“Türkiye’nin tek çıkış yolu Atatürk’ün yoludur.” Kemalist ve ulusalcı çevrelerde sıkça yinelenen bu söz, çoğu zaman açıklanmaya gerek duyulmayan bir tarihsel hakikat gibi sunuluyor. Oysa Cumhuriyet’in kuruluşundan neredeyse bir yüzyıl sonra Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu ekonomik eşitsizliklerin, demokratikleşme sorunlarının, kimlik çatışmalarının ve toplumsal bunalımların hangi somut politikalarla aşılacağı sorusu hâlâ ortada duruyor. Atatürk’ün yolu denildiğinde kastedilen devletçilik mi, laiklik mi, ulusal bağımsızlık mı, halkçılık mı, yoksa bütün bunların tarihsel koşullarından koparılmış bir siyasal bağlılık mı? Daha önemlisi, bir dönemin çözüm yolları başka bir dönemin sorunlarına ne ölçüde yanıt verebilir?
Türkiye’de bazı sözler vardır; o kadar sık tekrarlanırlar ki zamanla ne anlama geldiklerini sormak neredeyse ayıp sayılır. “Türkiye’nin tek çıkış yolu Atatürk’ün yoludur” sözü de bunlardan biridir. Bir ekonomik kriz patlak verdiğinde, yargının bağımsızlığı tartışıldığında, laiklik ilkesinin aşındırıldığı ileri sürüldüğünde, eğitim sistemindeki gerilemeden ya da dış politikadaki bağımlılık ilişkilerinden söz edildiğinde aynı cümle yeniden duyulur. Televizyon ekranlarında, miting meydanlarında, köşe yazılarında ve sosyal medya paylaşımlarında birbirine benzeyen bir kesinlikle dile getirilir. Sanki üzerinde yürünecek yol çoktan çizilmiş, yapılacak tek şey o yola yeniden dönmekmiş gibi. Oysa yolun nereden başladığını anlatan çoktur; bugün hangi kavşaktan geçeceğini, hangi sorun karşısında nasıl bir tercih yapılacağını açıklayan daha azdır. Bir yolun varlığından söz etmek başka, o yolun nereye çıktığını göstermek başka şeydir.
Bu sözü söyleyenlerin hepsinin aynı şeyi kastettiği de söylenemez. Kimisi Atatürk’ün yolunu laik Cumhuriyet’in korunması olarak anlar, kimisi devletin ekonomide yeniden ağırlık kazanmasıyla özdeşleştirir. Bir başkası ulusal egemenliği ve dış politikada bağımsızlığı öne çıkarırken başka biri güçlü devleti, merkezi yönetimi ve ulusal kimliğin korunmasını esas alır. Aynı tarihsel kişiliğe gönderme yapan bu yaklaşımlar, bugünün temel sorunlarında birbirleriyle çelişen sonuçlara ulaşabilir. Kamu işletmelerinin yeniden kurulmasını isteyen de kendisini Atatürkçü sayabilir, özel girişimciliği savunan da. Demokratik hakların genişletilmesini isteyen de Atatürk’ün çağdaşlaşma anlayışına başvurabilir, toplumsal muhalefet karşısında devlet otoritesinin güçlendirilmesini savunan da. Böylece tarihsel bir siyasal miras, içeriği her konuşanın ihtiyacına göre değişen geniş bir kavrama dönüşür.
O halde önce sorunun kendisine dönmek gerekir: Atatürk’ün yolu diye tarihsel olarak tanımlanabilecek bir şey var mıdır?
