back to top
Ana Sayfa Haberler Bu Böyle Gitmez: Üsküdar’da Hesap Sandıkta Bozulabilir

Bu Böyle Gitmez: Üsküdar’da Hesap Sandıkta Bozulabilir

Fatih Altaylı, Üsküdar’da yaşananları Erdoğan’ın muhalif seçmeni siyasetten ve muhalefetten soğutma stratejisi olarak yorumluyor; ancak bu tez, iktidarın muhalefeti zayıflatmak için attığı adımların seçmeni gerçekten apolitikleştirdiği varsayımına dayanıyor. Oysa belediyelerin el değiştirilmesi, seçilmişlerin parti değiştirmesi ve seçim süreçlerine yönelik müdahaleler yalnızca küskünlük değil, tam tersine muhalif seçmende daha güçlü bir siyasal kenetlenme de yaratabilir.

Altaylı’nın Tezi: Güven Kaybolursa Muhalefet Zayıflar

Gazeteci Fatih Altaylı, Üsküdar Belediyesi başkanvekilliği seçiminin ikinci kez yapılamamasının ardından kaleme aldığı yazıda, yaşananları yalnızca bir belediye meclisi aritmetiği olarak değil, daha geniş bir siyasi stratejinin parçası olarak değerlendirdi. Altaylı’ya göre iktidar, muhalefeti kendi gücüyle yenemediği noktada muhalefetin seçmendeki güvenini aşındırmaya çalışıyor.

Altaylı’nın mantığı basit: CHP’den AKP’ye geçen meclis üyeleri, gözaltına alınan seçilmişler ve sandıkta kazanılmış bir seçimin yargı kararıyla yenilenmesi, muhalif seçmene “Oy verdiğiniz insanlar üzerinde belirleyici olamıyorsunuz” duygusu yaratıyor. Bu nedenle iktidarın amacı yalnızca belediye yönetimini değiştirmek değil; seçmenin siyasal iradesine ve muhalefete duyduğu güveni de kırmak.

Bu tespit, Türkiye siyasetinin son yıllardaki güç ilişkileri açısından yabana atılacak bir değerlendirme değil. Ancak Altaylı’nın yorumunda kritik bir sıçrama var: Siyasal iradenin baskı altında bırakılması ile seçmenin siyasetten kopması aynı şey değil. Birincisinin gerçekleştiğine ilişkin tartışmalar yürütülebilir; ikincisinin gerçekleştiğini söylemek için ise sandık sonuçlarını ve seçmen davranışını görmek gerekir.

Üsküdar’da İktidar Kazandı Mı, Yoksa Seçimi Erteledi Mi?

Üsküdar bunun için oldukça çarpıcı bir örnek.

5 Ağustos’ta yapılan ilk başkanvekilliği seçiminde CHP’nin adayı Sibel Tan Çetinkaya dört tur sonunda 22 oy alarak seçildi. AKP ve MHP’nin adayı Dündar Ziya Gültekin ise 18 oyda kaldı. Daha sonra Gültekin’in başvurusu üzerine İstanbul 2. İdare Mahkemesi seçim kararının yürütmesini durdurdu; Bölge İdare Mahkemesi’ne yapılan itiraz da reddedildi ve yeni seçim süreci başladı.

Fakat ikinci seçim öncesinde siyasi tablo değişti. Dört CHP’li meclis üyesi AKP’ye geçti; belediye soruşturması kapsamında bazı meclis üyeleri ve yöneticiler gözaltına alındı. Böylece CHP ile Cumhur İttifakı arasındaki meclis aritmetiği ilk seçime göre ciddi biçimde değişti. 5 Eylül’de ise CHP ve YENİ Parti grupları, gözaltındaki meclis üyelerinin oy kullanabilmesini sağlamak amacıyla seçime katılmama kararı aldı. Toplantı için gereken 23 kişilik yeter sayı sağlanamayınca seçim 8 Eylül’e ertelendi.

Burada Altaylı’nın tezinin önemli bir açmazı ortaya çıkıyor: Eğer amaç muhalefeti siyasetten soğutmak ve muhalefetin seçimlerine olan inancı yok etmekse, bunun karşısında ortaya çıkan görüntü neden tam tersine bir ortak hareket ve direnç biçimi alıyor?

CHP ve YENİ Parti grupları salona girmeyerek seçim mekanizmasını kilitledi. Yani iktidarın değiştirdiği meclis aritmetiğine rağmen muhalefet, kendi açısından seçilmiş üyelerin eksik olduğu bir oylamayı meşru kabul etmediğini gösterdi. Bunun sandıkta nasıl karşılık bulacağını bugünden bilmek mümkün değil; ancak “muhalefet siyasetten soğuyor” sonucunu bugünden ilan etmek de mümkün değil.

Siyasetten Soğuma İle Siyasal Konsolidasyon Arasında

Siyaset biliminin en önemli meselelerinden biri tam da burada başlıyor: Baskı her zaman apolitikleştirme yaratmaz.

Bir seçmen kendisini siyasal sistemin dışına itilmiş hissedebilir ve sandıktan uzaklaşabilir. Fakat aynı seçmen, uğradığını düşündüğü haksızlığı bir kimlik ve dayanışma meselesine dönüştürerek daha fazla siyasal mobilizasyona da yönelebilir.

Dolayısıyla aynı siyasi hamle iki farklı sonuç doğurabilir. Bir seçmeni küstürürken başka bir seçmeni daha fazla sandığa taşıyabilir. Özellikle seçmenin kendi oyuyla belirlediği bir belediye yönetiminin elinden alındığı duygusu, “Nasıl olsa hiçbir şey değişmiyor” düşüncesi yaratabileceği gibi, “O halde bir sonraki seçimde daha güçlü cevap vermeliyiz” duygusunu da yaratabilir.

