back to top
Ana Sayfa Haberler İBB Davası’nda 80. Gün: Yüzlerce Sanık, Aylar Süren Yargılama ve Savunma Hakkının...

İBB Davası’nda 80. Gün: Yüzlerce Sanık, Aylar Süren Yargılama ve Savunma Hakkının Sınırları

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik davada 80’inci gün geride kaldı. Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 414 sanığın yargılandığı davada 51 kişi tutuklu bulunurken, şimdiye kadar 142 tutuksuz sanığın savunması alındı. 183 tutuksuz sanığın daha savunma yapması bekleniyor. Ancak 80’inci günde kürsüye çıkan sanıkların önemli bölümünün ortak itirazı aynı noktada birleşti: İddianamede isimleri bulunmasına rağmen hangi somut eylem nedeniyle yargılandıklarını anlayamadıklarını söylüyorlar. Duruşmaların 14-15 saate uzaması, savunma sıralamasının belirsizliği ve bilirkişi raporlarına yönelik itirazlar ise davanın yalnızca içeriğini değil, yargılama yöntemini de tartışmanın merkezine taşıyor.

80 günde değişen tablo

Silivri’de Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nun karşısında oluşturulan yeni duruşma salonunda görülen dava, 80’inci gününde hâlâ sanıkların savunmalarının alınması aşamasında. Dava başlangıçta 107 tutuklu sanıkla başladı; Beyoğlu Belediyesi dosyasının birleştirilmesiyle tutuklu sayısı 110’a çıktı. Yapılan tahliye kararlarının ardından sayı 51’e geriledi. Duruşmalar boyunca toplam 59 kişinin tahliye edildiği bildirildi.

Dosyanın merkezinde Ekrem İmamoğlu bulunuyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 3 bin 700 sayfayı aşan iddianamede İmamoğlu hakkında çok sayıda suçlama yöneltiliyor ve savcılık makamı, suç örgütü kurduğu ve yönettiği iddiası dahil çeşitli suçlardan toplam 828 yıldan 2 bin 352 yıla kadar hapis cezası talep ediyor. İddianamede İmamoğlu’nun yanı sıra çok sayıda belediye yöneticisi, çalışan, iş insanı ve farklı alanlarda faaliyet gösteren kişiler de suçlamaların kapsamına alınıyor.

Bu kapsam, davanın klasik bir ceza yargılamasından farklı bir ölçeğe ulaşmasına yol açıyor. Yüzlerce sanığın, farklı olaylar ve farklı görev tanımları üzerinden tek bir dosyada yargılanması, mahkemenin önündeki en temel sorunlardan birini de ortaya çıkarıyor: Her sanığın kendisine yöneltilen somut suçlamayı, delilleri ve bunlarla arasındaki bağlantıyı yeterince açık biçimde anlayabilmesi.

80’inci günün savunmaları, tam da bu noktadaki tartışmayı yeniden görünür hale getirdi.

“Neyle suçlandığımı bilmiyorum”

Günün ilk sanıklarından İBB Anadolu Yakası Reklam Denetim Zabıta Amiri Paşa Şahin, iddianamede adının yalnızca tek bir eylem kapsamında geçtiğini, kendisine hukuka aykırı bir talimat verdiği veya aldığı yönünde bir suçlama bulunmadığını söyledi.

İBB’de 2006-2020 arasında memur olarak çalışan Eyüp Selman Korten de hakkında herhangi bir firmayı kayırdığına ilişkin somut belge bulunmadığını savundu.

İSFALT Genel Müdür Yardımcısı Sencer Hacıoğlu, kesinleşmemiş ara ödemelerin kamu zararı oluşturmadığını savunarak beraatini istedi. İSFALT yöneticilerinden Serdar Ekinci ise kendisine yöneltilen suçlamanın akaryakıt kullanımına ilişkin olduğunu belirterek, iş makinelerinin trafiğe çıkamayacağını ve akaryakıt istasyonuna gidemeyeceğini söyledi. Savunmanın devamında avukatlar, bilirkişi raporunda alt ihalenin değerlendirilmediğini savundu.