Elbette vardır. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde izlenen politikalar, alınan kararlar, yapılan kurumsal düzenlemeler ve bunların arkasındaki dünya görüşü incelendiğinde belirli bir yönelim görülebilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşü, savaşların yarattığı yıkım, yabancı müdahaleler, sermaye birikiminin yetersizliği, sanayinin zayıflığı ve geniş köylü nüfusunun içinde bulunduğu koşullar, yeni devletin önündeki temel sorunlardı. Mustafa Kemal’in önderliğindeki Cumhuriyet kadroları, siyasal egemenliği hanedan ve dinî meşruiyet temelinden çıkararak ulusal egemenlik ilkesine dayandırmaya, hukuk ve eğitim kurumlarını yeniden düzenlemeye, bağımsız bir ulusal ekonomi oluşturmaya ve toplumu çağdaş ulus-devlet biçiminde örgütlemeye yöneldi. Bu tercihler rastlantısal değildi. Dönemin dünyasına, ülkenin maddi olanaklarına ve kurucu kadroların siyasal düşüncelerine bağlı olarak şekillenmiş bir dönüşüm programının parçalarıydı.
Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı, halifeliğin sona erdirilmesi, hukuk sisteminin laikleştirilmesi, eğitim birliğinin sağlanması ve kadınların siyasal haklarının genişletilmesi bu dönüşümün önemli adımlarıydı. Özellikle kadınların 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkına kavuşması, toplumsal yaşamın dinsel ve geleneksel sınırlarla belirlendiği bir geçmişten uzaklaşma bakımından tarihsel önem taşıyordu. Ancak bu kazanımların varlığı, aynı dönemde bütün yurttaşların siyasal yaşama eşit ve özgür biçimde katılabildiği anlamına gelmiyordu. Cumhuriyet, toplumsal ilişkileri dönüştüren önemli reformlar gerçekleştirirken siyasal iktidarın kullanımını dar bir yönetici kadronun elinde topluyordu. Modernleşme ile demokratikleşme aynı hızda ilerlememişti.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü tarihsel bir dönüşümün ilerici yanlarını görmek, onun sınırlarını görmezden gelmeyi gerektirmez. Cumhuriyet’in kurulmasıyla egemenliğin kaynağının değişmesi büyük bir tarihsel kopuştu; fakat egemenliğin millete ait olduğunun ilan edilmesi, halkın devlet yönetimine sürekli ve örgütlü biçimde katılmasını kendiliğinden sağlamadı. Tek parti yönetimi, siyasal rekabetin sınırlılığı, muhalefet hareketlerine yönelik baskılar ve devletin toplum üzerindeki güçlü denetimi, Cumhuriyet’in ilk döneminin aynı zamanda tartışılması gereken gerçekleridir. 1925’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması, 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kısa sürede siyaset sahnesinden çekilmesi, çok partili demokratik yaşamın neden kalıcı hale gelemediğini anlamak bakımından önemlidir.
Buradan bugüne uzanan soru kendiliğinden ortaya çıkar. Türkiye’nin temel sorunlarından biri, siyasal iktidarın denetlenememesi, yargı bağımsızlığının tartışılması, kamu kurumlarının partizanlaşması ve yurttaşların karar süreçlerinden uzaklaştırılmasıysa çözüm, geçmişteki güçlü merkezi devlet anlayışını yeniden kurmak olabilir mi? Yoksa Cumhuriyet’in ulusal egemenlik iddiasını, tarihsel olarak ulaşamadığı daha geniş bir demokratik içeriğe mi kavuşturmak gerekir?
Atatürk’ün yolunu savunanların bu soruya açık bir yanıt vermesi gerekir. Çünkü güçlü devlet ile demokratik toplum her zaman aynı anlama gelmez. Devletin güçlü olması, yurttaşın güçlü olduğu anlamına gelmeyebilir. Bir yönetimin kendisini halkın çıkarlarının temsilcisi olarak görmesi de halkın o yönetimi denetleyebildiğini kanıtlamaz. Cumhuriyet’in tarihsel kazanımlarını korumakla Cumhuriyet’in ilk dönemindeki siyasal iktidar ilişkilerini yeniden üretmek arasında önemli bir fark vardır.
