back to top
Ana Sayfa Haberler Gazeteciliğin de Makbulü mü Var? Görülmeyen Gazeteciler, Duyulmayan İtirazlar

Gazeteciliğin de Makbulü mü Var? Görülmeyen Gazeteciler, Duyulmayan İtirazlar

Gazeteci Pınar Gayıp’ın sosyal medya paylaşımı, Türkiye’de basın özgürlüğü tartışmalarının çoğu zaman dışında bırakılan bir gerçeği yeniden gündeme taşıdı. Etkin Haber Ajansı (ETHA), Atılım gazetesi ve Mezopotamya Ajansı (MA) çalışanlarının yıllardır karşılaştıkları gözaltı, tutuklama, ev hapsi ve yargılamaların kamuoyunda aynı ölçüde karşılık bulmaması, gazeteciler arasındaki dayanışmanın sınırlarını da tartışmaya açıyor. Gayıp’ın sözleri yalnızca cezaevindeki meslektaşı Nadiye Gürbüz için yükseltilmiş bir itiraz değil; kimin gazeteci kabul edildiğine, kimin uğradığı haksızlığın görülmeye değer bulunduğuna ilişkin bir sorgulama niteliği taşıyor.

Türkiye’de gazetecilik uzun zamandır yalnızca haber toplamak, gerçeği araştırmak ve kamuoyuna ulaştırmakla sınırlı bir meslek olmaktan çıktı. Haberinin ardından adliye koridorlarında beklemek, yaptığı röportajı mahkemede açıklamak, fotoğraf makinesini neden taşıdığını anlatmak, kimi zaman da yıllarca çalıştığı gazetenin gerçekten bir basın kuruluşu olduğunu kanıtlamaya uğraşmak zorunda kalan gazeteciler var. Ancak bütün gazetecilerin yaşadıkları aynı görünürlüğe kavuşmuyor. Kimilerinin gözaltına alınması ülke gündeminde geniş yer bulurken kimilerinin aylarca cezaevinde tutulması, kendi meslek çevresinin ve sınırlı sayıdaki dayanışma kuruluşunun açıklamaları arasında kaybolabiliyor. Pınar Gayıp’ın sitemi, tam da bu eşitsizliğin içinden yükseliyor.

Gayıp, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda gazetecilere yönelik ev hapsi kararlarının ilk kez verilmediğini hatırlatarak, daha önce benzer uygulamalara maruz kalan meslektaşlarının gazeteci sayılmadıkları gerekçesiyle görmezden gelindiğini belirtti. ETHA ve Atılım çalışanı Nadiye Gürbüz’ün aylardır tutuklu olduğunu, dosyasında yaptığı haberlerin bulunduğunu anımsatan Gayıp, basın kartını yenileyebilmesi için kendisine gönderilen paranın dahi örgüte finansman sağlama iddiasıyla ilişkilendirildiğini anlattı. İki gazeteci arasındaki sıradan bir para transferinin ceza soruşturmasının konusu haline gelmesi, mesleki faaliyetlerle suçlama konusu yapılan ilişkiler arasındaki sınırın nasıl tartışmalı hale geldiğini gösteren örneklerden biri oldu.

Gayıp’ın paylaşımındaki en dikkat çekici yön, yalnızca kendilerine yapılanları anlatması değil, bütün gazetecilere yönelik baskılara karşı çıkmayı sürdüreceklerini özellikle belirtmesiydi. Bu tutum, mesleki dayanışmanın karşılıklılık hesabına indirgenemeyeceğini de hatırlatıyor. Çünkü bir gazetecinin hakkını savunmak için onun dünya görüşünü paylaşmak, çalıştığı yayın organının çizgisini benimsemek ya da yazdıklarını beğenmek gerekmiyor. Gazetecilik özgürlüğü, ancak farklı görüşlerin aynı haklardan yararlanabildiği koşullarda gerçek anlamını kazanabiliyor.

Bir basın kartından örgüt finansmanı suçlamasına

3 Şubat 2026’da Ezilenlerin Sosyalist Partisi ve çeşitli sosyalist kurumlara yönelik operasyonlarda ETHA çalışanları Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz, Elif Bayburt ve Müslüm Koyun da gözaltına alındı. Gazeteciler hakkında örgüt üyeliği suçlamaları yöneltildi. ETHA çalışanlarının haber takipleri, röportajları, miting ve anmalarda çektikleri görüntüler ile mesleki ilişkileri iddianamelerde yer aldı. Bianet’in 20 Temmuz tarihli incelemesine göre Pınar Gayıp’ın dijital materyallerinde suç unsuruna rastlanmadığı da savcılık belgelerinde belirtildi.

