Aylar boyunca diplomatik kulislerde konuşulan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan savunma ittifakı resmiyet kazandı. Mekke’de imzalanan “Ortak Savunma Anlaşması”, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlarken, gelişme yalnızca Orta Doğu’nun değil NATO, Körfez güvenliği ve Asya jeopolitiğinin geleceği açısından da yeni bir dönemin kapısını araladı. Uzmanlara göre Ankara’nın bu adımı NATO’dan kopuş değil; çok kutuplu dünyada pazarlık gücünü artırmayı hedefleyen çok katmanlı bir “denge siyaseti”nin en somut adımı niteliğinde.
Diplomatik İddia Gerçeğe Dönüştü
İngiltere merkezli Royal United Services Institute (RUSI) tarafından aylar önce yayımlanan analizde dile getirilen Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile ortak savunma ittifakına katılacağı yönündeki öngörü, Mekke’de imzalanan anlaşmayla resmiyet kazandı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in katılımıyla Safa Sarayı’nda gerçekleştirilen Mekke Ortak Savunma Zirvesi’nin ardından üç ülke “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı imzaladı.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yayımlanan ortak açıklamaya göre anlaşma, üç ülke arasındaki tarihsel ilişkiler, stratejik ortaklık ve savunma iş birliğini yeni bir kurumsal çerçeveye taşıyor.
En dikkat çekici hüküm ise NATO’nun ünlü 5. Maddesini andıran kolektif savunma ilkesi oldu.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yapılacak silahlı saldırı, üç ülkenin tamamına yapılmış kabul edilecek.
Bu hüküm, Türkiye’nin NATO dışında ilk kez böylesine kapsamlı ve bağlayıcı nitelikte çok taraflı bir savunma mekanizmasına dahil olması bakımından dikkat çekiyor.
RUSI: Bu Bir NATO’dan Kopuş Değil, “Hedging” Stratejisi
Mekke’de imzalanan anlaşma, RUSI’nin daha önce yayımladığı analizde ortaya koyduğu temel değerlendirmeleri büyük ölçüde doğrular nitelikte.
Bloomberg’in ocak ayında görüşmelerin ileri aşamaya ulaştığını, Reuters’ın ise Pakistan Savunma Üretim Bakanı’nın hazırlanan taslak anlaşmayı doğruladığını aktardığı süreç sonunda somut bir güvenlik mimarisine dönüştü.
RUSI’ye göre Ankara’nın amacı NATO’dan ayrılmak değil.
Türkiye, Batı ittifakı içerisindeki konumunu korurken aynı zamanda alternatif güvenlik ağları oluşturarak dış politikadaki hareket alanını genişletmeyi hedefliyor.
Uluslararası ilişkiler literatüründe “hedging” olarak tanımlanan bu yaklaşım, büyük güçler arasında tek bir eksene bağımlı kalmaksızın farklı güvenlik seçenekleri geliştirmeyi ifade ediyor.
Ankara’nın son yıllarda BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü, Türk Devletleri Teşkilatı ve Körfez ülkeleriyle geliştirdiği ilişkiler de aynı stratejik çerçevenin parçaları olarak değerlendiriliyor.
Yeni İttifakın Askeri Ve Ekonomik Mantığı
Üç ülkenin birbirini tamamlayan askeri ve ekonomik kapasitesi, ittifakın en güçlü dayanaklarından biri olarak görülüyor.
Türkiye, insansız hava araçları, füze teknolojileri, savaş gemileri ve elektronik harp sistemlerinde son yıllarda önemli bir üretim merkezi haline gelirken; Pakistan balistik füze teknolojisi, askeri eğitim ve nükleer caydırıcılığıyla öne çıkıyor.
Suudi Arabistan ise yüksek finansman kapasitesiyle savunma yatırımlarını destekleyecek ekonomik gücü temsil ediyor.
RUSI analizine göre özellikle Türkiye’nin ekonomik kırılganlıkları ve döviz ihtiyacı da Körfez sermayesiyle savunma iş birliklerini teşvik eden önemli faktörlerden biri.
Bu İttifak Kime Karşı?
