Dünyanın suları, susuzlukta boğulana kadar…

[avatar user=”hasan.kaya” size=”original” align=”left” /]Dünyanın üçte ikisi sularla kaplı olduğu halde içme suyunun bu bolluktaki su içindeki oranı sadece yüzde 5’tir. İnsan yaşamı için son derece önemli olan tatlı su havzaları uzun yıllar insanlığa çok büyük yararlar sağlamış, yaşamını sürdürmenin kaynağı olmuştur. Sağlıklı içme suyu ve tatlı su havzalarının korunması insanın yaşamını sürdürmesi için en az temiz hava kadar önemli olduğu halde yapılan birçok araştırmada da görüldüğü gibi doğru kullanılmadığı ve suyun koruyucu önlemlerden yoksun bırakıldığı için hızla yok olmakta olduğunu göstermekte.

Tarihte, büyük birçok medeniyetin tatlı su havzalarında, nehirler boyunca kurulduğunu biliyoruz. Mısır Uygarlığı, Mezopotamya’da kurulan Sümer, Babil, Asur ve diğer birçok uygarlık nehirlerin bu bölgelere sağladığı doğal yaşam ve beslenme olanaklarından yararlanarak yükselmişlerdir.

Sanayi Devrimi ve kapitalizmin gelişmesi ile başlayan süreçte özelikle 20. yüzyılda gelişen su politikaları doğayla olmak yerine, doğaya karşı gelişen politikalar oldular. Büyük barajlar, kanallar, setler ve diğer birçok mühendislik projeleri, suyun biriktirilmesi sulama ve gıda üretiminde büyük gelişmelere tanık olmamızı sağladı. Bu projeler, su baskınlarını büyük oranda önledi, büyüyen şehirlerin elektrik ve içme suyunu sağlama olanağı sağladı. Ama ne yazık ki; bütün bu olumlu gelişmeler diğer yandan su ekosistemlerini bozan gelişmenin de başlangıcını oluşturuyor. “Denize doğru akan nehirlerin sularının barajlar ve rezervuarlar nedeniyle azalma oranı 1950’de yüzde 5 dolaylarındayken, bugün yüzde 35’e ulaşıyor.”[1] Günümüzde denizi görmeyen nehirler giderek çoğalıyor. Çoğu nehir, özelikle yaz aylarında denize ulaşamıyor. Bu nehirlerdeki balık havzaları giderek yok oluyor. Geçimini bu balık havzalarından sağlayan milyonlarca insan, binlerce yıldan bu yana bu nehirler boyunda süren yaşamlarını sürdüremez duruma geliyor ve göç yollarına çıkmak zorunda kalıyor.

Gelişmekte olan ülkelerdeki çarpık kentleşme ve bir türlü oluşturulamayan su politikaları, imara açılan sulak alanlar, taşkın ovaları ve ormanlık içi su havzalarının yok olmasına neden oluyorlar. Uygulanan su projeleri, sellerin ve diğer doğal afetlerin önünü açarak insanlar üzerinde yıkıcı ekonomik ve sosyal etkilerde bulunuyor. Oysa sağlıklı, doğal ekosistemler, insanları doğal afetlerden koruyan sigortalar gibi işlev görüyorlar. “2004’teki tropikal kasırgalar sırasında yaklaşık 5 bin Haitili öldü, on binlercesi de evini kaybetti. Bu felaketler doğal afet olarak tanımlandılar ama aslında Haiti tepelerindeki ağaçların kesilmesi ve dolayısıyla sel sularının toprağın üzerinden akıp büyük miktarda kaymasına neden olması, afetin boyutlarını artırdı.”[2]

Birçok ülkede su politikaları henüz yok. Özelikle gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde sağlıklı su politikaları oluşturulmuş değil. Bu ülkelerde, henüz günü birlik politikalarla su sorununa yaklaşılıyor. Suyun yanlış kullanımı ve su politikalarının olmayışı gelecekte daha yıkıcı etkilerde bulunacağının şimdiden ipuçlarını veriyor.

Yeni gelişmiş sulama sistemleri ve teknikleriyle henüz tanışmamış ve/veya pahalı bulan üreticilerin eski sulama tekniklerini kullanmakta ısrarı yer altı sularını hızla tüketmekte. Yine aynı nedenlerle yakın gelecekte büyüklükleri ve bölgesel önemleri ile çok iyi bilinen birçok göl coğrafya atlaslarından silinmekle karşı karşıya.

“Bir zamanlar dünyanın çevresinde dolaşan astronotların çok uzaklardan bile görebildikleri Çad Gölü’nün (Afrika) yerini uzun mesafeden bulmak artık zor.”[3] Gölü çevreleyen Kamerun, Çad, Nijer, Nijerya gibi hızla nüfusu artan ülkelerin sulama için yararlandığı göl, 40 yıl içinde yüzde 96 küçülerek yok olmakla karşı kaşıya.

Çad Gölü bu konuda ki tek örnek değil.