Gayıp, 14 Eylül’de yaklaşık yedi buçuk aylık tutukluluğun ardından yurt dışına çıkış yasağıyla tahliye edildi. Elif Bayburt da Eylül ayında tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Buna karşılık Nadiye Gürbüz’ün 15 Eylül’de görülen duruşmasında tutukluluğunun devamına karar verildi. İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi, henüz dinlenmeyen tanıkları gerekçe göstererek Gürbüz’ün tahliye talebini kabul etmedi ve duruşmayı 8 Aralık’a erteledi. Böylece aynı operasyon kapsamında tutuklanan gazetecilerin yargılama süreçleri farklı kararlarla devam etti.

Yaklaşık otuz yıldır gazetecilik yapan Nadiye Gürbüz, mahkemedeki savunmasında sosyalist bir gazeteci olduğunu, mesleğini Atılım gazetesinde öğrendiğini ve yıllardır yaptığı haberlerle kamuoyunun karşısında bulunduğunu anlattı. Hakkındaki tanık anlatımlarında ETHA’da çalışmasının ve yayımlanmış röportajlarının yer aldığını belirterek bunların gizli faaliyetler değil, herkesin erişebildiği gazetecilik çalışmaları olduğunu savundu. Gürbüz’e göre tutuklanmasının nedeni, mesleğini sosyalist bir yayın çizgisinde sürdürmesiydi. Mahkeme ise bu savunmaya rağmen tutukluluğun devamına karar verdi.

Gayıp’ın sözünü ettiği para transferi de bu yargılamanın dikkat çeken ayrıntılarından biri. Medyascope’un duruşma haberine göre Gayıp, Nadiye Gürbüz’le ev arkadaşı olduklarını ve tutuklu bulunduğu dönemde kendisine para gönderildiğini mahkemede anlattı. Gayıp, sosyal medya paylaşımında ise bu paranın basın kartını yenilemek için gönderildiğini belirtti. Burada açıklığa kavuşturulması gereken temel mesele, bir para hareketinin varlığından çok, bu hareketin hangi somut delillerle suç kapsamında değerlendirildiğidir. Gazeteciler arasındaki mali dayanışma, tek başına yasa dışı bir faaliyetin kanıtı sayılamaz.

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu da Şubat ayında yaptığı açıklamada, Pınar Gayıp’ın uluslararası basın kartı başvuru ücretinin suç unsuru olarak değerlendirilmesine itiraz etti. Böylece mesleki bir işlemin kriminalize edilmesi yalnızca Türkiye’deki gazetecilerin değil, uluslararası basın kuruluşlarının da gündemine girdi.

Mezopotamya Ajansı: Görülmeyen baskının uzun geçmişi

Pınar Gayıp’ın sözleri yalnızca ETHA çalışanlarının yaşadıklarıyla sınırlı değil. Mezopotamya Ajansı gazetecilerinin karşılaştığı soruşturmalar, tutuklamalar ve ev hapsi kararları da basın özgürlüğü tartışmalarında çoğu zaman yeterince görünür olmayan bir alanı oluşturuyor. Kürt sorununu, cezaevlerini, hak ihlallerini ve bölgedeki toplumsal gelişmeleri izleyen MA çalışanları, yıllardır haberlerinin içeriği ve haber kaynaklarıyla kurdukları ilişkiler nedeniyle yargı süreçleriyle karşılaşıyor. Yetkililer bu soruşturmaları örgüt bağlantısı iddialarıyla gerekçelendirirken gazeteciler ve savunma avukatları, mesleki faaliyetlerin suçlama konusu yapıldığını belirtiyor.

Bu durumun örneklerinden biri, Mezopotamya Ajansı muhabiri Tolga Güney’in yaşadıkları. Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), Mart 2025’te yayımladığı incelemede ev hapsindeki gazetecilerin çalışma koşullarını ele aldı. Güney, çevre haberleri nedeniyle hedef alındığını düşündüğünü, ev hapsinin özellikle sahada çalışmasını ve fotoğraf çekmesini engellediğini anlattı. Böylece bir gazeteci cezaevine konulmadan da mesleğinin en temel araçlarından uzaklaştırılabiliyordu. Ev hapsi, kâğıt üzerinde tutuklamadan farklı bir adli kontrol yöntemi olsa da haberin bulunduğu yere gitmesi gereken gazeteci açısından doğrudan çalışma özgürlüğünü sınırlayan bir uygulamaya dönüşebiliyor.

