back to top
Ana Sayfa Haberler Medreseyi Halka, Başka Bir Geleceği Kendilerine: Eğitimde Sınıfsal Çelişki

Medreseyi Halka, Başka Bir Geleceği Kendilerine: Eğitimde Sınıfsal Çelişki

Nagehan Alçı’nın medreselerin yeniden açılması gerektiği yönündeki sözleri, eğitim üzerine masum bir “tercih” tartışması olmaktan çok daha fazlasını anlatıyor: Kendi çocuklarının geleceğini modern, yabancı dil ağırlıklı ve uluslararası eğitim olanaklarıyla güvenceye alanların, toplumun geniş kesimlerine daha dar bir eğitim ufku önermesi, sınıfsal bir çelişkiden önce açık bir siyasal propaganda problemidir.

Kendine Başka, Halka Başka Eğitim

Nagehan Alçı’nın medreselerin yeniden açılabileceği yönündeki açıklaması, Türkiye’de eğitim tartışmasının en rahatsız edici sorularından birini yeniden gündeme getirdi: Topluma önerilen eğitim modeli, bu öneriyi yapanların kendi çocukları için de gerçekten yeterli midir?

Çünkü mesele yalnızca medresenin tarihsel olarak ne olduğu, nasıl eğitim verdiği ya da yeniden açılıp açılamayacağı değildir. Asıl mesele, bir kesime hangi geleceğin layık görüldüğüdür.

Fatih Altaylı’nın aktardığı üzere Alçı, çocuklarını yabancı müfredatla eğitim veren bir okulda okutuyor. Buna karşılık toplumun geniş kesimlerine medrese seçeneğini “yeniden düşünülmesi gereken” bir eğitim modeli olarak sunuyor.

Tam da burada söz ile hayat arasındaki uçurum büyüyor.

Çocuğunun geleceğini yabancı dil, bilim, teknoloji ve uluslararası eğitim kurumları üzerinden kuran bir yetişkinin, başkalarının çocuklarına medreseyi alternatif gelecek olarak önermesi yalnızca ironik değildir. Bu, eğitimde sınıfsal bir çifte standardın açık göstergesidir.

“Sizin Çocuğunuz Medreseye, Bizimki Dünyaya”

Eğitim, toplumdaki eşitsizliklerin en güçlü üretim alanlarından biridir. Hangi çocuğun iyi bir okula gidebildiği, hangi çocuğun yabancı dil öğrenebildiği, hangi çocuğun üniversiteye hazırlanabildiği ve hangi çocuğun dünyanın önde gelen bilim merkezlerine ulaşabildiği, büyük ölçüde o çocuğun gelecekteki toplumsal konumunu belirler.

Bu nedenle eğitim üzerine konuşurken kullanılan dil, masum bir retorik değildir.

“Geleneksel değerler”, “ahlak”, “maneviyat” ve “medrese” üzerinden topluma sunulan eğitim modeli, eğer modern bilim ve teknolojinin sağladığı imkânların yerine geçiriliyorsa, bunun bedelini öncelikle yoksul ve orta sınıf ailelerin çocukları öder.

Çünkü ekonomik olarak güçlü aileler, çocuklarına aynı anda hem “geleneksel değerleri” hem de dünyanın en iyi eğitim olanaklarını sunabilir. Sorun, bunu yapamayan milyonlarca aileye hangi geleceğin önerildiğidir.

Ortaya çıkan tablo son derece yalın: Birileri çocuklarına dünyanın kapılarını açarken, başkalarına o kapıların yerine geçmişin kapısını göstermeye çalışıyor.

Medrese Bir Eğitim Tartışması Değil, Gelecek Tartışmasıdır

Medreselerin tarihsel rolü elbette tartışılabilir. Ancak bugünün dünyasında eğitim sisteminin başarısı, çocuklara ne kadar dogmatik bilgi aktardığıyla değil; onların bilimsel düşünme, sorgulama, üretme ve teknolojik rekabet kapasitesini ne ölçüde geliştirdiğiyle ölçülüyor.

Bugün yapay zekâdan biyoteknolojiye, savunma sanayisinden uzay teknolojilerine kadar ülkeler arasında büyük bir bilimsel ve teknolojik yarış yaşanıyor.

Tam da bu nedenle Alçı’nın önerisi şu soruyla karşı karşıya kalıyor: Türkiye çocuklarını geleceğin dünyasına mı hazırlayacak, yoksa geçmişin eğitim kurumlarını romantikleştirerek bugünün rekabetinden mi uzaklaştıracak?

