Türkiye’nin yüz yıllık hikâyesi yalnızca iktidarların, darbelerin, seçimlerin ve değişen yasaların tarihi değildir. Bu hikâyenin daha derininde devlet ile sermayenin birbirini nasıl beslediği, devlet gücünün hangi ellerde sermayeye dönüştüğü ve sermayenin zamanla siyasal iktidarın devamlılığında nasıl bir işleve kavuştuğu vardır. AKP dönemini anlamak için de yalnızca iktidarın kimden alınıp kime verildiğine değil, devlet gücü ile sermaye birikimi arasındaki ilişkinin zaman içinde nasıl değiştiğine bakmak gerekir.
Türkiye’de sermayenin gelişimi hiçbir zaman devletten bağımsız, yalnızca piyasanın kendi kurallarıyla ilerleyen bir süreç olmadı. Cumhuriyet’in ilk döneminde devlet, sanayileşmenin ve yeni bir sermaye yapısının oluşmasının başlıca aktörlerinden biriydi. Sonraki dönemlerde çok partili hayat, darbeler, liberalizasyon ve neoliberalizm geldi. Devletin ekonomiden çekileceği söylendi, kamu işletmeleri özelleştirildi, piyasanın görünmez eli öne çıkarıldı. Fakat devlet ortadan kalkmadı. Sadece sermaye ile kurduğu ilişkinin biçimi değişti. İhale, imar, kamu arazisi, enerji lisansı, kredi, vergi, kamu garantisi ve büyük altyapı projeleri üzerinden kimin büyüyebileceğini belirleyen güçlü bir aktör olarak varlığını sürdürdü.
AKP de böyle bir tarihsel zeminde ortaya çıktı. Siyasal söylemini eski devlet düzenine, bürokratik vesayete ve ekonomik merkezin belirli çevrelerin kontrolünde olmasına yönelik eleştiri üzerine kurdu. Toplumun daha önce devletin merkezinden uzak tutulmuş kesimlerinin önünü açacağını söyledi. Fakat iktidarın uzun yıllara yayılması, başlangıçtaki siyasal hedef ile devlet gücünün kullanılma biçimi arasında önemli bir dönüşüm yarattı.
İktidarın Sermayeyle Kurduğu İlişki Değişti
İlk aşamada siyasal iktidarın sağladığı güç, iktidar çevresindeki bazı aktörler açısından zenginleşmenin bir aracı olarak görülebilirdi. Devletin kapılarının açılması, ekonomik çevrelerin büyümesi, yeni şirketlerin ortaya çıkması ve eski ekonomik dengelerin değişmesi bu ilişkinin görünen sonuçlarıydı. Ancak iktidar kalıcılaştıkça ilişkinin niteliği de değişti. Devlet gücü yalnızca sermaye birikiminin önünü açan bir araç olmaktan çıktı; sermaye birikimi, iktidarın kendisini yeniden üretmesinin araçlarından biri haline gelmeye başladı.
Bu dönüşüm, sermaye transferini yalnızca birilerinin zenginleşmesi meselesi olmaktan çıkarıyor. Çünkü sermaye transferi her zaman doğrudan devlet kasasından özel bir hesaba para aktarılması biçiminde gerçekleşmez. Bir kamu ihalesinin şartları, bir arazinin imara açılması, bir kamu yatırımının belirli şirketlere yönelmesi, kamu garantisi, krediye erişim, borçların yeniden yapılandırılması veya düzenleyici kararlar da sermayenin birikim koşullarını değiştirebilir. Para bazen doğrudan el değiştirir, bazen de gelecekte kazanılacak paranın yolu devlet kararıyla açılır.
Böyle bakıldığında AKP dönemindeki asıl dönüşüm, yalnızca yeni zenginlerin ortaya çıkması değildir. Devletin ekonomik gücü ile siyasal iktidarın sürekliliği arasında karşılıklı bir ilişki kurulmasıdır. Devlet ekonomik alanı biçimlendirdikçe sermaye büyür; büyüyen sermaye ise iktidarın ekonomik ve siyasal hareket alanını genişletir. Böylece sermaye ile siyaset arasındaki ilişki tek yönlü olmaktan çıkar.