Eski İBB Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Orhan Demir ise hakkında hazırlanan bilirkişi raporunun dayanaklarını eleştirdi ve raporu hazırlayan bilirkişilerin konuya ilişkin yeterliliğinin bulunmadığını ileri sürdü. Demir’in avukatı Rıza Koçak da raporun içeriğine ilişkin ağır eleştiriler yöneltti.

Ancak günün en dikkat çekici bölümlerinden biri, dosyada adı geçen bazı sanıkların kendilerine yöneltilen suçlamayı anlayamadıklarını söylemeleri oldu.

İsmail Akkaya, hakkında iddianamede somut bir anlatım bulunmadığını ve MASAK raporunda kendisi hakkında herhangi bir değerlendirme olmadığını belirterek, “Ne ile suçlandığımı bilmeden 9 aydır hapis yatıyorum” dedi.

Beyoğlu Belediye Başkanı’nın koruma görevlisi Eren Güven, iddianamenin kapak kısmında ve ceza istenen bölümünde adının bulunduğunu ancak hangi eylem nedeniyle suçlandığını bilmediğini söyledi.

İnan Güney’in şoförü Deniz Göreli ise neyle suçlandığını bilmeden yedi ay tutuklu kaldığını ifade etti.

Beyoğlu Belediyesi Özel Kalem Müdürü Seyhan Özcan da adının iddianamenin hem şüpheli bölümünde hem sonuç kısmında geçtiğini belirterek, “Kendimi nasıl savunacağımı bilmiyorum” dedi.

Bu beyanlar, savunma makamının yalnızca “suçsuzum” demesinden daha temel bir soruna işaret ediyor: Sanığın neyle suçlandığını bilmeden kendisini etkili biçimde savunması mümkün mü?

Ceza yargılamasında savunmanın anlam kazanabilmesi için sanığın kendisine yöneltilen isnadı, isnadın dayandığı maddi vakıaları ve delillerle arasındaki bağlantıyı bilmesi gerekiyor. Aksi durumda savunma, somut bir suçlamaya karşı geliştirilen hukuki cevap olmaktan çıkıp, sanığın dosyanın tamamını tahmin etmeye çalıştığı bir savunma pratiğine dönüşme riski taşıyor.

Bilirkişi raporları da savunmanın hedefinde

80’inci günün bir başka dikkat çekici başlığı bilirkişi raporları oldu.

Serdar Ekinci ve Ümit Tıraşçı’nın avukatı, dosyaya giren bilirkişi raporunda alt ihalenin değerlendirilmediğini savundu. Eski İBB Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Orhan Demir ise hakkında suçlama yöneltilmesine neden olan bilirkişi raporunu hazırlayan kişilerin yetkinliğini sorguladı.

Bu itirazlar, özellikle teknik ve ihale süreçlerine ilişkin suçlamaların bulunduğu yüzlerce sanıklı bir davada bilirkişi raporlarının taşıdığı ağırlığı gündeme getiriyor.

Bir ceza davasında bilirkişi raporu mahkemenin yerine geçemez. Bilirkişinin görevi teknik konularda mahkemeye yardımcı olmak; hukuki değerlendirme yapmak ya da bir kişinin cezai sorumluluğunu belirlemek değildir. Bu nedenle raporun yöntemi, kullanılan veriler, uzmanlık alanı ve ulaşılan sonuç ile dosyadaki diğer deliller arasındaki ilişkinin mahkeme tarafından denetlenmesi, özellikle karmaşık ihale ve mali işlemlerin konu edildiği davalarda kritik önem taşıyor.

80’inci gündeki savunmalarda sanık ve avukatların raporlara ilişkin itirazlarının ağırlık kazanması, mahkemenin önündeki teknik delillerin de tartışmanın önemli bir parçası olduğunu gösterdi.

Bir şirket adı, bir ihale, bir görev tanımı: Sanıklık sınırı nerede başlıyor?

Davanın ölçeği büyüdükçe başka bir sorun daha belirginleşiyor.

Reklamcı Mehmet Cem Topçuoğlu, hakkında dava açılmasına makul bir neden bulamadığını, iddianamede geçen Paris Evi Projesi’ni savcılığın çağrısıyla öğrendiğini söyledi.

