Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, AYM’nin Gezi davası hükümlüsü Tayfun Kahraman hakkında verdiği ikinci hak ihlali kararının gerekçesinin yayımlanma sürecinde olduğunu açıkladı. AYM’nin 2 Nisan 2026’da oybirliğiyle verdiği kararın üzerinden yaklaşık beş ay geçmesine karşın gerekçenin hâlâ kamuoyuna açıklanmamış olması, bireysel başvuru mekanizmasının etkinliği ve “geciken adalet” tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.
Türkiye Basın Federasyonu Başkanı Sinan Burhan ve yönetim kurulu üyeleri, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya ile bir araya geldi. Görüşmede anayasa yargısının işlevi, bireysel başvurular, yüksek yargı organlarının yetki sınırları ve Gezi Parkı davası hükümlüsü şehir plancısı Tayfun Kahraman hakkında verilen AYM kararının uygulanmasıyla ilgili tartışmalar gündeme geldi.
Özkaya, günümüzde anayasa yargısının yalnızca yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetleyen bir mekanizma olarak değerlendirilemeyeceğini belirterek, temel hak ve özgürlüklerin etkin biçimde korunması ile demokratik hukuk devletinin güçlendirilmesinde AYM’nin önemli bir işlev üstlendiğini söyledi.
AYM Başkanı, Mahkemenin karar süreçlerinde yalnızca iç hukuk kurallarının değil, uluslararası hukukta ortaya çıkan yaklaşımların, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarında geliştirdiği ilke ve standartların, diğer ülkelerin anayasa mahkemelerinin içtihatlarının ve Türkiye’deki yüksek yargı organlarının kararlarının da dikkate alındığını ifade etti. Raportörlerin değerlendirmeleri ve Mahkemenin kurumsal birikiminin de karar süreçlerine dahil edildiğini belirten Özkaya, bireysel başvurulardaki ihlal iddialarının “adalet odaklı bir yaklaşımla” ele alındığını söyledi.
“AYM kanun yolu mahkemesi değil, anayasal denetim makamıdır”
Özkaya, AYM ile Yargıtay, Danıştay ve diğer yargı organları arasındaki ilişkiye ilişkin tartışmalara da değindi. Yüksek yargı organları arasında hiyerarşik bir ilişki bulunmadığını belirten Özkaya, her kurumun görev, yetki ve sorumluluklarının Anayasa ve kanunlarla belirlendiğini ifade etti.
AYM’nin bireysel başvurularda bir istinaf veya temyiz mahkemesi gibi hareket etmediğini vurgulayan Özkaya, Mahkemenin görevinin kanunların nasıl uygulanması gerektiğine ilişkin olağan kanun yolu denetimi yapmak değil, temel hak ve özgürlükler bakımından anayasal güvencelerin ihlal edilip edilmediğini incelemek olduğunu söyledi.
Bu ayrım, özellikle Tayfun Kahraman dosyasında yaşanan gelişmeler bakımından önem taşıyor. Çünkü Kahraman’ın dosyasında tartışma yalnızca AYM’nin bir yargılamayı nasıl değerlendirdiği noktasında kalmadı; AYM’nin verdiği ihlal kararının yerel mahkeme tarafından uygulanmaması, ardından AYM’nin aynı dosyada ikinci kez hak ihlali tespit etmesine kadar uzandı.
AYM’nin kendi yayımladığı bireysel başvuru rehberinde de bireysel başvurunun, Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerden birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla başvurulabilen bir hak arama yolu olduğu belirtiliyor. Mahkeme ayrıca, açık bir keyfîlik veya bariz takdir hatası nedeniyle temel hak güvencelerinin anlamsız hale geldiği istisnai durumlarda bunun bireysel başvuru kapsamında incelenebileceğini kabul ediyor.
Tayfun Kahraman dosyasında iki ayrı ihlal kararı
Gezi Parkı davasında 25 Nisan 2022’de 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Tayfun Kahraman’ın mahkûmiyeti, istinaf ve Yargıtay süreçlerinin ardından 28 Eylül 2023’te kesinleşti. Kahraman daha sonra adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle AYM’ye bireysel başvuruda bulundu.
AYM Genel Kurulu, 31 Temmuz 2025’te Kahraman’ın adil yargılanma hakkı kapsamında hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verdi ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması amacıyla yeniden yargılama yapılmasına hükmetti.
Yüksek Mahkemenin değerlendirmesinde, Kahraman’a yüklenen eylemler ile Gezi sürecinde yaşanan şiddet olayları arasında somut bir bağ kurulamadığına dikkat çekildi. Ayrıca bazı delillerin Yargıtay aşamasında ilk kez değerlendirilmesi nedeniyle savunma hakkına ilişkin sorunlar bulunduğu belirtildi.
Ancak İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, AYM’nin kararının ardından yapılan yeniden yargılama, infazın durdurulması ve tahliye taleplerini reddetti. Mahkeme, AYM’nin olağan kanun yollarında incelenmesi gereken konulara giremeyeceğini, bir temyiz veya istinaf mahkemesi gibi hareket edemeyeceğini savundu ve AYM kararının uygulanmasını reddetti. Bu karara yapılan itiraz da İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi.
Türkiye Barolar Birliği, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını AYM’nin bireysel başvuru sisteminin niteliğini tanımayan bir yaklaşım olarak değerlendirmiş ve AYM kararının derhal uygulanması gerektiğini açıklamıştı.