Ekonomi alanında da benzer bir ayrım yapılmalıdır. Atatürk dönemi devletçiliği, bugünün tartışmalarında çoğu zaman bütün ekonomik sorunların çözümüymüş gibi sunulur. Oysa bu devletçiliğin hangi ihtiyaçlardan doğduğu ve neyi amaçladığı açıklanmadan yapılan göndermeler, tarihsel gerçeği aydınlatmaktan çok belirsizleştirir.
1920’lerin Türkiye’si, güçlü bir sanayi sermayesine, gelişmiş bir üretim altyapısına ve yaygın teknik bilgi birikimine sahip değildi. Cumhuriyet yönetimi başlangıçta özel girişimciliği teşvik etmeye çalıştı. Ancak özel sermayenin yetersizliği, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nın etkileri ve sanayileşme gereksinimi, devletin doğrudan üretime katıldığı bir ekonomik yönelimi güçlendirdi. Sümerbank ve Etibank gibi kuruluşlar, sanayi tesisleri, madencilik yatırımları ve planlı sanayileşme girişimleri bu koşullarda ortaya çıktı. Devlet, özel sermayenin gerçekleştiremediği yatırımları üstlenerek ekonomik gelişmenin önünü açmaya çalışıyordu.
Fakat burada çoğu zaman gözden kaçırılan bir gerçek vardır: Atatürk dönemi devletçiliği, üretim araçlarının toplumun ortak yönetimine geçirilmesini hedefleyen bir sosyalist dönüşüm programı değildi. Özel mülkiyet ve özel girişim korunuyor, devlet ekonomik gelişmenin öncüsü ve düzenleyicisi olarak konumlandırılıyordu. Devletin sanayi yatırımlarıyla ulusal sermaye birikimini güçlendirmesi arasında bir karşıtlık görülmüyordu. Tersine, bu iki süreç birbirini tamamlayan unsurlar olarak düşünülüyordu. Dolayısıyla o dönemin devletçiliğini, bütün sınıfsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmayı amaçlayan bir düzen olarak sunmak tarihsel açıdan doğru değildir.
Üstelik devletin üretimde bulunmasıyla üretimin toplum yararına örgütlenmesi aynı şey değildir. Bir fabrikanın kamu mülkiyetinde olması, orada çalışan işçilerin üretim kararlarına katıldığı, yaratılan değerin adil biçimde paylaşıldığı ya da ekonomik önceliklerin demokratik olarak belirlendiği anlamına gelmez. Kamu işletmesi kâr amacıyla çalışan özel bir işletmeden farklı toplumsal görevler üstlenebilir; ancak bunun gerçekleşmesi mülkiyetin hukuki biçiminden başka, yönetim ve bölüşüm ilişkilerine de bağlıdır. Devletin ekonomideki ağırlığını artırmak, kendi başına emekçilerin yaşam koşullarını iyileştiren bir güvence değildir.
Bugün Türkiye’nin ekonomik sorunları, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki sermaye ve sanayi yetersizliğiyle açıklanamayacak kadar farklıdır. Ülkede büyük sanayi kuruluşları, uluslararası ölçekte faaliyet gösteren holdingler, gelişmiş finansal ilişkiler ve dünya pazarına bağlanmış üretim zincirleri bulunmaktadır. Buna rağmen gelir ve servet eşitsizliği, ücretlerin alım gücü, barınma, tarımsal üretim, iş güvencesi ve toplumsal refahın paylaşımı temel sorunlar olmaya devam etmektedir. Demek ki mesele artık yalnızca fabrika kurmak, demiryolu yapmak ya da ulusal sermaye yaratmak değildir. Üretilen zenginliğin kimin elinde toplandığı, hangi ihtiyaçlara yöneltildiği ve bu üretim sürecinde çalışan insanların ne kadar söz sahibi olduğu da belirleyicidir.