Orta Asya’daki Aral Gölü, Galilee Denizi ve Türkiye’deki Tuz gölü yok olmakla karşı karşıya.

Kuruyan ve kurumakta olan göller arasında Aral Gölü dünyada en çok dikkat çeken göllerden biri olmuştur.

Bir zamanlar, çevresindeki kasabalar ve şehirler ile canlı bir yaşama ev sahipliği yapan göl, kurudukça çevresi Vahşi Batı’daki hayalet kentlere dönüştü. Canlı bir ticari yaşamı ve içinde çalışan gemiler, balıkçı tekneleri olan gölün birçok yerinde şimdi karaya oturmuş gemilerin çevresinde hiç su gözükmemekte.

Aral Gölü doğayı hesaplamadan politikacıların verdiği kararlarla, doğanın nasıl yıkıma sürüklendiğinin en canlı örneklerinden biridir. Bir zamanlar dünyanın dördüncü büyük gölü olan Aral, Sovyet yetkililerin gölü besleyen iki nehrin sularını, pamuk tarlalarını sulamada kullanmanın, ülke ekonomisine daha büyük yararlar sağlayacağı düşüncesiyle; 50 yıl içinde gölün sularını yüzde 80 kaybetmesine ve ikiye bölünmesine neden oldu. Kuzeyde küçük ve güneyde daha büyük bir göl oluşmasına neden olan bu proje göldeki balık türlerin çoğunun yok olmasına 60 bin balıkçının işsiz kalmasına ve binlercesinin bölgeden göç etmesine neden oldu.

Gölün yok olması bununla kalmadı. “Sular çekilince açığa çıkan göl yatağındaki milyonlarca ton tuz ve toz içlerindeki böcek ilacı atıklarıyla birlikte rüzgârda savrularak havayı ve toprağı kirletiyor. ‘Afet bölgesi’nde yaşayan 3 milyon insanda kanser, solunum yolu hastalıkları, kansızlık ve diğer hastalıklar çok sık görülüyor.”[4]

Doğa hesaba katılmadan geliştirilen mühendislik projeleri Aral örneğinde olduğu gibi insanların göç yollarına düşmesini tetiklemekle kalmıyor aynı zamanda bölgede yaşayan insanların sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor.

Göller ve iç denizler gibi nehirlerin de durumu hiç iyi değil. Birçok nehir şimdiden denizlere ulaşamıyor ve sularının büyük bir kısmını kaybediyor. “Dünyanın pek çok nehir havzasında da, ayrıntılar farklı olsa da, temelde aynı hikâye yaşanıyor. Çin, Hindistan, Türkiye, Brezilya ve diğer ülkelerde yapılmakta olan baraj ve kanal projeleri (bazıları bugüne dek yapılan en büyük inşaatlar) yeni ekolojik yaraların açılacağını neredeyse kesin olarak gösteriyor. Bu nehirlerin çoğunda balık tarlalarının, biyolojik çeşitliliği ve diğer ekolojik değerlerin kaybı, bugüne dek benzeri görülmemiş düzeylere ulaşacak.”[5]

Zengin debileriyle milyonlarca metre küp suyu, binlerce yıldır denize taşıyan nehirler artık denize ulaşmadan kuruyor. Çin’de Sarı Deniz’e varmadan neredeyse bütün Çin’i baştan başa geçen Sarı Nehir, giderek kuruma tehlikesi altında bulunuyor. İlk kez 1972 yılında kuruyan nehir, 1985’ten bu yana da denize defalarca ulaşmadı. Aynı şey Nil Nehri için geçerli, Aswan Barajı yapılmadan önce her yıl Akdeniz’e 32 milyon metreküp su bırakırken artık nadiren denize ulaşıyor. Bu, Nil deltası gibi binlerce yıl Mısır’ı besleyen verimli toprakların giderek yok olmasına burada yaşayan binlerce insanın yoksullaşarak göç etmesine neden oluyor.

Pakistan artan nüfusu ile tarımı daha çok İndüs Nehrine bağlı bir ülke. Himalayalar’dan çıkan nehir Hint Okyanusu’na akıyor. Ancak artan su talebi ile İndüs aşağı kesimlerde denize ulaşamıyor, kuruyor. Siyasal çalkantılar yaşayan ülkenin 164 milyon olan nüfusu 2050’de 292 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. Bu nüfus yoğunluğu ve suyun kullanımında henüz sağlıklı politikaların geliştirilememiş olması, yakın gelecekte halkı besleme sorunlarının büyüyeceği ön görüsünde bulunma kolaylığı veriyor. Buna bir de ülkenin; “2007 itibarıyla, çökmekte olan devletler sıralamasında 12. sırada”[6] olduğunu eklediğimizde ne demek istediğimiz kendiliğinden anlaşılacaktır.

Aynı şey Dicle ve Fırat için de geçerli. Türkiye’nin bu nehirler üzerine kurduğu barajlardan başka Suriye ve Irak’ın kurduğu barajlar, bu nehirlerin Basra Körfezi’ne ulaşmasını güçleştiriyor. Binlerce yıldır insanlığın en verimli toprakları olan bu nehirlerin geçtiği topraklar eski konumundan çok uzak.

