İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasında ikinci duruşma döneminin sonuna yaklaşılırken, bürokratların savunmaları iddianamenin temel dayanaklarını tartışmaya açtı. Belediye şirketlerindeki görev ve yetki dağılımının suç örgütü hiyerarşisi olarak değerlendirilmesine itiraz eden sanıklar, kendilerine yöneltilen suçlamaların somut eylemlerle ilişkilendirilmediğini savundu. Bilirkişi raporlarının niteliği, ihale işlemlerinin geçmiş yönetimlerden devralınan uygulamalar olması ve etkin pişmanlık ifadelerindeki çelişkiler öne çıkarken, mahkeme yedi sanığın ev hapsini kaldırdı. Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının beklendiği davada, belediyenin kurumsal işleyişi ile kişisel cezai sorumluluk arasındaki ayrım yargılamanın merkezine yerleşti.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik davanın Silivri’de görülen 96’ncı duruşma gününde, belediye bürokratları ve şirket yöneticilerinin savunmaları, savcılığın ortaya koyduğu suç örgütü yapılanmasının hangi somut işlemlere ve kişisel sorumluluklara dayandırıldığı sorusunu öne çıkardı. İddianamede belediyenin farklı birimleri, iştirak şirketleri, yöneticileri ve iş insanları arasında kurulduğu ileri sürülen ilişkiler örgütsel bir bütünlük içinde değerlendirilirken, savunma yapan sanıklar bu ilişkilerin önemli bölümünün yasal görev dağılımından, kurumsal hiyerarşiden ve belediyenin olağan idari işleyişinden kaynaklandığını ileri sürdü. Böylece dava, yalnızca belirli ihalelerde usulsüzlük yapılıp yapılmadığının değil, kamu yönetimindeki yetki ve sorumlulukların hangi koşullarda ceza hukukunun konusu haline gelebileceğinin de tartışıldığı bir aşamaya ulaştı.
9 Mart 2026’da başlayan ve ilk duruşma dönemi 8 Temmuz’da tamamlanan yargılama, 17 Ağustos’ta ikinci döneme girdi. Başlangıçta 414 sanığın bulunduğu ana dosya, Ağaç ve Peyzaj AŞ hakkındaki ek iddianame ve başka dosyaların birleştirilmesiyle genişledi. Son duruşma haberlerinde sanık sayısı 435 ile 436 arasında farklı aktarılırken, tutuklu sayısı 53 olarak bildirildi. Savcılık, bazı ihalelerin belirli şirketlere avantaj sağlayacak biçimde düzenlendiğini, rekabetin sınırlandırıldığını ve ticari ilişkiler üzerinden rüşvet mekanizmaları oluşturulduğunu ileri sürüyor. Sanıklar ise kendilerine yöneltilen suçlamaların bir bölümünün doğrudan katılmadıkları işlemlerden, bilirkişi değerlendirmelerinden ve başkalarının ifadelerinden hareketle oluşturulduğunu savunuyor.
Belediye Hiyerarşisi ile Suç Örgütü Hiyerarşisi Arasındaki Tartışma
İBB Genel Sekreter Yardımcısı Oktay Özel’in savunması, belediye şirketlerindeki yönetim kurulu üyeliğinin cezai sorumluluk bakımından nasıl değerlendirileceği üzerinde yoğunlaştı. Ağaç AŞ’de yönetim kurulu başkanvekilliği ve başkanlığı görevlerinde bulunan Özel, hakkında yöneltilen ihaleye fesat karıştırma suçlamasının dayandırıldığı işlemlerde doğrudan yetkisinin bulunmadığını belirtti. Şirketin noter onaylı iç yönergesini ve satın alma prosedürlerini mahkemeye sunduğunu söyleyen Özel, iddianamede eleştirilen doğrudan alımların asıl ihaleden dokuz ay sonra gerçekleştirildiğini, bu işlemlerin yürütülmesinde yetkinin genel müdürlükte bulunduğunu anlattı. Yönetim kurulunda görev yapmasının, şirketin bütün satın alma işlemlerinden kişisel olarak sorumlu tutulmasına gerekçe oluşturamayacağını savundu.
Eski İBB Baş Hukuk Müşaviri Kazım Eren Sönmez’in savunmasında da benzer bir itiraz öne çıktı. Sönmez, Ağaç AŞ’nin iç düzenlemelerinde yönetim kuruluyla genel müdürlüğün yetkilerinin birbirinden ayrıldığını, satın alma, tedarikçi belirleme, fiyatlandırma ve sözleşme işlemlerinin yürütülmesinde genel müdürlüğün icrai sorumluluk taşıdığını söyledi. Soruşturma sırasında kullandığı “sistem” ve “hiyerarşik yapı” ifadelerinin suç örgütünü değil, büyükşehir belediyesinin yasal yönetim düzenini anlattığını belirterek savcılığın bu kavramlara yüklediği anlama itiraz etti.