Atatürk döneminin sanayileşme deneyiminden kamusal planlama, stratejik yatırımlar ve dışa bağımlılığı azaltma bakımından öğrenilecek şeyler bulunabilir. Fakat bugünün ekonomik krizine yanıt vermek için hangi sektörlerin kamu eliyle yönetileceği, özel sermayenin hangi kurallara bağlı olacağı, vergilerin kimlerden nasıl toplanacağı, çalışanların gelirden ne kadar pay alacağı ve ekonomik kararların hangi demokratik mekanizmalarla denetleneceği açıklanmalıdır. Bu sorulara yanıt vermeden yalnızca devletçiliği savunmak, içi doldurulmamış bir özlemden öteye geçmez.
Halkçılık ilkesi de aynı tarihsel sorgulamayı gerektirir. Cumhuriyet’in kurucu anlayışında halk, ortak ulusal çıkarlar etrafında birleşmiş bir bütün olarak ele alınıyordu. Farklı toplumsal kesimler arasındaki ilişkiler çoğunlukla iş bölümü ve dayanışma çerçevesinde açıklanıyordu. Oysa aynı toplumda büyük toprak sahipleriyle topraksız köylülerin, fabrika sahipleriyle işçilerin, tüccarlarla küçük üreticilerin çıkarları her zaman örtüşmüyordu. Cumhuriyet’in ulusal kalkınma hedefi, bu çıkar farklılıklarını ortadan kaldırmadı. Toprak mülkiyetindeki eşitsizlikler önemli ölçüde sürdü; işçilerin bağımsız örgütlenme ve siyasal mücadele olanakları da sınırlı kaldı.
Bugünün Türkiye’sinde halkçılığın ne anlama geldiği bu nedenle yeniden sorulmalıdır. Halkçılık, yalnızca bütün yurttaşları aynı ulusun üyeleri olarak görmek midir? Yoksa bir işçinin ürettiği değerden aldığı payı, bir köylünün toprağı üzerindeki güvencesini, bir emeklinin geçim koşullarını, bir öğrencinin eğitim hakkını ve bir kadının ekonomik bağımsızlığını da kapsamak zorunda mıdır? Halk adına konuşan bir devletle halkın kendi yaşamı üzerinde karar verebildiği bir toplum aynı şey değildir. Eğer halkçılık bugünün sorunlarına yanıt verecekse, yalnızca ulusal birlik düşüncesine değil, toplumsal eşitsizliklerin nasıl giderileceğine ilişkin somut bir programa da ihtiyaç duyar.
Belki de Atatürk’ün yolu tartışmasının en zor alanlarından biri milliyetçiliktir. Cumhuriyet’in kuruluşunda milliyetçilik, imparatorluktan ulus-devlete geçişin temel siyasal dayanaklarından biriydi. Yabancı müdahalelere karşı bağımsızlık mücadelesiyle birleşen bu anlayış, yeni devletin egemenliğini ve bütünlüğünü korumayı amaçlıyordu. Ancak aynı süreçte farklı dilsel, kültürel ve etnik kimliklerin ortak bir ulusal kimlik içinde tanımlanması, özellikle Kürt meselesinde derin sorunlar yarattı. İsyanlar, askerî müdahaleler, zorunlu iskân uygulamaları, dil ve kültür üzerindeki baskılar, Cumhuriyet’in kuruluş döneminin görmezden gelinemeyecek gerçekleri arasında yer aldı.
Bugün Kürt meselesi, yalnızca bir güvenlik sorunu olarak ele alınamayacak kadar uzun ve ağır bir tarihsel birikime sahiptir. Eşit yurttaşlık, ana dil, kültürel haklar, yerel demokrasi ve siyasal temsil gibi talepler, modern bir toplumda özgürlüğün nasıl anlaşılacağıyla doğrudan ilgilidir. Atatürk’ün yoluna dönmek gerektiğini söyleyenlerin, bu tarihsel mirasın hangi yanını sürdürmek istediklerini açıklamaları gerekir. Cumhuriyet’in bütün yurttaşları kapsama iddiası mı geliştirilecektir, yoksa geçmişteki tekçi ulusal kimlik anlayışı mı korunacaktır? Bir ülkenin bütünlüğünü savunmakla o ülkede yaşayan insanların farklılıklarını tanımak neden birbirinin karşıtı sayılsın? Ulusal birlik, farklılıkların bastırılmasıyla mı, yoksa eşit haklara sahip insanların özgürce birlikte yaşamasıyla mı güçlenir?
Laiklik konusunda ise Cumhuriyet’in kuruluş deneyiminin bugün de güçlü bir anlam taşıdığı açıktır. Hukukun dinî kurallardan bağımsızlaşması, eğitimin bilimsel temeller üzerinde kurulması, kadınların toplumsal yaşama katılımının genişletilmesi ve yurttaşlık haklarının dinsel aidiyetlere göre belirlenmemesi, çağdaş toplumun vazgeçilmez kazanımlarıdır. Türkiye’de dinin siyasal iktidarın meşruiyet aracı haline getirilmesi, kamusal kaynakların dinsel örgütlenmelerle ilişkisi ve eğitimde bilimsel düşüncenin konumu tartışılırken laikliğin tarihsel önemi yeniden ortaya çıkmaktadır.
Ancak burada da laikliğin nasıl anlaşılacağı önemlidir. Laiklik yalnızca devletin din üzerinde denetim kurması mıdır, yoksa devletin bütün inançlar ve inançsızlıklar karşısında eşit mesafede durması, hiçbir inancı ayrıcalıklı hale getirmemesi ve bireyin vicdan özgürlüğünü güvence altına alması mıdır? Cumhuriyet’in ilk döneminde dinî kurumların devlet denetimi altına alınması, dinin kamusal otoritesini sınırlandırmayı amaçlıyordu. Fakat din hizmetlerinin devlet eliyle örgütlenmesi, bütün inanç topluluklarının eşitliği sorununu kendiliğinden çözmedi. Bugün Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerinden inançsızların haklarına kadar uzanan sorunlar, laikliğin yalnızca geçmişteki düzenlemeleri korumakla yetinemeyeceğini gösteriyor.
Laikliği savunmak, bir devlet kurumunun hangi inancı yöneteceğine karar vermesini savunmakla sınırlı kalamaz. İnancın da inançsızlığın da bireyin özgür alanına ait olduğu, kamusal hakların hiçbir dinî kimliğe göre dağıtılmadığı bir toplumsal düzenin nasıl kurulacağını açıklamak gerekir. Cumhuriyet’in laikleşme yönündeki tarihsel kopuşu korunmaya değer olabilir; ancak onun bugünkü anlamı, geçmişin kurumsal biçimlerini aynen sürdürmekten daha geniştir.
Atatürk’ün dünya görüşüne bakıldığında bilim, akıl, eğitim ve çağdaşlaşma düşüncesinin belirgin bir ağırlığı görülür. Bu yönelim, dinsel açıklamaların ve geleneksel otoritelerin toplumsal yaşam üzerindeki belirleyiciliğini sınırlamayı hedefleyen önemli bir tarihsel adımdı. Ne var ki akla ve bilime dayanmak, bir tarihsel kişiliğin bütün düşüncelerini değişmez doğrular olarak kabul etmekle bağdaşmaz. Bilimsel düşüncenin ayırt edici özelliği, ulaştığı sonuçları yeni bilgiler karşısında yeniden sınayabilmesidir. Tarihsel gelişme de toplumların ihtiyaçlarının, üretim biçimlerinin ve siyasal ilişkilerinin değiştiğini gösterir.