İkinci başvuru: İlk kararın uygulanmaması da ihlal sayıldı
İlk kararın uygulanmaması üzerine Kahraman, 27 Kasım 2025’te yeniden AYM’ye başvurdu. Bu kez tartışmanın merkezinde yalnızca ilk yargılamadaki adil yargılanma sorunları değil, AYM tarafından tespit edilen ihlalin giderilmemesi ve Mahkemenin kararının uygulanmaması vardı.
AYM Genel Kurulu, 2 Nisan 2026’da başvuruyu oybirliğiyle karara bağladı. Mahkeme, Kahraman’ın hem adil yargılanma hakkının hem de bireysel başvuru hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Böylece ilk AYM kararının uygulanmaması, yeni ve bağımsız bir anayasal hak ihlali olarak değerlendirildi.
Fakat bu kez de başka bir sorun ortaya çıktı: İkinci ihlal kararının gerekçesi aylar boyunca yayımlanmadı.
Medyascope’un 7 Eylül 2026 tarihli haberine göre, 2 Nisan’daki kararın üzerinden yaklaşık beş ay geçmesine rağmen gerekçeli karar hâlâ Resmî Gazete’de yayımlanmış değildi. Kahraman’ın avukatlarından İsmail Emre Telci, kararın gecikmeksizin yayımlanmasının yargı kurumlarının kendi itibarları bakımından da yerine getirmesi gereken bir sorumluluk olduğunu belirtti.
Özkaya: “Gerekçe yayımlanma sürecinde”
Tam da bu tartışmanın sürdüğü günlerde AYM Başkanı Kadir Özkaya’dan Tayfun Kahraman dosyasına ilişkin yeni bir açıklama geldi.
Özkaya, Kahraman’ın ikinci başvurusunda AYM’nin hem adil yargılanma hakkı hem de bireysel başvuru hakkı yönünden ihlal tespit ettiğini hatırlattı. Kararın gerekçesinin ise yayımlanma sürecinde olduğunu söyledi.
Özkaya ayrıca AYM’nin Kahraman hakkındaki görevinin kişinin suçlu olup olmadığını yeniden belirlemek olmadığını, yargılamada anayasal ve usule ilişkin güvencelerin yerine getirilip getirilmediğini denetlemek olduğunu vurguladı. Başkan, ilk kararın da bu çerçevede verildiğini belirtti.
Bu açıklama, dosyanın hukuki sınırlarını yeniden ortaya koyarken, aynı zamanda başka bir soruyu da kaçınılmaz hale getiriyor: Bir hak ihlali kararı verildikten sonra, bu kararın gerekçesinin aylarca bekletilmesi adaletin zamanında gerçekleşmesi bakımından nasıl değerlendirilmelidir?
Geciken adalet ne kadar adalettir?
Hukukun en temel iddialarından biri, yalnızca doğru kararı vermek değil, hakkı zamanında teslim etmektir. Çünkü adaletin gecikmesi, özellikle kişinin özgürlüğünün söz konusu olduğu dosyalarda, soyut bir usul tartışması olmaktan çıkar ve doğrudan insan hayatına dokunur.
Tayfun Kahraman açısından tablo daha da ağırdır. İlk AYM kararıyla bir hak ihlali tespit edilmiş, yeniden yargılama yolu gösterilmiş, ancak karar yerel mahkeme tarafından uygulanmamış; bunun üzerine ikinci bir bireysel başvuru yapılmış ve AYM ikinci kez ihlal kararı vermiştir. Şimdi ise ikinci kararın gerekçesi kamuoyunun önüne çıkmayı beklemektedir.
Buradaki mesele yalnızca Tayfun Kahraman’ın dosyası değildir. Bireysel başvuru mekanizması, yurttaşın devlet karşısında temel haklarının ihlal edildiğini ileri sürebildiği anayasal bir güvence olarak tasarlanmıştır. AYM de bireysel başvuruyu temel hak ve özgürlüklerin korunması bakımından önemli bir hak arama yolu olarak tanımlamaktadır.
Ancak bu mekanizmanın gerçek anlamda güvence olabilmesi için üç aşamanın birlikte işlemesi gerekir: İhlalin tespit edilmesi, kararın gerekçesinin zamanında ortaya konulması ve ihlalin sonuçlarının gecikmeden ortadan kaldırılması.
Bunlardan biri aksadığında, anayasal güvence kâğıt üzerinde varlığını korurken gerçek hayattaki etkisi zayıflar.
Tayfun Kahraman dosyasının ortaya koyduğu temel sorun da tam olarak burada duruyor. Bir mahkemenin verdiği karar başka bir mahkeme tarafından uygulanmıyorsa, ardından aynı konuda ikinci kez hak ihlali tespit ediliyorsa ve ikinci kararın gerekçesi de aylarca bekletiliyorsa, tartışma artık yalnızca tek bir davanın hukuki sonucuyla sınırlı değildir.
Asıl soru, anayasal hakların ne zaman hayata geçtiğidir.
Çünkü özgürlüğünden mahrum bırakılan bir insan için adalet, yalnızca sonunda verilecek doğru karar değildir. Adalet, zamanında verilen ve zamanında uygulanan karardır.
Ve hukuk devletinin gücü, yalnızca doğru kararı verebilmesinde değil, verdiği kararın gecikmeden hayata geçirilebilmesinde ölçülür.
Geciken adaletin adı hâlâ adalet olabilir mi? Tayfun Kahraman dosyası, Türkiye’de bu soruyu bir kez daha bütün ağırlığıyla önümüze koyuyor.