Sermaye Birikiminden İktidarın Finansmanına
İktidarın uzun süre elde tutulması, bu ilişkiye yeni bir boyut ekledi. Siyasal iktidar yalnızca ekonomik kaynakların dağıtıldığı bir merkez değil, aynı zamanda bu kaynakların iktidarın devamlılığını sağlayacak bir ekonomik ve siyasal çevre oluşturabileceği bir merkez haline geldi.
Burada seçimler ve siyasal finansman meselesi önem kazanıyor. Seçimler, siyasi örgütlenmeler, kampanyalar, iletişim ağları, medya, reklam ve siyasal faaliyetler ekonomik kaynak gerektirir. Bu nedenle sermaye ile siyaset arasındaki ilişkiyi yalnızca “kim ne kadar zengin oldu?” sorusuyla sınırlamak eksik kalır. Daha önemli soru, oluşan ekonomik gücün siyasal iktidarın devamlılığıyla nasıl ilişkilendiğidir.
Sermaye transferinin böyle bir sistem içinde iki yönlü bir işleve kavuşması mümkündür. Bir tarafta devlet gücü belirli sermaye çevrelerinin büyümesini sağlar. Diğer tarafta büyüyen ekonomik çevreler siyasal iktidarın ekonomik, toplumsal ve iletişimsel kapasitesini güçlendirir. Böylece devlet ile sermaye arasındaki ilişki, basit bir “iktidar zenginleştiriyor” denkleminden çıkar; iktidarın ekonomik alan üzerindeki hakimiyetini ve kendi siyasal devamlılığını güçlendiren bir dolaşıma dönüşür.
Bu noktada sermaye transferini yalnızca ekonomik bir işlem olarak görmek yetersizdir. Çünkü sermaye, yalnızca servet değildir; güçtür, erişimdir, örgütlenme kapasitesidir, medya gücüdür, siyasal faaliyetleri finanse edebilme imkânıdır. Ekonomik kaynakların belirli çevrelerde yoğunlaşması, zamanla siyasal alanın da belirli güç merkezlerinin etkisine daha açık hale gelmesine yol açabilir.
Fon Krizi Bu Büyük Resmin Neresinde?
Bugün yaşanan Fon Krizi de bu nedenle yalnızca birkaç şirketin, yöneticinin veya yatırımcının karşı karşıya kaldığı finansal bir olay olarak okunamaz. Fon Krizi, Türkiye’de sermayenin nasıl büyüdüğü, finansal alanın nasıl denetlendiği, ekonomik güç ile siyasal güç arasındaki sınırların nasıl şekillendiği ve insanların birikimlerinin hangi kurumsal güven mekanizmalarına emanet edildiği sorularını yeniden gündeme getiriyor.
Buradaki mesele, yaşanan her olayın tek bir nedene bağlanması değildir. Mesele, Fon Krizi’nin Türkiye’de yıllardır biriken daha geniş sermaye ilişkilerinden bağımsız düşünülmemesidir. Çünkü Türkiye’de benzer ekonomik ve finansal krizler daha önce de yaşandı. Kamu kaynakları, şirketler, siyaset ve servet arasındaki ilişkiler farklı dönemlerde farklı biçimlerde tartışma konusu oldu. Değişen aktörlerdi; fakat devletin ekonomik gücünün sermaye birikimini biçimlendirmesi meselesi ortadan kalkmadı.
Fon Krizi bu nedenle daha büyük bir sorunun küçük ama önemli bir penceresi olarak görülebilir: Devlet ekonomik gücünü kimin lehine ve hangi mekanizmalarla kullanıyor, ekonomik güç de karşılığında siyasal iktidarın alanını nasıl genişletiyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca fon şirketlerinde aranamaz. İhalelerde, kamu bankalarında, özelleştirmelerde, imar kararlarında, büyük altyapı projelerinde, kamu garantilerinde ve siyasal finansmanın ekonomik zemininde birlikte aranmalıdır.