MA çalışanı Zemo Ağgöz Yiğitsoy’un dosyası da bu uzun sürecin başka bir örneği. CPJ kayıtlarına göre Yiğitsoy, Ekim 2022’de gazetecilere yönelik operasyon kapsamında gözaltına alındı ve bir süre ev hapsinde tutuldu. Temmuz 2024’te örgüt üyeliği suçlamasıyla altı yıl üç ay hapis cezasına çarptırıldı; gazeteci ve avukatları örgüt bağlantısı iddialarını reddetti. CPJ’nin 2026 başındaki bilgilerine göre Yiğitsoy, temyiz süreci devam ederken serbestti. Bu dosya, ev hapsinin gazeteciler açısından yeni bir uygulama olmadığını gösteren somut örnekler arasında bulunuyor.

Baskının yalnızca gazetecilerin kendileriyle sınırlı kalmadığı da görülüyor. Ekim 2026’nın ilk günlerinde Mezopotamya Ajansı’nın kullandığı internet alan adına yeniden erişim engeli getirildi. Böylece gazetecilerin haber üretme ve yayımlama olanakları, gözaltı ve yargılamaların yanı sıra dijital erişim kararlarıyla da sınırlandırıldı. Bir haber kuruluşunun çalışanlarının adliyelerde yargılandığı, internet sitesinin erişime kapatıldığı ve haberlerinin okura ulaşmasının güçleştirildiği koşullarda basın özgürlüğünü yalnızca gazetecilerin cezaevinde olup olmaması üzerinden değerlendirmek, yaşananların önemli bir bölümünü görünmez bırakıyor.

Uluslararası kuruluşların gördüğü, Türkiye’de yeterince duyulmayanlar

Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi, 17 Eylül’de yaptığı açıklamada Nadiye Gürbüz’ün serbest bırakılmasını ve ETHA gazetecileri hakkındaki suçlamaların düşürülmesini istedi. Kuruluşun incelediği iddianamelerde, gazetecilerin ETHA’da çalışmaları ve kamuya açık etkinlikleri izlemelerinin örgüt üyeliği suçlamalarına dayanak gösterildiği belirtildi. CPJ, gazetecilik faaliyetlerinin terörle mücadele yasaları kullanılarak cezalandırılmasına karşı çıktı.

Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneğinin 8 Ekim’de yayımladığı Eylül 2026 raporu da baskının sürekliliğine işaret ediyor. Rapora göre yalnızca eylül ayında üç kadın gazeteci gözaltına alındı, iki gazeteci tutuklandı, üç gazeteci hakkında dava açıldı. Aynı dönemde 36 kadın gazetecinin 14 ayrı dosyada yargılaması sürüyordu. Dernek, haber takibinin engellenmesinden dijital sansüre, yargılamalardan çalışma yaşamındaki güvencesizliğe kadar farklı uygulamaların gazetecilerin mesleklerini sürdürmesini güçleştirdiğini belirtti.

Bu veriler, Pınar Gayıp’ın siteminin kişisel bir kırgınlıktan daha geniş bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Türkiye’de gazetecilerin karşılaştığı hukuki sorunlar benzerlikler taşısa da bu sorunların kamuoyunda görünürlüğü aynı olmuyor. Tanınmış gazetecilere yönelik kararlar geniş tartışmalar yaratırken daha küçük, sosyalist ya da Kürt basın kuruluşlarında çalışan gazetecilerin dosyaları çoğu zaman sınırlı çevrelerde izleniyor. Bunun bütün nedenlerini yalnızca siyasi ayrımlarla açıklamak mümkün olmasa da yayın organlarının erişim gücü, gazetecilerin tanınırlığı ve meslek içindeki ideolojik mesafeler, dayanışmanın ne ölçüde görünür hale geldiğini etkiliyor.

Oysa gazetecilik mesleğinin sınırları, bir yayın organının iktidara yakınlığıyla ya da muhalefetin hangi kesimine seslendiğiyle belirlenemez. Bir gazetecinin yaptığı haberin yanlışlığı eleştirilebilir, kullandığı dil tartışılabilir, yayın politikasına itiraz edilebilir. Fakat bu itirazların hiçbiri, o gazetecinin mesleki haklarının savunulmasını gereksiz kılmaz. Hukukun koruması gereken özgürlük, yalnızca çoğunluğun benimsediği düşüncelerin özgürlüğü değildir; farklı, rahatsız edici ve itiraz edilen görüşlerin de aynı güvencelerden yararlanabilmesidir.