Bu nedenle Atatürk’ün yolunu değişmez bir öğretiye dönüştürmek, onun çağdaşlaşma anlayışındaki en önemli unsurlardan biriyle çelişme tehlikesi taşır. Eğer akıl ve bilim esas alınacaksa, Atatürk döneminin uygulamaları da aynı eleştirel incelemenin konusu olmalıdır. Bir dönemde gerekli görülen merkeziyetçilik, başka bir dönemde demokratik katılımın önünde engel oluşturabilir. Bir dönemin ulusal sermaye yaratma politikası, başka bir dönemde büyük sermaye gruplarının toplum üzerindeki gücünü sınırlamak için yeterli olmayabilir. Bir dönemin eğitim reformu, bugünün bilimsel ve teknolojik dönüşümü karşısında yeni içeriklere ihtiyaç duyabilir. Tarihsel bir yöntemi sürdürmekle tarihsel bir uygulamayı tekrarlamak aynı şey değildir.
Dahası, bugünün dünyası Atatürk döneminin dünyası değildir. Küresel üretim zincirleri, dijital teknolojiler, yapay zekâ, iklim krizi, uluslararası finans hareketleri, büyük göçler ve ekolojik yıkım, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bugünkü biçimleriyle bulunmayan sorunlar yaratmıştır. Bir ülkenin bağımsızlığı artık yalnızca sınırlarını korumasıyla ya da kendi fabrikalarını kurmasıyla ölçülemez. Enerji kaynaklarına, teknolojiye, gıdaya, bilgiye ve uluslararası ekonomik ilişkilere nasıl bağımlı olduğu da belirleyicidir. Üstelik bağımsızlığın toplumsal anlamı da sorgulanmalıdır. Bir devlet dış müdahaleler karşısında bağımsız olabilir; fakat o devletin yurttaşları ekonomik zorunluluklar, siyasal baskılar ve toplumsal eşitsizlikler içinde kendi yaşamları üzerinde yeterince söz sahibi olmayabilir.
Bu durumda ulusal bağımsızlık ile insanın özgürlüğü arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek gerekir. Bağımsız devlet, özgür toplumun önemli koşullarından biri olabilir; ancak onun yerine geçemez. Ülkenin kaynaklarının yabancı sermaye yerine yerli sermayenin denetiminde bulunması da tek başına toplumsal adaleti sağlamaz. Bir işçinin emeğinin karşılığını alamaması, çalıştığı işletmenin sahibinin hangi ülkenin yurttaşı olduğuna göre ortadan kalkmaz. Bir köylünün toprağını kaybetmesi, bir gencin iş bulamaması, bir kadının ekonomik bağımlılık içinde yaşaması, yalnızca ulusal bayrak altında gerçekleştiği için daha adil hale gelmez.
Atatürk döneminin dış politikasında ulusal egemenliği koruma ve uluslararası ilişkilerde savaşın yıkıcı sonuçlarından kaçınma arayışı önemli bir yer tutuyordu. Bu tarihsel deneyimden bugün de çıkarılabilecek dersler vardır. Ancak çağdaş dış politika yalnızca geçmişteki diplomatik dengeleri tekrar ederek kurulamaz. Türkiye’nin NATO içindeki konumu, küresel sermayeyle ilişkileri, bölgesel savaşlar, enerji bağımlılığı ve uluslararası hukuk karşısındaki tutumu, kendi koşulları içinde değerlendirilmek zorundadır. Barışı savunmak, yalnızca savaş karşıtı bir söz söylemek değil; askerî, ekonomik ve diplomatik ilişkileri barışın gereklerine göre düzenleyebilmektir.
Bütün bu tartışmaların sonunda Atatürk’ün yolunun tarihsel olarak var olduğu, fakat bugünün bütün sorunlarını çözmeye hazır, değişmez ve eksiksiz bir program olmadığı görülür. Bu, Atatürk döneminin kazanımlarını küçümsemek anlamına gelmez. Tersine, onları ortaya çıktıkları koşullar içinde anlamayı gerektirir. Cumhuriyet’in kuruluşu, siyasal egemenliğin yeniden tanımlanması, laik hukuk düzenine geçiş, kadın haklarındaki ilerlemeler, kamusal eğitim ve sanayileşme girişimleri Türkiye tarihinin önemli dönüşümleridir. Fakat bu dönüşümler, kendi dönemlerinin siyasal sınırlarını ve toplumsal eşitsizliklerini de taşımıştır. Tarihsel bir dönemi bütünüyle yüceltmek de bütünüyle reddetmek de onun bugüne ne söyleyebileceğini anlamayı güçleştirir.