Devletin Ekonomiye Hakimiyeti Sermayenin Değil İktidarın Meselesine Dönüşüyor
Burada AKP döneminin özgünlüğü de belirginleşiyor. Devlet gücünün ekonomik alanı biçimlendirmesi Türkiye açısından yeni değildi. Yeni olan, uzun süreli siyasal iktidarın bu gücü çok daha geniş bir ekonomik ve siyasal ağ içinde kullanabilmesiydi.
Başlangıçta siyasal iktidarın ekonomik güç sağlaması önemliyken, zaman içinde ekonomik güç de siyasal iktidarın devamlılığının bir parçasına dönüştü. Böylece iktidar sermayeyi yalnızca büyütmedi; sermaye de iktidarın kendisini yeniden üretme kapasitesinin bir unsuru haline geldi.
Bu dönüşüm, sermaye transferi kavramını da genişletiyor. Sermaye transferi artık yalnızca “devlet kimi zenginleştirdi?” sorusuyla açıklanamaz. Aynı zamanda “bu zenginleşme hangi ekonomik ve siyasal düzeni güçlendirdi?” sorusunu sormak gerekir.
Çünkü bir şirket büyüdüğünde yalnızca şirket büyümez. Onun çevresindeki ekonomik ağ büyür. Medya ilişkileri, finansman olanakları, siyasal bağlantılar, yeni yatırımlar ve yeni pazarlar ortaya çıkabilir. Devletle kurulan ekonomik ilişki kalıcı hale geldikçe, sermaye ile siyaset arasındaki sınırlar da giderek geçirgenleşebilir.
Bunun sonucu, ekonomik iktidar ile siyasal iktidarın birbirini beslediği bir yapı olabilir. Sermaye devletten güç alır, devlet de sermayenin ekonomik ve toplumsal kapasitesinden yararlanır. Böyle bir yapı içinde seçimler yalnızca sandıkta gerçekleşen bir siyasal tercih olmaktan çıkar; seçimlere kadar uzanan ekonomik kaynak, medya, örgütlenme ve propaganda ilişkilerinin de bir parçası haline gelir.
Bu, belirli bir paranın belirli bir seçime hukuka aykırı biçimde aktarıldığı anlamına gelmez. Fakat siyasetin ekonomik kaynaklardan bağımsız olmadığı gerçeğini değiştirmez. Sermaye ile siyaset arasındaki ilişkinin asıl önemi de burada ortaya çıkar: Ekonomik güç, siyasal iktidarın kendisini yeniden üretme kapasitesinin bir parçası haline gelebilir.
Kâr Özel, Risk Toplumsal
Bu düzenin toplumsal sonuçları ise daha geniştir. Büyük sermayenin kazancı özel kalırken riskinin kamusallaşması, ekonomik sistemin bütün topluma eşit davranmadığını gösteren temel meselelerden biridir.
Bir işçi işini kaybettiğinde risk çoğu zaman kendi hanesinde kalır. Küçük esnaf borcunu ödeyemediğinde risk kendi omuzundadır. Emekli gelirinin erimesiyle karşılaştığında bunu kendi yaşamında taşır. Fakat büyük ekonomik aktörlerin karşılaştığı risk kamu kaynakları, kamu bankaları, garantiler veya yeniden yapılandırmalar yoluyla toplumsallaştırılabiliyorsa, ortaya herkes için aynı olmayan bir piyasa çıkar.
Kâr özel, risk toplumsal hale geldiğinde devlet yalnızca ekonomik bir düzenleyici değil, servetin ve riskin toplum içinde nasıl dağıtılacağını belirleyen temel aktörlerden biri olur.