İki bürokratın savunmasında ortaklaşan bu yaklaşım, davanın temel hukuki sorunlarından birini görünür hale getirdi. Büyükşehir belediyeleri, doğaları gereği çok sayıda birim, iştirak şirketi, yönetici ve çalışan arasında kurulan hiyerarşik ilişkilerle faaliyet yürütüyor. Ancak bu ilişkilerin varlığı, tek başına suç işlemek amacıyla oluşturulmuş ayrı bir örgütsel yapının bulunduğunu göstermiyor. Öte yandan bir işlemin kurumsal görev dağılımı içinde gerçekleştirilmiş olması da hukuka aykırı bir ilişkinin bulunmadığını kendiliğinden kanıtlamıyor. Yargılamanın belirleyici noktası, savcılığın ileri sürdüğü örgütsel bağların ve suçlamaların her sanık bakımından hangi somut eylemlerle desteklendiğinin ortaya konulması olacak.
Geçmiş Yönetimlerden Devralınan İhale Uygulamaları Suçlama Konusu
Ağaç AŞ üzerinden yürütülen ihale tartışmalarında, belediyenin önceki yönetim dönemlerinden devraldığı satın alma yöntemleri de savunmaların önemli başlıklarından birini oluşturdu. Eski İBB Park, Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanı Prof. Dr. Yasin Çağatay Seçkin, önceki savunmasında 2014-2019 yılları arasındaki ihale kayıtlarına işaret ederek, rekabeti sınırlandırdığı ileri sürülen tedarik modelinin kendi görev döneminde oluşturulmadığını belirtmişti. Canlı bitkisel materyallerin tamamlayıcı unsurlarla birlikte satın alınması ve belirli üretici belgelerinin aranması gibi uygulamaların geçmişten gelen teknik koşullar olduğunu savunan Seçkin, kendisine Ağaç AŞ veya başka bir şirkete ihale verilmesi yönünde talimat iletilmediğini söylemişti.
Park ve Bahçeler Daire Başkanı Prof. Dr. Tuğba Ölmez Hancı da savunmasında benzer teknik gerekçelere dikkat çekti. Hakkındaki ihaleye fesat karıştırma suçlamasının iki ihalede yetkili olarak attığı imzalara dayandırıldığını belirten Hancı, şartnamelerdeki koşulların kişisel tercihlerden değil, belediyenin uzun yıllardır uyguladığı satın alma yöntemlerinden kaynaklandığını anlattı. Canlı bitkisel materyalin üretim, taşıma, depolama ve dikim süreçlerinin kendine özgü koşulları bulunduğunu, bu nedenle alımların sıradan mal tedarikiyle aynı ölçütler üzerinden değerlendirilemeyeceğini savundu.
Hancı’nın itirazları bilirkişi raporlarının hazırlanma biçimine de yöneldi. İlk raporun beş kişilik bir heyet tarafından düzenlendiğini, daha sonra suçlamaların dayanaklarından biri haline gelen ikinci raporun ise ilk heyetten yalnızca bir kişi tarafından hazırlandığını söyledi. Raporda şartnamelerde bulunmadığını belirttiği bazı koşulların varmış gibi değerlendirildiğini, kamu zararı hesabı yapılmadığını ve ihale bedellerinin yaklaşık maliyetlerin altında kaldığını ileri sürdü. İhale konusu ürünlerin teknik özelliklerini değerlendirecek peyzaj, ziraat veya ormancılık alanlarından uzmanların bilirkişi incelemesinde bulunmamasını da eleştirdi.
Savunmalarda gündeme getirilen geçmiş dönem uygulamaları, suçlamaların değerlendirilmesi bakımından önemli bir karşılaştırma alanı oluşturuyor. Ancak aynı ihale yönteminin daha önce de uygulanmış olması, işlemin hukuka uygunluğunu tek başına kanıtlamıyor. Bununla birlikte, yıllardır kullanılan bir yöntemin belirli bir yönetim döneminde suçlamaya konu edilmesinin hangi somut farklılıklara dayandırıldığının açıklanması gerekiyor. Bu nedenle geçmiş ihale kayıtlarıyla suçlama konusu işlemlerin karşılaştırılması, savunmaların doğruluğunun sınanması açısından önem taşıyor.
