back to top
Ana Sayfa Haberler Machiavelli’den Bugüne: İktidarın Sözüne Değil, Sonucuna Bak

Machiavelli’den Bugüne: İktidarın Sözüne Değil, Sonucuna Bak

Machiavelli’nin adı siyaset tarihinde çoğu zaman tek bir cümleyle anılır: “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır.” Oysa bu, Machiavelli’nin düşüncesini anlamaktan çok, onu basitleştirmenin yoludur. Machiavelli’nin asıl meselesi ahlaksızlığı öğütlemek değil, iktidarın nasıl çalıştığını çıplak biçimde göstermekti.

Onun siyasal gerçekçiliğinin bugün hâlâ önemli olmasının nedeni de burada yatıyor. Çünkü iktidarlar hiçbir zaman kendilerini yalnızca iktidar olarak sunmazlar. Kendilerini düzenin, güvenliğin, istikrarın, halkın, devletin ve hatta çoğu zaman ahlakın temsilcisi olarak anlatırlar. Bu nedenle siyaseti anlamanın ilk koşulu, iktidarın kendisi hakkında anlattığı hikâyeyi sorgulamaktır.

“Güvenlik” denildiğinde kimin güvenliği? “Düzen” denildiğinde kimin düzeni? “Milli irade” denildiğinde hangi irade? “İstikrar” denildiğinde kimin hayatında istikrar?

Bu sorular sorulmadan siyaset yalnızca iktidarın diliyle okunmuş olur.

İktidarın Söylediği İle Yaptığı Arasındaki Mesafe

Türkiye’de siyasal dil uzun zamandır güçlü kavramlar üzerine kuruluyor: beka, güvenlik, terörle mücadele, istikrar, milli irade, ekonomik büyüme, devletin bekası…

Bu kavramların her biri tek başına meşrudur. Bir devletin yurttaşlarının güvenliğini sağlaması, ekonomik istikrarı koruması ve toplumsal düzeni sürdürmesi elbette gereklidir. Fakat siyasal sorun kavramların kendisinde değil, kimin adına ve hangi sonuçları üretmek için kullanıldıklarında başlar.

Çünkü “güvenlik” adına özgürlükler sınırlandırılabilir. “Düzen” adına itiraz bastırılabilir. “Beka” adına olağanüstü uygulamalar kalıcı hale getirilebilir. “Ekonomik istikrar” adına toplumun geniş kesimlerinden fedakârlık istenebilir.

Tam da burada Machiavelli’nin bize bıraktığı yöntem devreye girer: Söylemin arkasındaki güce bakmak.

Bir iktidar halka fedakârlık çağrısı yapıyorsa, ilk soru “Fedakârlık gerekli mi?” olmamalıdır. Daha temel soru şudur: Fedakârlığı kim yapıyor ve bedeli kim ödüyor?

Çünkü siyasal ve ekonomik krizlerin maliyeti toplumun bütün kesimlerine eşit dağılmaz. Güçlü olan krizleri serveti, bağlantıları ve siyasal nüfuzuyla daha kolay aşarken, ücretli çalışan için aynı kriz işsizlik, borç, kira, gıda fiyatları ve gelecek kaygısı anlamına gelebilir.

Devlet açısından başarı olarak kaydedilen bir ekonomik gösterge, milyonlarca insanın hayatında başarısızlık olarak yaşanabilir.

Başarılı İktidar, Adil İktidar Değildir

Machiavelli’nin düşüncesini günümüz açısından önemli kılan bir başka ayrım da budur: Siyasal başarı ile ahlaki haklılık aynı şey değildir.

Bir yönetim yıllarca iktidarda kalabilir. Muhalefeti etkisizleştirebilir. Devlet aygıtı üzerindeki kontrolünü güçlendirebilir. Seçimleri kazanabilir. Ekonomiyi belli göstergelerde istikrara kavuşturabilir. Güçlü bir ordu kurabilir.

Bütün bunlar onun başarılı bir iktidar olduğunu gösterebilir.

Ama bunların hiçbiri tek başına onun adil olduğunu kanıtlamaz.

Çünkü siyasal etkinlik ile toplumsal iyilik arasında kendiliğinden kurulmuş bir bağ yoktur. Bir yönetim son derece “etkin” olabilir ve aynı zamanda milyonlarca insanın özgürlüğünü daraltabilir. Devlet mekanizması kusursuz çalışabilir ama yurttaş kendisini daha güvencesiz hissedebilir.

İyi işleyen bir devlet ile iyi yaşayan bir toplum aynı şey değildir.