Asıl mesele, geçmişte kimin haklı olduğunu kanıtlamak değil, bugünün sorunlarına hangi düşüncelerin ve uygulamaların yanıt verebileceğini belirlemektir. Türkiye’de ekonomik zenginlik artarken geniş toplum kesimlerinin geçim sıkıntısı yaşaması, yalnızca devletçilik sözcüğüyle çözülemez. Yargının bağımsızlığını ve siyasal özgürlükleri güvence altına almak, yalnızca Cumhuriyet’e bağlılık ilan etmekle mümkün değildir. Kürt meselesi, farklı kimliklerin eşitliği kabul edilmeden; laiklik, vicdan özgürlüğü bütün yurttaşlar için güvenceye alınmadan; halkçılık, ekonomik ve siyasal güç ilişkileri değiştirilmeden kalıcı bir içeriğe kavuşamaz.
Belki de Kemalist ve ulusalcı çevrelere yöneltilmesi gereken soru, Atatürk’ü neden savundukları değil, onun adına bugün ne önerdikleridir. Devletçilik diyenler, üretimin ve bölüşümün nasıl düzenleneceğini; halkçılık diyenler, çalışanların ve yoksulların karar süreçlerine nasıl katılacağını; milliyetçilik diyenler, farklı kimliklerin eşit haklarla nasıl birlikte yaşayacağını; laiklik diyenler, bütün inançların ve inançsızlığın nasıl özgür olacağını; Cumhuriyetçilik diyenler ise halkın kendi yöneticilerini nasıl denetleyeceğini açıklamalıdır. Bu sorulara verilen yanıtlar birbirinden farklıysa, hepsini aynı tarihsel adın altında toplamak aralarındaki siyasal ayrılıkları ortadan kaldırmaz.
Bir düşüncenin değeri, onu kimin söylediğinden önce, hangi insanlık sorununa nasıl yanıt verdiğiyle ölçülmelidir. Atatürk’ün bir yüzyıl önce savunduğu herhangi bir düşünce bugün doğru ve yararlıysa, onu benimsemek için tarihsel bir bağlılık yemini etmeye gerek yoktur. Yanlış, eksik ya da aşılmışsa, onu eleştirmek de Cumhuriyet’in kazanımlarını reddetmek anlamına gelmez. Tarihsel kişiliklere duyulan saygı, onların bütün kararlarını zamanın dışına çıkarmayı gerektirmez. Tam tersine, bir insanın kendi çağının sorunları karşısında geliştirdiği çözümleri anlamanın yolu, onun hangi koşullarda düşündüğünü, hangi seçeneklerle karşılaştığını ve hangi sınırların ötesine geçemediğini de görmektir.
Burada belki daha temel bir soruya ulaşılır: Bir toplum kendi geleceğini neden sürekli geçmişte yaşamış bir kişinin çizdiği yolda aramak zorunda olsun? Geçmişin deneyimlerinden öğrenmekle geleceği geçmişin otoritesine teslim etmek arasında önemli bir fark vardır. Birincisi düşünmeyi gerektirir, ikincisi düşünmenin yerine bağlılığı koyabilir. Birincisi tarihsel kazanımları geliştirir, ikincisi onları değişmez simgelere dönüştürebilir. Oysa Cumhuriyet’in gerçek anlamı, yalnızca bir devlet biçiminin kurulmasında değil, insanların kendi ortak yaşamlarını belirleyebilme olanaklarının genişlemesinde aranmalıdır.