Mekke Ortak Savunma Anlaşması herhangi bir ülkeyi hedef göstermiyor.
Ancak uluslararası güvenlik uzmanları, bölgesel güç dengeleri dikkate alındığında ittifakın doğrudan olmasa da belirli güvenlik tehditlerine karşı oluşturulduğunu değerlendiriyor.
İlk sırada İran geliyor.
Suudi Arabistan açısından İran hâlen en önemli güvenlik tehdidi olarak görülüyor. Türkiye ile İran arasında ise Suriye, Irak, Güney Kafkasya ve bölgesel nüfuz alanlarında uzun süredir devam eden stratejik rekabet bulunuyor.
İkinci önemli başlık İsrail.
Gazze savaşı sonrasında Ankara, Riyad ve İslamabad’ın diplomatik söylemleri büyük ölçüde yakınlaşmış olsa da Suudi Arabistan’ın ABD ile stratejik ortaklığı nedeniyle ittifakın doğrudan İsrail karşıtı askeri blok niteliği kazanması kısa vadede olası görünmüyor.
Pakistan açısından ise Hindistan temel güvenlik tehdidi olmayı sürdürüyor.
Türkiye’nin son yıllarda Keşmir konusunda Pakistan’a verdiği siyasi destek ve Hindistan ile yaşadığı diplomatik gerilimler de üçlü iş birliğini güçlendiren unsurlar arasında değerlendiriliyor.
Dolaylı olarak Rusya da yeni güvenlik mimarisini dikkatle izleyecek aktörlerden biri olarak öne çıkıyor.
Türkiye ile Moskova arasında enerji ve ticaret alanındaki iş birliklerine rağmen Karadeniz, Ukrayna, Libya, Kafkasya ve Suriye’de süregelen rekabet devam ediyor.
Bu nedenle yeni savunma düzenlemesinin, bölgesel güç dengeleri üzerinde çok yönlü etkiler yaratması bekleniyor.
NATO Açısından Ne Anlama Geliyor?
Mekke Anlaşması’nın en kritik tartışma başlıklarından biri NATO ile ilişkiler olacak.
Türkiye halen NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip bulunuyor ve kolektif savunma mekanizmasının ayrılmaz bir parçası olmayı sürdürüyor.
RUSI’nin değerlendirmesine göre yeni anlaşma NATO’nun yerine geçecek alternatif bir güvenlik sistemi oluşturmuyor.
Ancak Ankara’nın bundan sonraki süreçte hem NATO hem de yeni bölgesel ittifak arasında denge kurarak diplomatik pazarlık kapasitesini artırması bekleniyor.
Bu durum özellikle ABD ve Avrupa başkentlerinde Türkiye’nin dış politika yönelimi konusunda yeni tartışmaları beraberinde getirebilir.
Ortadoğu’da Yeni Güvenlik Mimarisi Mi Kuruluyor?
Mekke Ortak Savunma Anlaşması, yalnızca üç ülke arasındaki askeri iş birliğinin ötesinde, küresel güç dengelerinin değiştiği bir dönemde bölgesel aktörlerin kendi güvenlik mimarilerini oluşturma eğiliminin de önemli bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.
ABD’nin son yıllarda Orta Doğu’daki askeri angajmanını azaltması, Çin’in ekonomik nüfuzunun artması, Rusya’nın bölgesel etkisi ve Avrupa’nın güvenlik mimarisindeki belirsizlikler; bölge ülkelerini yeni ortaklıklar geliştirmeye yöneltiyor.
Bu çerçevede Mekke Anlaşması, yalnızca üç ülkenin güvenlik iş birliği değil; aynı zamanda çok kutuplu uluslararası sistemde yeni bölgesel bloklaşmaların habercisi olabilecek stratejik bir gelişme niteliği taşıyor.
Bununla birlikte, ittifakın nasıl işleyeceği, ortak savunma hükmünün pratikte nasıl uygulanacağı ve NATO üyeliğiyle hukuki ve siyasi açıdan nasıl uyumlaştırılacağı önümüzdeki dönemin en kritik tartışma başlıkları arasında yer alacak.











