back to top
Ana Sayfa Haberler Dijital Alan Daralıyor, Sessizlik Büyüyor

Dijital Alan Daralıyor, Sessizlik Büyüyor

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli uygulandığını açıkladı; iktidarın “terör”, “dezenformasyon” ve “psikolojik harekât” gerekçeleriyle savunduğu operasyon, Türkiye’de dijital kamusal alanın giderek daha fazla idari ve yargısal müdahaleyle şekillendirildiği tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, son iki ay içerisinde toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini duyurdu.

Duran’ın açıklamasına göre, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet Başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından yürütülen çalışmalar kapsamında 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbiri uygulandı. Bu hesapların başta FETÖ olmak üzere “terör ve suç örgütleriyle bağlantılı” olduğu ve milli güvenlik ile toplumsal birliği hedef aldığı ileri sürüldü.

Ancak açıklamanın ikinci bölümündeki rakam, meselenin yalnızca terör örgütleriyle bağlantılı hesaplardan ibaret olmadığını ortaya koyuyor. Duran, ayrıca 1.335 hesabın “provokasyon ürettiği, dezenformasyon yaydığı ve psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü” gerekçesiyle erişime engellendiğini bildirdi.

Güvenlik Gerekçesi Genişledikçe Alan Daralıyor

Devletlerin terör propagandası, suç örgütleri ve açıkça suç teşkil eden dijital faaliyetlerle mücadele etmesi demokratik hukuk düzeninin doğal görevlerinden biri. Ancak demokratik toplumlarda asıl tartışma, mücadelenin varlığından çok hangi ölçütlerle yürütüldüğü ve bu ölçütlerin kim tarafından belirlendiği noktasında başlıyor.

“Dezenformasyon”, “provokasyon” ve “psikolojik harekât” gibi kavramların sınırları açık biçimde ortaya konulmadığında, bunlar yalnızca gerçekten suç oluşturan faaliyetleri değil, iktidarı eleştiren, kamu politikalarını sorgulayan veya resmi anlatının dışında kalan görüşleri de kapsayabilecek son derece geniş kategorilere dönüşebilir.

Tam da bu nedenle 2 bin 34 hesabın erişime engellenmiş olması yalnızca bir güvenlik operasyonu olarak okunamaz. Aynı zamanda Türkiye’de insanların haber aldığı, eleştirdiği, örgütlendiği ve siyasal söz ürettiği dijital alanın hangi sınırlar içinde tutulduğuna ilişkin önemli bir gösterge olarak değerlendirilmelidir.

“Dezenformasyon” Kimin Tanımıyla Belirleniyor?

Burada temel mesele, erişim engellerinin gerekçelerinin varlığı kadar, bu gerekçelerin şeffaflığı ve denetlenebilirliği.

Duran’ın açıklamasında 1.335 hesabın hangi paylaşımları nedeniyle “dezenformasyon” yaydığı, hangi içeriklerin “provokasyon” olarak değerlendirildiği ve “psikolojik harekât” tespitinin hangi somut kriterlere dayandığı konusunda ayrıntılı bilgi verilmedi.

Bu ayrıntılar olmadan kamuoyunun hangi hesabın gerçekten suç oluşturan bir faaliyetin parçası olduğunu, hangisinin ise yalnızca tartışmalı veya iktidarın hoşuna gitmeyen bir görüş nedeniyle engellendiğini değerlendirmesi güçleşiyor.

Hukuk devletinin temel güvencesi de tam burada başlar: Devletin bir kişiyi veya hesabı suçlamak için kullandığı kavramların kendisi de denetlenebilir olmalıdır. Aksi halde “milli güvenlik” gerekçesi, sınırları belirsiz bir müdahale alanına dönüşebilir.

Sosyal Medya Artık Kamusal Meydanın Kendisi

Türkiye’de sosyal medya uzun süredir yalnızca insanların gündelik hayatlarını paylaştıkları bir iletişim alanı değil. Geleneksel medyanın önemli bölümünün siyasal ve ekonomik baskılar altında faaliyet gösterdiği bir ortamda sosyal medya, yurttaşların haber aldığı, farklı görüşlerle karşılaştığı ve iktidarın uygulamalarına itiraz ettiği başlıca kamusal alanlardan biri haline geldi.

Dolayısıyla bir hesabın erişime engellenmesi, yalnızca o hesabın sahibinin konuşma imkanının kısıtlanması anlamına gelmiyor. O hesabı takip eden insanların bilgiye ulaşma, tartışmaya katılma ve farklı bir görüşü görme imkanını da ortadan kaldırıyor.

Bu nedenle erişim engellerinin sayısı büyüdükçe mesele teknik bir “siber güvenlik” operasyonu olmaktan çıkıyor; kamusal tartışmanın sınırlarının kim tarafından çizildiği sorusuna dönüşüyor.

Halkın Sesini Kısmak Mı, Bilgi Kirliliğini Önlemek Mi?

İktidar cephesinden bakıldığında tablo “terör propagandasına, dezenformasyona ve dijital saldırılara karşı mücadele” olarak tanımlanıyor. Muhalif kesimler açısından ise aynı mekanizmaların siyasal eleştiriyi bastırmanın araçlarına dönüşebileceği yönünde ciddi kaygılar bulunuyor.

Bu iki iddia arasındaki farkı ortadan kaldırmanın yolu, daha fazla sansür değil; daha fazla şeffaflık, bağımsız denetim ve yargısal güvencedir.

Çünkü gerçekten suç oluşturan içeriklerle siyasi eleştiri arasındaki çizginin devlet tarafından tek taraflı biçimde belirlenmesi, ifade özgürlüğünü korumak yerine onu kırılganlaştırır. Hele ki “provokasyon”, “dezenformasyon” ve “psikolojik harekât” gibi yoruma açık kavramlar genişledikçe, yurttaşın hangi sözünün yarın suç sayılacağını öngörmesi giderek zorlaşır.

Sansürün En Etkili Hali: İnsanların Kendi Kendini Susturması

İfade özgürlüğünün aşındığı toplumlarda sansürün en ağır sonucu, yalnızca bazı hesapların kapatılması değildir. Asıl sonuç, insanların henüz konuşmadan önce susmayı öğrenmesidir.

Bir yurttaş, paylaşım yapmadan önce “Acaba başıma ne gelir?” diye düşünmeye başladığında, devletin müdahalesi yalnızca ekranda kalmaz; zihnin içine yerleşir.

Bu nedenle binlerce hesabın engellenmesi kadar, bu uygulamaların toplumda yarattığı psikolojik etki de önemlidir. İnsanların eleştirmekten, haber paylaşmaktan veya iktidarın resmi anlatısına itiraz etmekten çekinmesi, görünürde açık olan bir kamusal alanın fiilen daralması anlamına gelir.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, halkın sesini kısmak için yeni gerekçeler üretmek değil; hangi gerekçeyle olursa olsun susturulan seslerin gerçekten suç işleyip işlemediğini bağımsız ve şeffaf biçimde ortaya koyan bir hukuk düzenidir.

Çünkü demokratik devlet, yalnızca kendisini tehdit eden sözleri değil, kendisini rahatsız eden sözleri de tahammülle karşılayabilen devlettir.

Ve mesele sonunda 2 bin 34 hesabın engellenmesinden daha büyük bir soruya dayanıyor:

Bir ülkede güvenliği korumak adına kamusal alan sürekli daraltılıyorsa, geriye güvenli bir toplum mu kalır, yoksa yalnızca daha sessiz bir toplum mu?