back to top
Ana Sayfa Haberler Resul Emrah Şahan: “Eksik De Olsa Barışın Hukuki Kapısı İlk Kez Aralanıyorsa...

Resul Emrah Şahan: “Eksik De Olsa Barışın Hukuki Kapısı İlk Kez Aralanıyorsa Kapanmamalı”

Resul Emrah Şahan’ın cezaevinden yaptığı açıklama, Türkiye’nin uzun yıllardır taşıdığı en ağır meselelerden birine ilişkin yalnızca siyasal değil, aynı zamanda tarihsel bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Bir toplum, çatışmayı sona erdirmek istediğinde önce silahları mı susturmalıdır, yoksa silahların yeniden konuşmasını mümkün kılan eşitsizlikleri, güvensizlikleri ve hukuksuzlukları mı ortadan kaldırmalıdır?

TBMM’ye sunulan çerçeve yasa teklifi, eksikleri ne olursa olsun, yaklaşık kırk yıldır acı, ölüm, göç ve toplumsal parçalanma üreten bir meselenin hukuk alanında konuşulmaya başlanması bakımından önemlidir. Şahan’ın, “Bu toprağı yıllardır acıya, evleri yasa boğan bir meselede hukukun kapısı ilk kez aralanıyor. Ben o kapının yeniden kapanmamasından yanayım” sözleri tam da bu nedenle dikkate değerdir. Çünkü kimi tarihsel dönemlerde küçük bir hukuki aralık bile, uzun yıllar boyunca kapalı tutulmuş siyasal alanın genişlemesine imkân verebilir.

Fakat bir kapının açılması, ardında gerçekten bir yol bulunduğu anlamına gelmez. Türkiye’nin temel sorunu uzun zamandır yalnızca yasa eksikliği değildir; yazılı hukuk ile yaşanan hukuk arasındaki mesafenin giderek büyümesidir. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasına ilişkin tartışmalar, uzun tutukluluklar, siyasal alanın zaman zaman yargı eliyle daraltıldığı yönündeki güçlü toplumsal kanaat, yeni hazırlanacak her düzenlemenin üzerine kaçınılmaz olarak aynı soruyu düşürüyor: Yasa kimin için bağlayıcı olacaktır?

Hukuk devleti, iktidarın yurttaşa hangi hakları vermeye razı olduğunu gösteren bir metinler bütünü değildir. Tam tersine, iktidarın kendi gücünü hangi sınırlar içinde kullanabileceğini kabul etmesidir. Yasa yalnızca aşağıdakileri bağlayıp yukarıdakileri serbest bırakıyorsa orada hukuk değil, kurala dönüştürülmüş güç ilişkisi vardır. Toplumların hukuk karşısındaki eşitliği de tam bu noktada sınanır: Güçsüz olanın hukuka uyması zaten kolaydır; asıl mesele, güçlü olanın da hukukla sınırlandırılabilmesidir.

Kürt meselesinin çözümü de bu nedenle yalnızca güvenlik politikalarının değişmesiyle ya da yeni bir kanunun yürürlüğe girmesiyle tamamlanabilecek bir süreç değildir. Sorun, aynı zamanda yurttaşlık, eşitlik, temsil ve ortak yaşam meselesidir. On yıllardır biriken acıların gerisinde yalnızca silahlı çatışma değil, toplumsal kaynakların nasıl dağıtıldığı, hangi kimliklerin merkeze, hangilerinin çevreye itildiği, hangi taleplerin meşru, hangilerinin tehdit sayıldığına ilişkin uzun bir tarih vardır. Barış, bu tarihin üzerini örterek değil, onun ürettiği eşitsizliklerle yüzleşerek kalıcı olabilir.

Bu yüzden Şahan’ın “başlangıç” vurgusu önemlidir. Fakat başlangıç ile sonuç arasındaki mesafeyi belirleyecek olan şey, yasanın kaç maddeden oluştuğu değil, hukuk düzeninin ne kadar güvenilir olduğudur. Bir toplum, yarın değişen siyasal koşullarla bugünkü hakların geri alınmayacağına inanmıyorsa, en iyi hazırlanmış metin bile kırılgan kalacaktır.

Gerçek barış, yalnızca silahların susması değildir. İnsanların kimliklerinden, düşüncelerinden, siyasal tercihlerinden ya da toplumsal konumlarından dolayı hukuk karşısında farklı muamele görmeyeceklerine inanabilmeleridir. Çünkü korkunun egemen olduğu yerde sessizlik olabilir; fakat sessizlik her zaman barış anlamına gelmez.

Türkiye’nin önündeki asıl sınav da burada duruyor. Çerçeve yasanın Meclis’ten geçip geçmeyeceğinden önce, hukukun gerçekten herkes için geçerli olup olmayacağı sınanacaktır. Eğer hukuk iktidarın elindeki bir araç olmaktan çıkar ve iktidarı da bağlayan ortak bir güvenceye dönüşürse, açılan kapı gerçekten barışa çıkabilir.

Aksi halde kapı açılmış görünür; fakat toplum yine aynı koridorda dolaşmaya devam eder.