back to top
Ana Sayfa Haberler Sandık Değişmedi, Belediye Haritası Değişti

Sandık Değişmedi, Belediye Haritası Değişti

31 Mart 2024 yerel seçimlerinden bu yana geçen 30 ayda Türkiye’nin 81 ilinden 37’sinde belediyeyi yöneten siyasi parti değişti. Kayyum atamaları, tutuklamalar, görevden uzaklaştırmalar, belediye meclislerindeki başkanvekilliği seçimleri ve parti değiştirmeler, seçmenin sandıkta oluşturduğu siyasi haritayı yeniden şekillendirdi. Ancak yaşanan değişim yalnızca belediye başkanlıklarının hangi partide bulunduğuyla sınırlı değil. Yerel yönetimlerin denetimindeki ekonomik kaynaklar, kamu hizmetlerinin örgütlenmesi ve kent halkının kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olma hakkı da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.

31 Mart 2024 akşamı sandıklar açıldığında Türkiye’nin siyasi haritası uzun yıllardır görülmeyen bir değişime sahne olmuştu. CHP, 14 büyükşehir ve 21 il belediyesini kazanarak yerel yönetimlerde önemli bir üstünlük elde etmiş, AKP ise 2002’den bu yana ilk kez bir seçimde ikinci parti konumuna gerilemişti. Seçim sonuçları yalnızca belediye başkanlarının değiştiğini değil, toplumun farklı kesimlerinde biriken ekonomik ve siyasal hoşnutsuzluğun sandığa yansıdığını da ortaya koyuyordu. Ancak seçimlerin üzerinden geçen iki buçuk yılın sonunda ortaya çıkan tablo, seçmenlerin verdiği yönetim yetkisinin seçim dönemleri arasında hangi koşullarda korunabildiğine ilişkin yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi.

22 Ekim 2026 tarihli derlemelere göre büyükşehirler ve il merkezleri birlikte değerlendirildiğinde 81 ilin 37’sinde belediyeyi artık 2024 seçimlerini kazanan parti yönetmiyor. Seçimlerde 35 ilde belediye yönetimini kazanan CHP’nin elinde altı il kalırken, parti içindeki ayrışmanın ardından kurulan YENİ Parti 21 ilde yönetimi üstlenmiş durumda. AKP’nin yönettiği il sayısı 24’ten 29’a yükselirken beş ilde bağımsız belediye başkanları, altı ilde ise merkezi yönetim tarafından görevlendirilen kayyumlar bulunuyor. İlçe ve beldeler de hesaba katıldığında AKP’ye geçen belediye sayısının 112’ye ulaştığı bildiriliyor.

Bu değişikliklerin tümü aynı yöntemlerle gerçekleşmedi. CHP’de yaşanan ayrışma sonucunda YENİ Parti’ye katılan belediye başkanlarıyla, kendi siyasi tercihleri doğrultusunda parti değiştiren yöneticilerin durumu; hakkında yürütülen soruşturmalar nedeniyle görevden uzaklaştırılan, tutuklanan veya yerine kayyum atanan belediye başkanlarının durumundan farklılık gösteriyor. Bununla birlikte seçim sonrasında ortaya çıkan siyasi haritanın böylesine geniş ölçüde değişmesi, yerel yönetimlerin yalnızca seçmen tercihleriyle değil, yargısal ve idari kararlarla, parti içi mücadelelerle ve merkezi iktidar çevresinde oluşan yeni siyasi ilişkilerle de şekillendiğini gösteriyor.

Kayyum Atamalarıyla Değişen Yerel Yönetimler

Seçimle belirlenen yönetimlerin doğrudan merkezi idareye bırakıldığı uygulamalar, ağırlıklı olarak DEM Partili belediyelerde yaşandı. Hakkâri’de başlayan kayyum atamaları, Mardin, Batman, Dersim, Siirt ve Van’a kadar uzandı. Böylece 31 Mart 2024 seçimlerinde DEM Parti’nin kazandığı on il belediyesinden altısı, seçilmiş belediye başkanları yerine merkezi yönetimin görevlendirdiği kamu görevlileri tarafından yönetilmeye başlandı. DEM Parti’nin yönetiminde kalan il belediyeleri Ağrı, Diyarbakır, Iğdır ve Muş ile sınırlı kaldı. İlçe belediyeleri de hesaba katıldığında kayyum uygulamasının kapsamı daha geniş bir coğrafyaya yayıldı.

İçişleri Bakanlığı, görevden uzaklaştırma ve kayyum kararlarını ilgili belediye başkanları hakkındaki terör suçlamaları, soruşturmalar ve mahkeme kararlarıyla gerekçelendirdi. DEM Parti ise bu uygulamaların seçmen iradesini geçersizleştirdiğini savundu. Tartışmanın önemli noktalarından birini, seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasının ardından yönetimin neden yine seçilmiş belediye meclisleri eliyle sürdürülmediği oluşturuyor. Çünkü belediye meclisleri de doğrudan halkın oylarıyla belirleniyor ve yerel yönetimlerin demokratik temsil yapısının önemli bir bölümünü oluşturuyor. Yönetimin merkezi idare tarafından görevlendirilen kamu görevlilerine bırakılması, belediyenin karar alma süreçleriyle kent halkı arasındaki temsil ilişkisini de değiştiriyor.