Altaylı’nın verdiği Selçuk Bayraktar örneği bu açıdan tartışmayı somutlaştırıyor. Bayraktar’ın aldığı eğitimlerin Robert Kolej’den İTÜ’ye, ABD’deki üniversitelere uzanan bilimsel ve teknik eğitim hattı üzerinden şekillendiği biliniyor. Soru basit: Bu eğitim yerine yalnızca medrese eğitimi almış olsaydı, bugün Türkiye’nin yüksek teknoloji alanındaki en bilinen projelerini geliştirebilir miydi?

Bu sorunun yanıtı, medrese tartışmasının romantik tarih anlatılarından çıkarılıp bugünün bilim ve teknoloji gerçekliğiyle yüzleştirilmesini gerektiriyor.

Propaganda, Hayata Değmediğinde Başlıyor

Asıl sorun belki de burada.

Bir insanın söylediği her şey, kendi hayatıyla birebir örtüşmek zorunda değildir. Ancak kamuoyuna belirli bir eğitim modelini “doğru”, “gerekli” veya “toplum için faydalı” diye öneriyorsanız, o modelin sonuçlarına ilişkin kişisel tercihlerinizin neden farklı olduğu sorusu kaçınılmaz hale gelir.

Çünkü propaganda tam da burada başlar: Kişinin kendi hayatında uygulamadığı bir modeli başkalarına kurtuluş reçetesi olarak sunmasıyla.

Bu yalnızca Alçı’ya özgü bir tutum olarak da görülmemeli. Türkiye’de yıllardır benzer bir siyasal ve kültürel dil kullanılıyor. Halktan fedakârlık isteniyor ama bunu isteyenlerin hayatında fedakârlığın karşılığı bulunmuyor. Yoksullara sabır öğütleniyor ama öğüdü verenler refah içinde yaşıyor. Devlet okullarının yeterli olduğu söyleniyor ama kendi çocukları en pahalı özel okullara gönderiliyor. Geleneksel eğitim yüceltiliyor ama aynı çevrelerin çocukları dünyanın seçkin üniversitelerine hazırlanıyor.

Söylem halka; imkân kendilerine.

İşte tartışmanın asıl politik anlamı burada.

Çocukların Geleceği Üzerinden Kurulan Sınıf Siyaseti

Türkiye’de eğitim eşitsizliği zaten derinleşmiş durumda. Ekonomik olarak güçlü aileler çocuklarına özel okullar, yabancı dil, yurt dışı eğitim, özel ders, teknoloji ve uluslararası bağlantılar sağlayabilirken, milyonlarca çocuk devlet okullarındaki eşitsizliklerin ve ekonomik yoksunluğun içine doğuyor.

Böyle bir tabloda “medreseyi yeniden açalım” demek, eğer bütün çocukların eşit ve nitelikli bilimsel eğitime erişimini sağlayacak kapsamlı bir önerinin parçası değilse, toplumsal eşitsizliği çözmez.

Tam tersine, eşitsizliği kültürel bir kader gibi sunma tehlikesi taşır.

Çünkü yoksul çocuğa “senin ihtiyacın bilim değil, ahlak”; “senin ihtiyacın dünya üniversiteleri değil, gelenek”; “senin geleceğin teknoloji değil, itaat” denildiğinde, eğitim politikası olmaktan çıkan şey doğrudan bir toplumsal düzen önerisine dönüşür.

Ve o düzenin kazananları, çocuklarını bu sistemin dışına çıkarabilecek ekonomik güce sahip olanlardır.

Mesele Medrese Değil, Kimin Çocuğunun Geleceği?

Bu nedenle tartışmayı “medrese mi üniversite mi?” gibi basit bir ikiliğe sıkıştırmak, meselenin özünü kaçırmak olur.

Asıl soru şudur:

Neden bazı çocukların önüne dünyanın bütün eğitim olanakları konulurken, bazı çocuklara geçmişin eğitim kurumları gelecek projesi olarak anlatılıyor?

Eğer medrese gerçekten çağdaş Türkiye için güçlü bir eğitim modeli ise, bunu savunanların kendi çocukları için de neden tercih edilmediği açıklanmalıdır.

Eğer modern bilimsel eğitim geleceğin anahtarıysa, o zaman bu anahtar yalnızca ekonomik ve kültürel elitlerin çocuklarının elinde tutulmamalıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı, yoksulun çocuğuna daha az eğitim önerip zenginin çocuğuna daha fazla gelecek satın almak değil; her çocuğa aynı bilimsel, laik, nitelikli ve özgür eğitim imkânını sağlayabilmektir.

Çünkü mesele aslında medrese değildir.

Mesele, kimin çocuğunun geleceğinin dünyaya, kimin çocuğunun geleceğinin geçmişe teslim edilmek istendiğidir.