Dayanışmanın da bir vicdanı olmalı

Pınar Gayıp’ın paylaşımında dile getirdiği kırgınlığın asıl anlamı burada beliriyor. Bir gazetecinin yaşadığı haksızlığın görülmesi için önce hangi gazetede çalıştığının, hangi düşünceye yakın durduğunun ya da hangi toplumsal kesimin sesini duyurduğunun sorulması, mesleki dayanışmayı ortak bir hak savunusu olmaktan çıkarıp seçici bir ilişkiye dönüştürebiliyor. Böyle bir ortamda basın özgürlüğü herkesin savunduğunu söylediği, fakat kimi zaman yalnızca kendisine yakın olanlar için hatırladığı bir ilke haline geliyor.

Üstelik bu ayrışma yalnızca gazetecileri ilgilendirmiyor. Toplumun haber alma hakkı da hangi gazetecinin çalışmasına izin verildiğiyle doğrudan bağlantılı. Bir işçi direnişini, bir cezaevindeki hak ihlali iddiasını, bir köydeki çevre sorununu ya da bir mahkeme salonunda yaşananları izleyen gazetecinin susturulması, yalnızca o kişinin mesleğini yapamaması anlamına gelmiyor. O habere ihtiyaç duyan insanların seslerinin duyulma olanağını da daraltıyor. Bu nedenle basın özgürlüğünün savunulması, gazetecilerin kendi aralarındaki dayanışmanın ötesinde toplumun gerçeğe ulaşma hakkını korumak anlamına geliyor.

Gayıp’ın sitemini önemli kılan, kendilerine yeterince destek verilmediğini anlatırken başkalarına yönelik baskılara sessiz kalmayacaklarını da söylemesi. Bu yaklaşım, dayanışmayı karşılıklı destek alışverişinden ayıran ahlaki bir tutuma işaret ediyor. Bir başkasının hakkını savunmak için önce onun kendi hakkımızı savunmuş olmasını beklememek, özgürlük düşüncesinin en güç ama en gerekli yanlarından biri. Gazeteciler arasındaki ayrımların ortadan kalkması gerekmiyor; gerekli olan, bu ayrımların temel haklar söz konusu olduğunda ortak bir tutum geliştirmeye engel olmaması.

Bugün İsmail Saymaz ve Murat Ağırel hakkında verilen ev hapsi kararlarının yarattığı tartışma ile Nadiye Gürbüz’ün aylar süren tutukluluğu, Pınar Gayıp’ın yaşadıkları ve Mezopotamya Ajansı çalışanlarının karşılaştığı uygulamalar, aynı hukuki ve mesleki ilkeler üzerinden değerlendirilmeyi gerektiriyor. Dosyaların içerikleri ve suçlamalar farklı olabilir; ancak her gazeteci için somut delil, adil yargılanma, ölçülü koruma tedbirleri ve mesleki faaliyetin korunması ilkeleri aynı şekilde geçerli olmalıdır.

Gazetecilik özgürlüğünün gerçek sınavı, herkesin tanıdığı ve sevdiği gazetecilerin haklarını savunmakta değil, görüşlerine katılmadığı gazeteciler için de aynı duyarlılığı gösterebilmekte yatıyor. Pınar Gayıp’ın sözleri bu nedenle yalnızca geçmişte gösterilmeyen dayanışmanın hesabını sormuyor; bundan sonra nasıl bir mesleki dayanışma kurulması gerektiğini de hatırlatıyor. Çünkü bir gazetecinin görmezden gelinmesiyle başlayan sessizlik, zamanla başkalarının da sesinin duyulmadığı bir toplumsal alışkanlığa dönüşebiliyor. Basın özgürlüğü, gazetecileri makbul olanlar ve olmayanlar diye ayırdığımız yerde değil, bu ayrımın ötesinde herkes için aynı hakkı savunabildiğimiz yerde anlam kazanıyor.


  • NHA / Pınar Gayıp’ın X paylaşımı; Bianet, ETHA, Mezopotamya Ajansı,  Uluslararası Gazeteciler Federasyonu, Gazetecileri Koruma Komitesi – CPJ, Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği