back to top
Ana Sayfa Haberler Sevgi Kılıç’a Saldıran Dil, Cumhuriyet’in Kadınlarına Saldırıyor

Sevgi Kılıç’a Saldıran Dil, Cumhuriyet’in Kadınlarına Saldırıyor

Bazı olaylar vardır; ilk bakışta bir sosyal medya paylaşımı gibi görünür. Bir hakaret, bir küfür ya da seviyesiz bir cümle… Oysa biraz durup baktığınızda bunun tek bir kişiye yönelmiş öfke olmadığını anlarsınız. O sözler, bir zihniyetin dışavurumudur. Bir kültürün, bir siyaset anlayışının ve giderek normalleşen bir çürümenin izlerini taşır. Çünkü nefret dili hiçbir zaman boşlukta doğmaz. Onu besleyen bir siyasal atmosfer, cesaretlendiren bir iktidar ilişkisi ve sessiz kalarak meşrulaştıran bir çevre vardır. Bu nedenle CHP Milletvekili Sevgi Kılıç’a yönelik cinsiyetçi saldırıyı yalnızca bireysel bir ahlaksızlık olarak görmek eksik kalır. Asıl mesele, bu ülkenin kadınlarına yönelik sistematik baskının, siyasal alanı da kuşatmış olmasıdır.

Türkiye’de kadınlar yalnızca hayatın içinde değil, siyasetin içinde de sürekli kendilerini ispat etmek zorunda bırakılıyor. Erkek siyasetçiler sert konuştuklarında “kararlı”, “lider”, “mücadeleci” olarak tanımlanırken, kadınlar aynı kararlılığı gösterdiklerinde önce ses tonları tartışılıyor, sonra kıyafetleri, ardından özel hayatları ve en sonunda kadınlıkları hedef alınıyor. Fikirlerine cevap veremeyenler, bedenlerine ve kimliklerine saldırmayı tercih ediyor. Çünkü ataerkil düzen, düşünceyi çürütecek argüman üretemediğinde kadını itibarsızlaştırmayı en kolay yöntem olarak görüyor.

Bu yüzden Sevgi Kılıç’ın yaptığı açıklama yalnızca kişisel bir tepki değil, Türkiye’de siyaset yapan bütün kadınlar adına verilmiş güçlü bir cevaptır. “Haysiyetsiz troller ne benim ne de bir başka kadın siyasetçinin muhatabıdır” derken aslında tartışmanın yönünü doğru yere çekiyor. Sorunun birkaç anonim hesap ya da birkaç küfürbaz kişiden ibaret olmadığını söylüyor. Asıl mücadele, bu dili üreten, koruyan ve siyasal araç olarak kullanan düzenle verilmelidir. Çünkü nefret söylemi, onu üretenlerden çok, onu normalleştirenlerin eseridir.

Bugün sosyal medyada kadın siyasetçilere yönelik saldırılara baktığımızda ortak bir kalıp görüyoruz. Hiç kimse onların ekonomik analizlerini, hukuk eleştirilerini ya da siyasal önerilerini tartışmıyor. Önce cinsiyetleri hedef alınıyor. Ardından fiziksel özellikleri, aileleri, özel yaşamları ve kadın kimlikleri üzerinden aşağılanıyorlar. Bu tesadüf değildir. Çünkü amaç tartışmayı kazanmak değildir; kadını siyasetten soğutmak, kamusal alandan çekilmeye zorlamaktır. Bunun adı dijital zorbalık değil yalnızca; bunun adı siyasal cinsiyetçiliktir.

Fransız düşünür Pierre Bourdieu’nun “sembolik şiddet” dediği olgu tam da budur. Fiziksel bir saldırı yoktur belki ama sürekli tekrar eden aşağılamalar, hakaretler ve itibarsızlaştırmalar zamanla görünmez bir baskı mekanizmasına dönüşür. Kadınlar konuşmadan önce saldırıya uğrayacaklarını hesap etmeye başlarlar. Her açıklamadan önce hakaret ihtimalini düşünürler. Her televizyon programından önce sosyal medyada nasıl linç edileceklerini tahmin ederler. Şiddetin amacı zaten budur; insanı susturmak için önce korku üretmek.

Oysa kadınların siyasette görünürlüğü Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından biridir. Cumhuriyet yalnızca kadınlara seçme ve seçilme hakkı vermedi; onları kamusal yaşamın öznesi haline getirmeye çalıştı. Bugün belediye başkanı olan, milletvekili olan, avukat olan, akademisyen olan, gazeteci olan her kadın, kendisinden önce mücadele etmiş binlerce kadının emeğini taşıyor. Bu yüzden bir kadın siyasetçiye yönelen cinsiyetçi saldırı yalnızca ona yapılmış bir hakaret değildir. Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık idealine yönelmiş sembolik bir saldırıdır.

Bu olayın düşündürdüğü bir başka mesele de siyasette giderek yaygınlaşan lümpenleşmedir. Siyaset, düşüncelerin çatıştığı bir alan olmaktan çıkıp hakaretin, iftiranın ve kişisel itibarsızlaştırmanın sahnesine dönüştüğünde yalnızca siyasetçiler değil, toplumun tamamı kaybeder. Çünkü siyasal dil, toplumun dilini belirler. Yukarıda kullanılan üslup, aşağıya doğru yayılır. Bugün bir milletvekiline söylenen cinsiyetçi söz, yarın üniversitedeki genç bir öğrenciye, bir gazeteciye, bir avukata ya da sokakta yürüyen herhangi bir kadına yöneltilir. Nefret söylemi, sınır tanımaz; bir kez meşrulaştığında toplumun her hücresine sızar.

Kamuoyunda bu paylaşımı yapan kişinin, mutlak butlan kararının ardından CHP Genel Merkezi’nde etkili hale gelen ekiple ve özellikle Gürsel Tekin çevresiyle yakın ilişki içinde olduğu yönünde değerlendirmeler dile getiriliyor. Bu tür ilişkiler tek başına hukuki sorumluluk doğurmaz; ancak siyasal sorumluluk açısından önemli bir tartışma alanı oluşturur. Çünkü siyaset yalnızca liderlerin söyledikleriyle değil, çevrelerinde oluşan siyasal kültürle de değerlendirilir. Eğer bir çevrede kadın düşmanlığı rahatça ifade edilebiliyor, hakaret siyasetin doğal dili haline gelebiliyorsa, orada yalnızca bireysel bir sorun değil, siyasal bir iklim sorunu vardır.

Daha da ironik olan ise, uzun süredir “arınma” söylemini siyasetin merkezine yerleştirenlerin çevresinde böylesine kirli bir dilin dolaşıma girebilmesidir. Gerçek arınma, rakipleri tasfiye etmekle değil; nefreti, cinsiyetçiliği ve lümpenliği siyasal kültürden temizlemekle mümkündür. Dil kirlenmişse siyaset de kirlenir. Siyaset kirlendiğinde ise toplumun ortak yaşamı zehirlenmeye başlar. Çünkü kullanılan her cümle, yalnızca bugünü değil, geleceğin siyasal kültürünü de inşa eder.

Sevgi Kılıç’ın hukuki süreci başlatacağını açıklaması kuşkusuz önemlidir. Hiçbir hakaret cezasız kalmamalıdır. Kadınlara yönelik cinsiyetçi saldırılar ifade özgürlüğü kisvesi altında meşrulaştırılamaz. Ancak hukuk tek başına yeterli değildir. Mahkemeler bireyleri cezalandırabilir; ama toplumu değiştiremez. Toplumu değiştirecek olan siyasal etik, toplumsal vicdan ve ortak demokratik kültürdür. Siyasi partiler, kadın düşmanlığını yalnızca kınamakla yetinmemeli; bu dili kullananları kamusal alandan dışlayan net bir tutum geliştirmelidir. Çünkü bazı davranışlar yalnızca suç değildir; aynı zamanda demokrasiye karşı işlenmiş ahlaki ihlallerdir.

Bugün asıl sorulması gereken soru şudur: Türkiye’de genç bir kadın, siyasete girmeyi düşündüğünde ne görüyor? Tartışılan projeleri mi görüyor, yoksa kadın siyasetçilere yöneltilen küfürleri mi? Konuşan kadınların cesaretini mi görüyor, yoksa susturulmaya çalışılan kadınların yalnızlığını mı? Eğer ikinci tablo baskın hale geliyorsa, kaybeden yalnızca kadınlar değildir; demokrasinin kendisidir.

Çünkü demokrasi yalnızca sandıkla kurulmaz. Demokrasi, kadınların korkmadan konuşabildiği, düşüncelerini aşağılanmadan ifade edebildiği, siyasal rekabetin cinsiyet üzerinden değil fikirler üzerinden yürütüldüğü bir kamusal kültürle yaşar. Bir ülkede kadınlar susturuluyorsa, aslında susturulan yalnızca onların sesi değildir. Susturulan, toplumun vicdanıdır. Ve vicdanını kaybeden toplumlar, en sonunda demokrasilerini de kaybederler.