Fon Krizi’nin toplumsal anlamı da burada büyür. İnsanların yalnızca parası değil, finansal sisteme duyduğu güven de bu tür krizlerde yara alır. İnsanlar doğal olarak yalnızca “Param nerede?” diye sormaz. Bir süre sonra daha büyük sorular gelir: Bu sistem nasıl işledi? Kimler bu sistemden yararlandı? Denetim hangi aşamada devreye girdi? Risk neden bazı insanların üzerinde kaldı, bazıları için ise kamusal bir meseleye dönüştü?
Bu soruların yanıtı, tek tek kişilerin servet hikâyelerinden daha önemlidir.
Çünkü Türkiye’nin asıl hikâyesi, kimlerin bir gecede zenginleştiğinden ibaret değildir. Asıl hikâye, zenginleşmenin hangi devlet kararları, hangi ekonomik ilişkiler ve hangi siyasal düzen içinde mümkün hale geldiğidir.
Eski Düzenin Eleştirisinden Yeni Sermaye Düzenine
AKP’nin tarihsel paradoksu da tam burada ortaya çıkıyor. Eski devlet düzenini ve eski ekonomik elitleri eleştirerek iktidara gelen hareket, uzun iktidarı boyunca devlet gücünün ekonomik kaynakları dağıtma kapasitesini merkezileştirdi. Başlangıçta iktidar, ekonomik yükselişin aracıydı. Zaman içinde ekonomik yükseliş de iktidarın sürekliliğinin araçlarından biri haline geldi.
Bu nedenle mesele yalnızca AKP döneminde kimin zenginleştiği değildir. Daha derin mesele, sermaye birikiminin siyasal iktidarın devamlılığıyla birbirini besleyen bir ilişkiye dönüşüp dönüşmediğidir.
Bu dönüşüm gerçekleştiğinde devlet, sermayenin dışında duran bir hakem olmaktan çıkar. Sermayenin hangi koşullarda büyüyeceğini belirleyen ekonomik gücünün yanında, bu ekonomik yapının siyasal sonuçlarını da biçimlendiren bir merkez haline gelir.
Türkiye’nin yüz yıllık hikâyesi elbette AKP ile başlamadı. Devletin sermaye birikimindeki rolü daha eski. Fakat AKP döneminde uzun süreli iktidarın sağladığı imkanlarla bu ilişkinin yeni bir biçim kazandığı tartışması, bugünkü ekonomik ve siyasal tabloyu anlamak açısından önem taşıyor.
Çünkü mesele artık yalnızca “Devlet kimi zenginleştirdi?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Devletin ekonomik gücüyle büyüyen sermaye, hangi noktada siyasal iktidarın devamlılığının ekonomik aracına dönüşür?
Ve bundan daha temel soru:
Toplumun ortak kaynaklarıyla yaratılan ekonomik güç, ne zaman toplumun ortak refahı olmaktan çıkıp iktidarın kendisini yeniden üretme aracına dönüşür?
Fon Krizi’ni, geçmişteki ekonomik skandalları, kamu kaynaklarının dağılımını, yeni sermaye çevrelerinin yükselişini ve siyasal finansmanı aynı tarihsel çizgide düşünmek tam da bu nedenle önemlidir.
Çünkü mesele sonunda yalnızca kimin zengin olduğu değildir.
Mesele, zenginliğin hangi iktidar ilişkileri içinde üretildiği, nasıl dağıtıldığı ve o zenginliğin hangi siyasal düzeni ayakta tuttuğudur.
Tarihin değişen isimleri, değişen şirketleri ve değişen iktidarları arasında geriye aynı soru kalıyor:
Devletin ürettiği zenginlik kimin hayatını büyütüyor, kimin geleceğini güvence altına alıyor ve kimin iktidarını yeniden üretiyor?
- Devletin Gölgesinde Birikmiş Servet - 2 Ekim 2026
- Ne Kadar Daha Yorgun Düşeceğiz? - 28 Eylül 2026
- 12 Eylül’ün 46 Yıllık Gölgesi: Darbe bitti, Mirası Neden Hâlâ Tartışılıyor? - 12 Eylül 2026





