Üsküdar’da bugün yaşananlar ikinci ihtimalin küçük ama önemli bir işaretini veriyor. CHP ve YENİ Parti’nin ortak hareket etmesi, seçimi erteleten mekanizmanın kendisinin muhalefet açısından yeni bir dayanışma zemini oluşturduğunu gösteriyor.

Doğu Ve Güneydoğu Deneyimi Başka Bir Ders Veriyor

Türkiye’nin özellikle Doğu ve Güneydoğu’daki kayyım deneyimi, seçilmiş yerel yönetimlerin idari ve hukuki yollarla değiştirilmesinin seçmen tercihlerini otomatik biçimde ortadan kaldırmadığını gösteren önemli örnekler barındırıyor.

Örneğin 2016 sonrasında kayyım uygulanan bazı belediyelerde 31 Mart 2019 seçimlerinde iktidar adayları kazanırken, Van, Batman, Diyarbakır’ın bazı ilçeleri, Mardin ve başka birçok yerde önceki siyasal tercihlerin büyük ölçüde yeniden ortaya çıktığı görüldü. Akademik bir çalışmada kayyım atanan belediyelerin 2014 ve 2019 oy oranları karşılaştırıldığında, sonuçların tek yönlü olmadığı; bazı yerlerde iktidarın oyunu artırırken bazı yerlerde HDP’nin güçlü biçimde geri döndüğü görülüyor.

Bu nedenle kayyım ya da benzeri idari müdahalelerin “seçmeni siyasetten uzaklaştırdığı” sonucuna doğrudan ulaşmak mümkün değil. 2019 seçimlerinde Van Büyükşehir Belediyesi’nin yeniden HDP’ye geçmesi gibi örnekler, siyasal tercihin yönetim biçiminden bağımsız olarak toplumsal hafızada varlığını sürdürebildiğini gösterdi.

Bu geçmiş deneyim elbette Üsküdar’ın da aynı sonucu vereceğini garanti etmez. Ancak önemli bir uyarı yapar: Seçmenin iradesini sandık dışında değiştirmeye çalışmak, seçmenin sandıkta aynı tercihi daha güçlü biçimde yeniden üretmesine de yol açabilir.

İktidarın Asıl Sorunu Muhalefetin Güveni Değil, Kendi Güveni Olabilir

Altaylı’nın analizindeki en tartışmalı nokta ise Erdoğan’ın neden böyle bir strateji izlediğine ilişkin kesinlik.

Altaylı, Erdoğan’ın kendi partisinin gücünü artırmak yerine rakibinin gücünü azaltmaya yöneldiğini ve bunun sonucunda muhalif seçmeni apolitikleştirmeye çalıştığını savunuyor.

Fakat burada tersinden bir soru sormak gerekiyor: Kendi seçmenini ikna etmekte zorlanan bir iktidar, yalnızca muhalefeti parçalayarak uzun vadede ne kadar güçlü hale gelebilir?

Çünkü siyasette boşluk kalmaz. Bir seçmenin mevcut muhalefet partisinden uzaklaşması, otomatik olarak iktidara yönelmesi anlamına gelmez. Yeni bir muhalefet seçeneğine, başka bir partiye, bağımsız adaylara veya daha sert bir siyasal pozisyona yönelebilir. Hatta iktidarın baskıcı görülen hamlesi, birbirinden farklı muhalif seçmen gruplarını ortak bir “demokratik temsil” talebi etrafında birleştirebilir.

Bu nedenle mesele yalnızca “CHP seçmeni CHP’ye güveniyor mu?” sorusundan ibaret değildir. Daha temel soru şudur: Seçmen kendi oyunun gerçekten belirleyici olduğuna inanıyor mu?

Seçmenin Hafızası Sandıkta Konuşacak

Üsküdar’daki gelişmeleri bugün gündelik hayatın içinde ölçmek kolay değil. Bir meclis üyesinin parti değiştirmesi, bir belediye başkanının tutuklanması, bir seçimin yenilenmesi ya da seçim toplantısının ertelenmesi toplumun tamamında aynı etkiyi yaratmaz.

Ama sandık farklıdır.

Sandık, bütün bu gelişmelerin seçmenin zihninde nasıl biriktirildiğinin ölçüldüğü yerdir. İnsanlar ekonomik koşulları, adalet duygusunu, belediye hizmetlerini, siyasal baskıyı, adayların tutumunu ve kendi gelecek beklentilerini aynı anda değerlendirir.

Bu nedenle Altaylı’nın “Erdoğan bunu başarıyor” cümlesi için henüz erkendir. Başarının ölçüsü sosyal medyadaki öfke, meclis aritmetiğindeki değişiklik veya bir belediyenin geçici olarak el değiştirmesi değil; seçmenin sandık başında verdiği karardır.

Üsküdar’da bugün görünen tablo muhalefetin zayıfladığı değil, siyasi alanın zorlandığı ve buna karşı yeni bir muhalefet konsolidasyonunun oluşup oluşmadığının test edildiği bir tabloya işaret ediyor.

Ve geçmişte Doğu ve Güneydoğu’da yaşanan deneyimlerin gösterdiği gibi, bir seçmenin iradesini idari yollarla etkisizleştirmek, o iradenin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Bazen tam tersine, onu daha görünür, daha keskin ve daha politik hale getiriyor.

8 Eylül’de Üsküdar’da yeniden kurulacak sandık, yalnızca bir başkanvekili seçmeyecek. Seçmenin “Bana rağmen karar verilebilir” duygusuna mı, yoksa “Benim oyum hâlâ belirleyici” inancına mı yaslanacağını da gösterecek.