Bu ayrımı kaybettiğimiz anda devletin başarısını insanın başarısı sanmaya başlarız.

Devletin İstatistiği, İnsanın Hayatı

Siyasetin en büyük yanılgılarından biri, insan hayatını yalnızca devletin ölçebildiği göstergeler üzerinden değerlendirmektir.

Büyüme oranı yükselir; fakat ücretlinin alım gücü düşebilir.

İhracat artar; fakat işçinin çalışma koşulları ağırlaşabilir.

Bütçe dengesi iyileşir; fakat emeklinin yaşam standardı gerileyebilir.

Güvenlik operasyonlarının sayısı artar; fakat toplumdaki korku büyüyebilir.

Devlet açısından “başarı” olarak kaydedilen her sonuç, toplum açısından aynı anlama gelmez.

Machiavelli’nin siyasal gerçekçiliğini bugüne taşımak istiyorsak, bu nedenle yalnızca sarayın, hükümetin, devlet bürokrasisinin veya sermayenin gerçekliğine bakamayız. Tarlanın, fabrikadaki işçinin, işsiz gencin, küçük esnafın, emeklinin ve sokaktaki yurttaşın gerçekliği de siyasetin parçasıdır.

Çünkü devlet yukarıdan baktığında toplumu bir bütün olarak görür. İnsan ise krizi kendi hayatında yaşar.

“Zorunluluk” Kimin İçin?

İktidarların en güçlü siyasal araçlarından biri “zorunluluk” kavramıdır.

“Başka çaremiz yok.”

“Devletin bekası bunu gerektiriyor.”

“Ekonominin şartları bunu zorunlu kılıyor.”

“Güvenlik nedeniyle bu tedbirler alınmalı.”

Bu cümleler siyasetin en kritik anlarında ortaya çıkar. Ve çoğu zaman tartışmayı bitirmek için kullanılır.

Oysa Machiavelli’den öğrenebileceğimiz en önemli şeylerden biri, siyasette “zorunluluk” olarak sunulan her şeyin sorgulanabilir olduğudur. Çünkü bir kararın zorunlu olup olmadığı, yalnızca kararı verenin perspektifinden belirlenemez.

Zorunluluğun bedelini kim ödüyor?

Bu soru sorulmadan gerçekçilik eksik kalır.

Bir ekonomik programın maliyeti ücretliye yükleniyorsa, o programın “zorunluluğu” yeniden tartışılmalıdır. Güvenlik politikalarının bedelini belirli toplumsal kesimler sürekli ödüyorsa, güvenlik kavramının kendisi sorgulanmalıdır. Devletin bekası gerekçesiyle yurttaşın hakları sürekli erteleniyorsa, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin sınırları yeniden düşünülmelidir.

Çünkü güçlülerin “zorunluluk” dediği şey, güçsüzlerin hayatında çoğu zaman kader olarak yaşanır.

Machiavelli’yi Aşmak: İktidarın Karşısına Toplumu Koymak

Tam da burada Machiavelli’yi aşmak gerekir.

Machiavelli bize iktidarın nasıl ayakta kaldığını anlamak için güçlü bir araç verir. Fakat yalnızca iktidarın etkinliğine bakarsak, başarılı zulüm ile adil yönetim arasındaki farkı kaybedebiliriz.

Bu nedenle gerçekçilik yalnızca “iktidar ne yapabilir?” sorusunu sormak değildir.

Asıl soru şudur:

İktidarın yaptıkları insanların hayatında neye dönüşüyor?

Bir yönetimin gücünü ölçmek için yalnızca ne kadar süre iktidarda kaldığına değil, toplumun ne kadar özgür, eşit, güvenceli ve onurlu yaşayabildiğine bakmak gerekir.

Çünkü siyasetin nihai ölçüsü devletin gücü değil, insanın hayatıdır.

Machiavelli bize iktidarın ahlaki söylemlerine mesafeli durmayı öğretti. Bugün onun dersini gerçekten ciddiye almak, iktidarın “halk”, “millet”, “güvenlik”, “beka”, “düzen” ve “istikrar” adına söylediklerini tekrarlamak yerine, bu kavramların kimlerin hayatında nasıl bir gerçekliğe dönüştüğünü araştırmak demektir.

Ve belki de Machiavelli’den bugüne taşınabilecek en önemli soru budur:

İktidar ne söylüyor değil; iktidarın söylediği şey kimin hayatında neye dönüşüyor?

Siyasetin gerçek yüzü, tam da o sonuçta ortaya çıkar.