Yedi Sanığın Ev Hapsi Kaldırıldı: Yargılamanın Ailelere Uzanan Sonuçları
Duruşmada alınan ara kararla Mustafa Atlı, Sezer Ada Ateş, Tuğba Ölmez Hancı, Yasin Çağatay Seçkin, Esra Köymen, Binali Sarıtaş ve Derya Dağdeviren hakkındaki konutu terk etmeme biçimindeki adli kontrol tedbirleri kaldırıldı. Karar, sanıkların tutukluluktan tahliye edildiği anlamına gelmiyor; söz konusu kişiler zaten tutuksuz yargılanıyordu. Ancak aylar boyunca devam eden ev hapsinin sona ermesi, kişilerin gündelik yaşamları ve çalışma olanakları bakımından önemli bir değişiklik oluşturdu.
İBB Park ve Bahçeler Dairesi’nde 26 yıldır çalıştığını belirten yüksek peyzaj mimarı Sezer Ada Ateş’in savunması, adli kontrol tedbirlerinin aile yaşamına etkilerini de gündeme getirdi. Ateş, 14 yaşındaki kızının gözleri önünde gözaltına alındığını, beş ay süren ev hapsi nedeniyle kızının sınav hazırlığı sırasında okul, kurs, sağlık ve günlük yaşam ihtiyaçlarına eşlik edemediğini anlattı. Hakkındaki suçlamaları destekleyen somut bilgi veya belge bulunmadığını savunan Ateş, yaşadıklarını aktarırken duygusal anlar yaşadı.
Uzun süren yargılamalarda tutuklama ve adli kontrol kararlarının sonuçları yalnızca sanıklarla sınırlı kalmıyor. Ailelerin bakım ilişkileri, çocukların eğitim yaşamı ve kişilerin çalışma olanakları da bu süreçlerden doğrudan etkileniyor. Bu nedenle koruma tedbirlerinin gerekliliği ve ölçülülüğü, yalnızca yargılamanın yürütülmesi açısından değil, henüz suçluluğu kesinleşmemiş kişilerin temel haklarının korunması bakımından da önem taşıyor.
Bağış mı, Rüşvet mi? İş İnsanının Savunması Yeni Bir Tartışma Açtı
İş insanı ve Hakkı Demir Vakfı Başkanvekili Mustafa Duhan Demir, soruşturma sırasında mağdur sıfatıyla ifadeye çağrıldığını, daha sonra aynı dosyada sanık olarak yargılandığını anlattı. Üsküdar’daki bir taşınmazın imar planı değişikliği sürecinde kendisinden kreş yaptırmasının istendiğini söyleyen Demir, işlemlerinin daha fazla gecikeceği endişesiyle bu talebi bir kez kabul ettiğini, sonraki talepleri ise reddettiğini belirtti. Yaptığı ödemenin kendi açısından baskı altında gerçekleştiğini, ancak bunun tarafı olduğu bir rüşvet anlaşması olarak değerlendirilmesini kabul etmediğini savundu.
Demir’in açıklamaları, kamu kurumlarıyla iş ilişkisi bulunan kişi ve şirketlerden talep edilen bağışların hukuki niteliğini yeniden gündeme taşıdı. Bir kreşin veya başka bir kamusal hizmetin yapılması için sağlanan kaynağın toplumsal yarara yönelik olması, o kaynağın elde edilme biçiminin ayrıca incelenmesi gereğini ortadan kaldırmıyor. Kamu kurumunun kararına ihtiyaç duyan bir kişinin yaptığı ödemenin gönüllü bağış mı, idari işlem karşılığında sağlanan menfaat mi olduğu; talebin koşullarına, taraflar arasındaki ilişkiye ve işlemin gerçekleşme biçimine bağlı olarak değerlendiriliyor. Demir’in savunmasında anlattıkları da mahkemenin diğer delillerle birlikte inceleyeceği iddialar arasında bulunuyor.
Etkin Pişmanlık İfadeleri Çapraz Sorguda: Görülen Olay ile Çıkarılan Sonuç Aynı mı?
Ağaç AŞ’nin eski Satın Alma Müdürü Selim Marangoz’un savunması ve çapraz sorgusu, etkin pişmanlık kapsamında verilen ifadelerin delil niteliğine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Marangoz, tedarikçi ziyaretlerinin görev tanımı içinde bulunduğunu, bazı şirketlerin üretim ve tedarik alanlarına inceleme amacıyla gittiklerini kabul etti. Ağaç AŞ Genel Müdürü Ali Sukas’ın görev alanı dışında bir talimat verip vermediği yönündeki sorusuna olumsuz yanıt verdi. Bununla birlikte, belirli satın alma işlemlerinin birbirini izlemesinin kendisinde şüphe uyandırdığını söyledi.
Etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan iş insanı Orhan Yıldırım da soruşturma aşamasında verdiği ifadelerin arkasında olduğunu belirterek beraatini ve adli kontrol tedbirlerinin kaldırılmasını istedi. Savcılığın, Murat Dağdeviren’e Ağaç AŞ’deki alacaklarının tahsiliyle bağlantılı olarak yaklaşık üç milyon lira gönderdiğine ilişkin önceki beyanını hatırlatması üzerine Yıldırım, söz konusu parayı borç olarak verdiğini anlattı. Daha sonra şirketle ilişkilerinde daha rahat hareket etmeye başladığını düşündüğünü söyleyen Yıldırım, bunun kendi değerlendirmesi olduğunu belirtti.
Bu savunmalar, etkin pişmanlık ifadelerinde doğrudan bilgiyle kişisel kanaatin birbirinden ayrılması gerektiğini gösterdi. Bir kişinin gördüğü veya bizzat katıldığı olaylarla, olayların gelişiminden hareketle ulaştığı sonuçların aynı nitelikte değerlendirilmesi mümkün değil. Bununla birlikte, ticari ilişkiler içinde gerçekleştirilen bir para transferinin borç olarak tanımlanması da hukuka aykırı bir menfaat ilişkisinin bulunmadığını tek başına göstermiyor. Mahkemenin, ifadeleri para hareketleri, yazışmalar, işlem kayıtları ve diğer kanıtlarla birlikte değerlendirmesi gerekiyor.
İmamoğlu’nun Savunması Beklenirken Dosyanın Kapsamı Genişliyor
Davanın ikinci duruşma döneminin 15 Ekim Perşembe gününe kadar tamamlanması hedeflenirken, kalan sanıkların dinlenmesinin ardından Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının alınması bekleniyor. Ancak savunmanın kesin tarihi henüz doğrulanmış değil. Sonraki duruşma döneminde tanıkların ve gizli tanıkların dinlenmesinin planlanması, iddianamede yer alan anlatımların doğrudan mahkeme huzurunda sorgulanacağı yeni bir aşamaya işaret ediyor.
Başlangıçta 3 bin 809 sayfalık ana iddianameyle açılan dava, birleşen dosyalar ve ek suçlamalarla genişlerken, savunmalarda giderek daha fazla kişisel yetki, somut işlem ve delil tartışması öne çıkıyor. Savcılık, belediye yönetimi ile iştirak şirketleri arasındaki ilişkileri örgütlü suç faaliyetleri çerçevesinde değerlendirirken, sanıklar aynı ilişkilerin belediyenin olağan kurumsal yapısından kaynaklandığını savunuyor. Bu iki farklı anlatım arasındaki uyuşmazlığın çözümü, yalnızca iddianamenin bütünlüğüne değil, her sanık bakımından ileri sürülen suçun unsurlarının kanıtlanıp kanıtlanmadığına bağlı olacak.
İBB davası, taşıdığı siyasal ağırlığın ötesinde, kamu yönetimindeki karar ve sorumluluk ilişkilerinin ceza hukukunda nasıl değerlendirileceği bakımından da önemli bir yargılamaya dönüşmüş durumda. Belediye bürokratlarının savunmalarında tekrar eden yetkisizlik, talimat almama, kişisel menfaat sağlamama ve bilirkişi raporlarının yetersizliği yönündeki itirazlar, savcılığın suçlamalarının kişi bazında sınanmasını gerektiriyor. Aynı şekilde, mevzuata uygun görünen bir idari işlemin arkasında hukuka aykırı bir anlaşma bulunup bulunmadığının araştırılması da yargılamanın görevleri arasında yer alıyor.
Silivri’de devam eden duruşmaların ortaya çıkardığı tablo, ceza yargılamasının en temel ilkesini yeniden hatırlatıyor: Bir kişinin bulunduğu makam, çalıştığı kurum veya yöneticileriyle kurduğu görev ilişkisi, tek başına suçluluğunun kanıtı olamaz. Suçlamaların doğruluğu da savunmaların haklılığı da somut delillerin değerlendirilmesiyle belirlenebilir. Bu nedenle davanın sonucu kadar, yargılamanın hangi hukuki ölçütlerle yürütüldüğü ve kararların hangi kanıtlara dayandırıldığı da toplumun adalete duyduğu güven açısından belirleyici olacak
Nokta Haber Ajansı / ANKA Haber Ajansı, Medyascope, Cumhuriyet, T24, Gazete Oksijen, Açık Silivri, Artı Gerçek