Atatürk’ün yoluna dönmek gerektiğini söyleyenler, eğer bununla aklın dogmaya, bilimin hurafeye, yurttaşlığın kulluğa, kamusal yararın dar çıkar ilişkilerine, ulusal egemenliğin dış bağımlılığa karşı savunulmasını kastediyorlarsa, bunlar üzerinde ciddi bir tartışma yürütülebilir. Fakat aynı söz, geçmişin bütün siyasal ve toplumsal ilişkilerini yeniden kurma özlemine dönüşüyorsa, o zaman tarihin ilerleyişiyle arasındaki mesafe büyür. Çünkü geçmişte atılmış ileri bir adımın bugünkü karşılığı, her zaman aynı adımı aynı biçimde tekrarlamak değildir. Bazen o adımın açtığı yoldan daha ileri gitmek, bazen de o yolun tarihsel sınırlarını aşmak gerekir.
Bir yolun değeri, üzerinde kimin yürümüş olduğundan çok, bugün yürüyenleri nereye ulaştırabildiğiyle anlaşılır. Türkiye’nin ihtiyacı, geçmişin kazanımlarını yok sayan bir tarih anlayışı olmadığı gibi, geçmişi bütün soruların önceden yanıtlandığı kutsal bir kitaba dönüştüren siyasal bağlılık da değildir. İhtiyaç duyulan şey, tarihin deneyimlerini eleştirel biçimde değerlendiren, toplumun bugünkü maddi koşullarını gören, özgürlüğü yalnızca devletin değil insanın da özgürlüğü olarak anlayan ve çözüm önerilerini somut biçimde ortaya koyabilen bir düşüncedir.
Bu nedenle “Türkiye’nin tek çıkış yolu Atatürk’ün yoludur” cümlesi, açıklanmadığı sürece bir siyasal program değil, bir bağlılık bildirimidir. Söyleyenin neyi savunduğunu hissettirebilir; fakat hangi ekonomik düzeni, nasıl bir demokrasiyi, ne tür bir toplumsal eşitliği ve nasıl bir özgürlüğü amaçladığını kendiliğinden açıklamaz.
Üstelik Atatürk’ün tarihsel önemini kabul etmekle Türkiye’nin geleceğinin yalnızca onun düşüncelerinin sınırları içinde kurulabileceğini savunmak aynı şey değildir. Cumhuriyet’in kuruluşunu mümkün kılan tarihsel iradeyi anlamak, sonraki kuşakların kendi çağlarının sorunları karşısında yeni çözümler geliştirme hakkını ortadan kaldırmaz.
Belki de bugün sorulması gereken, Türkiye’nin Atatürk’ün yoluna dönüp dönmeyeceğinden önce, Atatürk’ün yaşadığı çağdan bu yana değişen dünyada insanların kendi geleceklerini özgürce kurabilecekleri bir yolu açıp açamayacağıdır.
Çünkü tarih, yaşayanların önüne konulmuş ve sonuna kadar yürünmesi gereken hazır bir güzergâh değildir. Geçmişin deneyimleriyle aydınlanan, fakat her kuşağın kendi emeği, bilgisi, çatışmaları ve özgürlük arayışıyla yeniden açılan bir alandır.
Ve hiçbir tarihsel kişiliğin büyüklüğü, kendisinden sonra gelen insanların daha ileri bir dünya kurma hakkından büyük değildir.
Kaynak ve tarihsel başvuru notları
- 1924 Anayasası ve 1928, 1934, 1937 değişiklikleri — Anayasa Mahkemesi.
- Atatürk dönemi devletçilik anlayışı ve sanayileşme politikaları — Atatürk Araştırma Merkezi ve Atatürk Ansiklopedisi.
- Serbest Cumhuriyet Fırkası ve çok partili yaşama geçiş denemeleri — Atatürk Ansiklopedisi.
- Cumhuriyet döneminde kadınların siyasal hakları — Atatürk Ansiklopedisi.
- Halkçılık ilkesi ve sınıflara ilişkin kurucu dönem yaklaşımı — Atatürk Ansiklopedisi ve dönemin CHP programları.





