Medya AŞ İç Yapımlar Koordinatörü Nazlı Dalar, satın alma veya finansal süreçlerde yetkisinin bulunmadığını ve söz konusu ihalenin yapıldığı tarihte henüz 18 günlük çalışan olduğunu belirtti.

Reklamcı Ömer Bedirhan Çoka ise iddianamede iki şirketin birbirine karıştırıldığını, çalıştığı şirketin farklı olduğunu ve suçlamanın şirket isimlerindeki benzerlikten kaynaklandığını savundu.

Eski Şişli Belediyesi Meclis Üyesi ve muhasebeci Mete Sarısaltun ise kendisine yöneltilen suçlamaların içinde hangi noktada bulunduğunu sorarak, “Hangi şirket üzerinden rüşvet vermişim?” sorusunun yanıtını istedi.

Bu savunmaların ortak özelliği, sanıkların yalnızca suçlamaları reddetmesi değil, suçlama ile kendi görevleri veya eylemleri arasındaki bağın kurulamadığını ileri sürmeleri.

Bir kişinin bir belediyede çalışması, belirli bir şirketle temas etmiş olması veya bir kamu işleminde görev alması tek başına ceza sorumluluğu anlamına gelmez. Ceza yargılamasının temel meselesi, kişinin hangi somut eylemi gerçekleştirdiğinin ve bu eylemin hangi suçun unsurlarını oluşturduğunun ortaya konulmasıdır.

Dolayısıyla 414 sanıklı bir dosyada mahkemenin en önemli sınavlarından biri, geniş bir iddia anlatısı içinde bireysel cezai sorumluluğun birbirinden ayrıştırılması olacak.

“Etkin pişmanlık” dosyanın yeni ekseni

80’inci günün ilerleyen saatlerinde etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan mali müşavir Cem Çelik de savunma yaptı.

Çelik, resmi faturalar karşılığında gerçekleştirilen ödemelere ilişkin belgeleri mahkemeye sunduğunu belirtti. Daha önce etkin pişmanlık kapsamında ifade veren ve tahliye edilen Murat Abbas ile saha gezileri yaptığını, bu ziyaretlerin çok sayıda kişinin bilgisi dahilinde gerçekleştiğini söyledi.

Çelik’in sorgusunda tutuklu sanık Murat Ongun da Dijital Deneyim Merkezi’nin inşaat sürecine ilişkin sorular yöneltti. Çelik, Murat Abbas’ın işletme payına ilişkin kendisine bilgi verdiğini, ancak bu bilgiyi Ertan Yıldız’ın ağzından doğrudan duymadığını söyledi.

Davanın önceki aşamalarında olduğu gibi, etkin pişmanlıktan yararlanan sanıkların beyanları da dosyanın önemli delil kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

Buradaki temel hukuki mesele ise yalnızca bir sanığın ne söylediği değil, bu beyanın başka hangi bağımsız delillerle doğrulandığı. Etkin pişmanlık kapsamında verilen ifadelerin başka delillerle desteklenip desteklenmediği, çelişkilerin bulunup bulunmadığı ve beyan sahibinin kendi hukuki konumunun ifadelerinin güvenilirliğini nasıl etkileyebileceği, adil bir değerlendirme açısından belirleyici.

Duruşma salonunda saatler ilerledikçe adil yargılama tartışması büyüyor

İBB davasının en fazla tartışılan başlıklarından biri ise duruşmaların süresi.

Davanın bazı günlerinde savunma ve sorguların gece yarısına kadar sürmesi, avukatların ve sağlık meslek örgütlerinin de tepkisine neden oldu.

İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, 80’inci duruşmada bu konuya doğrudan müdahil oldu. Kaboğlu, baronun davayı başından beri izlediğini ve adil yargılanma, etkili savunma, aleniyet, saydamlık ve çelişmeli yargılama bakımından gözlem yaptığını belirtti.