Art arda kurulan medeniyetlere ev sahipliği etmiş bu toprakların insanları ellerinin altında petrol gibi stratejik öneme sahip, yüksek getirisi olan bir ürünleri olduğu halde sürekli politik çalkantılar içinde deviniyorlar. Yakın bir gelecekte buna su kıtlığı da eklendiğinde bu sorunlar yumağının hepten içinden çıkılmaz hal alması kaçınılmaz olabilir.

Nehirler üzerine kurulan barajlar elektrik üretimi, sulama ve yakın şehirlerin içme suyu ihtiyacını karşılamak için kullanıldıkça nehirlerin denize ulaşması giderek zorlaşıyor. Bu da nehirlerin denize ulaştığı bölgelerdeki balık havzalarının giderek yok olmasına neden oluyor. Bu zengin balık havzalarında balıkçılık yaparak geçinenlerin zor durumda kalmasını beraberinde getiren bir etmen oluyor.

Nehirler, göller gibi yer altı su kaynaklarının yanlış kullanımı bazı bölgelerde tarım yapılmasını imkânsızlaştırıyor. Bilinçsiz su kullanımı yer alt sularının birikmesini olanaksız kılarken bazı bölgelerde toprak göçmelerine ve obrukların oluşmasına neden oluyor. Konya Ovası yanlış sulama ve yer altı sularının bilinçsiz kullanılması ile ülkenin tarıma en elverişli toprakları niteliğini hızla kaybediyor. Her seferinde daha derinden çıkarılmak zorunda kalınan yer altı suları yağışların da azalması ile dolma şansı bulmadıkça Tuz Gölü’nün sularının Konya Ovası’nın altına çekilmesine neden oluyor.

Bu hem gölün kuruması tehlikesini hem de Konya Ovası’nın tuzlu su ile çölleşmesine neden olacak boyutlara şimdiden ulaşmış bulunurken, ciddi hiçbir önlemin alınmadığını görüyoruz.

Küresel ısınma ile Kuzey Kutbundaki buzulların erimesi hızlanırken, dağlardaki buzulların da giderek eridiği, geri çekildiği gözlemleniyor. Himalaya buzullarından beslenen Hindistan’ın en verimli topraklarını sulayan Ganj nehri üzerine kurulan barajlarla artık eski debisini çoktan kaybetmiş bulunuyor. Buzulların erimesi böyle sürerse yakın bir gelecekte bu nehrin suları ile sulu tarım yapan 200 milyondan fazla insanın geçim kaynakları kesilmiş olacak. Dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip ikinci ülkesi olan Hindistan, artan oranda şehirleşme ile gelecekte şehirlerinin temiz su ihtiyacını karşılamakta zorluklar çekecek. Bu durum Çin içinde geçerli gözüküyor. Hızla sanayileşen Çin, büyüyen şehirleri ile her geçen gün, daha fazla şehrin beslenme ve temiz su ihtiyacıyla karşı karşıya…

Gelişmekte olan ülke ekonomilerinin enerjiye ihtiyacı büyüyor. Daha çok fosil yakıt, daha fazla elektrik ihtiyaçları ülkeleri yeni arayışlar içine sokuyor. Neredeyse her derenin üzerine HES’ler (Hidro Elektrik Santral) kuruluyor. Atom reaktörlerinin kurulması planlanıyor. Özelikle artan sayıda HES yapımı, derenin tüm doğal yapısını bozuyor. Dere sularının kanallara alınması derelerin debisini bozarken çevreye geriye dönüşü zor zararlar veriyor. Derelerin olduğu bölgedeki köyler, yerleşim alanları derelerin sağladıkları tüm olanaklardan yoksun bırakılıyor. Türkiye’den bildiğimiz bu uygulama şimdiden birçok bölgedeki köyleri yaşanmaz yerler haline getirdi. Derelerde ki balıklar hızla yok olurken, dereye yeniden bırakılan su miktarı bölgedeki köylülerin tarla ve bahçelerini sulamaya yetmeyecek düzeyde olmasıyla buraları yaşanmaz yerler yaparken büyük şehirlere göçü zorunlu kılıyor.


[1] Sandra Postel, Suları Nasıl Tükettik, İş Bankası Yayınları sf. 8
[2] Sandra Postel, Suları Nasıl Tükettik, İş Bankası Yayınları sf. 9–10
[3] Lester R. Brown, Plan B 3.0 Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçmek Yayıncısı Tema Vakfı. Sf. 73
[4] Sandra Postel, Suları Nasıl Tükettik, İş Bankası Yayınları sf. 11
[5] Sandra Postel, Suları Nasıl Tükettik, İş Bankası Yayınları sf. 24
[6] BM Nüfus Birimi, Barış Fonu ve Carnegie Vakfı sf. 57

Hasan KAYA