenin gözü bütün bu mesafeleri aşmaya çalışıyor.
İzmir’de bir pencereye baktı.
Silivri’de salonun öbür tarafına bakıyor.
Aslında bütün bu zaman boyunca baktığı yer değişmedi.
Oğlu neredeyse oraya bakıyor.
Ben Gülseren Çalık’ın “Oğlumu uzaktan da olsa görmek istiyordum” sözünü bu yüzden kolay unutamayacağım. Çünkü o cümlenin içinde, yıllar önce karakol kapısında beni bekleyen annemin sessizliğini de duyuyorum. Benim annemin bekleyişi birkaç saat, bazen bir iki gün, en fazla üç gün sonra bitiyordu. Bir kapı açılıyor, dışarı çıkıyor, göz göze geliyorduk. Sonra eve dönüyor, o mutfağa giriyor, ben masaya oturuyordum. Hayat yeniden sıradanlaşıyordu.
O zaman sıradanlığın ne büyük bir nimet olduğunu bilmiyordum.
Şimdi biliyorum.
Bir anne için adalet her zaman bizim tartıştığımız büyük kavramlarla başlamıyor. Bazen çocuğunun kapıdan çıkıp geldiğini görmekle başlıyor. Yüzüne yakından bakabilmekle, alnına elini koymakla, iyi olup olmadığını kendi gözleriyle anlamakla… “Acıkmışsındır” deyip mutfağa geçebilmekle, sevdiği yemeğin altını yakmakla, masaya fazladan bir tabak koymakla… Gece olduğunda, evladının nerede olduğunu bilerek başını yastığa bırakabilmekle.
Benim annem bunu en fazla üç gün sonra yapabiliyordu.
Gülseren Çalık ise hâlâ bir kapının açılmasını bekliyor.
İnsanın içine asıl dokunan da burası.
Çünkü bir annenin beklemesini anlatırken zaman saatlerle ölçülemiyor. Onun için geçen her dakika çocuğunun olmadığı bir dakikadır. Ve insan, yıllar sonra kendi annesinin bir karakol kapısında geçirdiği birkaç saati bile düşündüğünde içinin sızladığını fark ediyorsa, aylar boyunca hastane bahçelerinden mahkeme salonlarına, cezaevi yollarından duruşma kapılarına taşınan bir annenin yorgunluğunu ancak tahmin edebilir.
Bazı bekleyişler insanı yaşlandırır.
Bazıları ise zaten yaşlanmış bir annenin omuzlarına, taşımaması gereken kadar ağır bir yük bırakır.
Gülseren Çalık’a her baktığımda annemi hatırlamam bundan.
Annem artık o eski karakol kapılarında beklemiyor. O günlerin çoğu benim için çoktan geçmiş zaman. Ama insan annesinin kendisini nasıl beklediğini bir kez anladı mı, başka annelerin bekleyişine eskisi gibi bakamıyor.
Bir kapının önünde oturan yaşlı kadını görüyorsunuz.
Sonra kapı kayboluyor.
Karakol mu, hastane mi, cezaevi mi, mahkeme mi olduğunun önemi azalıyor.
Geriye yalnızca anne kalıyor.
Ve beklediği evladı.
- Anne - 24 Ağustos 2026
- Tutukluluk Süreleri Uzadıkça Adalet Beklemeye Alınıyor - 23 Ağustos 2026
- Bir Kadının Gülüşünü de mi Yargılayacaksınız? - 21 Ağustos 2026

