Kaboğlu, saat 22.00’nin “insani” bir duruşma saati olmadığını, 19.00’un makul, en fazla 19.30’a kadar süren duruşmaların uygun olduğunu söyledi. Ayrıca savunma sırasının avukatlar tarafından önceden bilinmesi gerektiğini, böylece avukatların savunmalarını hazırlayabileceğini ve sanıkların da buna göre duruşmaya hazırlanabileceğini belirtti.

Bu itiraz, yalnızca çalışma koşullarına ilişkin bir meslek örgütü talebi olarak değerlendirilemez. Savunmanın hazırlanması için gereken zaman ve zihinsel kapasite, doğrudan doğruya adil yargılanma hakkının parçası.

Türk Tabipleri Birliği’nin mahkemeye sunduğu bilimsel değerlendirmede de 14-15 saate ulaşan ve arka arkaya günlerde sürdürülen duruşmaların sanıkların, müdafilerin ve diğer yargılama öznelerinin fiziksel, ruhsal ve bilişsel sağlıklarını olumsuz etkileyebileceği belirtildi. TTB, bu koşulların adil yargılamayı etkileyebileceği uyarısında bulundu.

Yüzlerce sanığın, yüzlerce avukatın, çok sayıda delilin ve ağır hapis cezalarının bulunduğu bir davada “duruşma ne kadar uzun sürerse o kadar hızlı yargılama yapılır” yaklaşımı, yargılamanın hızını adaletin yerine koyma riski taşıyor.

Çünkü savunma hakkı yalnızca sanığın kürsüye çıkarılıp konuşmasına izin verilmesinden ibaret değil. Sanığın ve müdafinin söylediklerinin dinlenebilmesi, anlaşılabilmesi, delillerle karşılaştırılabilmesi ve mahkeme tarafından gerçek anlamda değerlendirilebilmesi gerekiyor.

80 günün ortaya çıkardığı asıl mesele

İBB davasının 80’inci gününde henüz yüzlerce sanığın savunmasının tamamlanmamış olması, davanın ölçeğini tek başına gösteriyor. 142 tutuksuz sanığın savunması alınmış durumda ve 183 kişinin daha savunma yapması bekleniyor. Aynı dosyada 51 kişi tutuklu bulunuyor.

Bu tablo, davanın yalnızca suçlamaların ağırlığıyla değil, yargılama yönteminin kendisiyle de değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Bir tarafta savcılığın yüzlerce sanığı ve çok sayıda eylemi tek bir örgütsel yapı içinde değerlendiren kapsamlı iddiaları bulunuyor. Diğer tarafta ise 80’inci günde kürsüye çıkan bazı sanıklar, iddianamede isimlerinin bulunmasına rağmen kendilerine yöneltilen somut suçlamayı anlayamadıklarını, görevleriyle suçlamalar arasında bağ kurulamadığını veya bilirkişi raporlarında ciddi hatalar bulunduğunu savunuyor.

Bu iki tablo arasındaki mesafe, davanın bundan sonraki aşamasının esas tartışmasını oluşturacak.

Çünkü büyük bir davayı yürütmek ile adil bir dava yürütmek aynı şey değil.

414 sanıklı bir dosyada yargılamanın başarısı, yalnızca kaç sanığın dinlendiği veya kaç duruşma günü geride bırakıldığıyla ölçülemez. Asıl ölçüt, her sanığın kendi dosyasındaki somut isnadı anlayabilmesi, delillere karşı etkili biçimde savunma yapabilmesi, savunmanın gerçekten dinlenmesi ve mahkemenin her kişi bakımından bireyselleştirilmiş bir değerlendirme yapabilmesidir.

İBB davasının 80’inci günü, tam da bu nedenle yalnızca bir duruşma günü değil, Türkiye’de kitlesel ve çok sanıklı ceza yargılamasının nasıl yürütüldüğünü gösteren önemli bir eşik haline geldi.

Davanın bundan sonraki seyri, yalnızca İmamoğlu ve diğer sanıklar açısından değil, Türkiye’de ceza yargılamasının hız, tutukluluk, savunma hakkı, bilirkişi delili, aleniyet ve çelişmeli yargılama ilkeleri bakımından nasıl uygulanacağı açısından da önem taşıyor.