Benzer biçimde CHP’li belediyelerde yürütülen soruşturmalar, tutuklamalar ve görevden uzaklaştırmalar da yerel yönetimlerde önemli değişikliklere yol açtı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla genişleyen yargısal süreç, farklı kentlerdeki belediye başkanlarını ve belediye yöneticilerini de kapsadı. İstanbul’da Gaziosmanpaşa, Bayrampaşa, Üsküdar, Adalar ve Ataşehir gibi belediyelerde seçilmiş başkanların görevlerini sürdürememesi sonrasında yapılan başkanvekilliği seçimleri, yönetimin AKP’li isimlere geçmesiyle sonuçlandı. Böylece belediye meclislerindeki siyasi güç dengeleri, doğrudan belediye başkanlığı seçimlerinde ortaya çıkan sonuçlardan farklı yönetimlerin oluşmasına olanak sağladı.

Yolsuzluk, rüşvet ve ihaleye fesat karıştırma iddialarının soruşturulması kamu kaynaklarının korunması bakımından hukukun sorumluluğu altında bulunuyor. Ancak muhalefet, soruşturmaların kendi belediyelerinde yoğunlaşmasını, tutuklamaların yaygın biçimde uygulanmasını ve bazı belediyelerde yönetimin el değiştirmesini siyasi müdahalenin sonuçları olarak değerlendiriyor. İktidar ise yürütülen işlemlerin suç iddialarına dayandığını ve yargının görevini yaptığını savunuyor. Bu iki yaklaşım arasındaki tartışmanın merkezinde, yargısal işlemlerin yalnızca hukuki gerekçeleri değil, seçilmiş yönetimler ve demokratik temsil üzerinde ortaya çıkardığı sonuçlar da bulunuyor. Soruşturmaların tarafsız, eşit ve hukuka uygun yürütülmesi, hem kamu kaynaklarının korunması hem de seçmenlerin temsil hakkına duyulan güven bakımından önem taşıyor.

Parti Değiştirmeler, Siyasi Ayrışmalar Ve Ekonomik Kaynaklar

Yerel yönetimlerdeki değişimin önemli bir bölümünü de belediye başkanlarının partilerinden ayrılması oluşturdu. CHP’de yaşanan siyasi ve hukuki tartışmaların ardından kurulan YENİ Parti’ye katılımlar, 2024 seçimlerinin en büyük kazananı olan partinin yerel yönetimlerdeki temsilini önemli ölçüde değiştirdi. Öte yandan CHP, Yeniden Refah Partisi, İYİ Parti ve başka siyasi partilerden AKP’ye geçen belediye başkanları, iktidar partisinin yerel yönetimlerdeki gücünü artırdı. Bazı geçişler yöneticilerin kendi siyasi tercihleri olarak açıklanırken muhalefet, kimi belediye başkanlarının haklarındaki soruşturmalar veya farklı baskı yöntemleri aracılığıyla parti değiştirmeye zorlandığını ileri sürdü. Bu iddialar hakkında ayrı ayrı kanıt ve değerlendirmelere ihtiyaç bulunuyor.

Belediye başkanlarının seçildikleri partilerden ayrılmaları hukuken mümkün olsa da ortaya çıkan değişim, siyasi temsilin niteliği bakımından farklı bir tartışmayı gündeme getiriyor. Seçmen, oyunu kullanırken yalnızca belediye başkanının kişisel özelliklerini değil, adayın temsil ettiği partiyi, seçim programını ve kent yönetimine ilişkin vaatlerini de değerlendiriyor. Seçilen yöneticinin daha sonra başka bir partiye katılması, bu nedenle yalnızca bireysel bir siyasi tercih olarak kalmıyor; seçim sırasında kurulan temsil ilişkisinin ne ölçüde devam ettiği sorusunu da doğuruyor. Özellikle parti değiştirmelerin yoğunlaştığı ve aynı siyasi merkezde toplandığı dönemlerde, yerel yönetimlerin hangi toplumsal ve ekonomik ilişkiler içerisinde yeniden konumlandığı daha fazla önem kazanıyor.

Belediyeler üzerindeki siyasi mücadeleyi yalnızca partilerin kazandığı veya kaybettiği başkanlıklarla açıklamak, yerel yönetimlerin ekonomik işlevini de gözden kaçırmak anlamına geliyor. Belediyeler kentlerin imar kararlarını belirliyor, büyük altyapı yatırımlarını yönetiyor, kamu ihaleleri düzenliyor, belediye şirketleri aracılığıyla ekonomik faaliyetlerde bulunuyor ve geniş istihdam olanakları yaratıyor. Kent arazilerinin kullanımından ulaşım hizmetlerine, sosyal yardımlardan konut politikalarına kadar uzanan bu yetkiler, belediyelerin aynı zamanda önemli ekonomik kaynakların dağıtıldığı ve farklı toplumsal çıkarların karşı karşıya geldiği kurumlar olduğunu gösteriyor.

Türkiye’de uzun yıllar boyunca merkezi yönetimle belediyeler arasında kurulan ilişkiler, kamu yatırımları, inşaat faaliyetleri, taşınmazların değerlendirilmesi ve hizmet alımları üzerinden belirli ekonomik bağlantıların gelişmesine olanak sağladı. Bu yapı içerisinde belediyelerin hangi şirketlerle çalıştığı, yatırımların hangi bölgelere yöneldiği ve kamu hizmetlerinin hangi yöntemlerle yürütüldüğü, kentlerin toplumsal ve ekonomik yaşamını doğrudan etkileyen kararlar haline geldi. Yerel seçimlerde yönetimin muhalefet partilerine geçmesi ise yalnızca belediye başkanlarının değişmesi anlamına gelmiyordu; kamu kaynaklarının kullanımında farklı önceliklerin ortaya çıkabilmesi, mevcut ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesi ve kent sakinleriyle yeni siyasi bağların kurulabilmesi olasılığını da beraberinde getiriyordu.

Bu nedenle yerel yönetimler üzerindeki rekabetin ekonomik boyutu, yaşanan siyasi değişikliklerin anlaşılmasında ayrı bir önem taşıyor. Bir belediyenin yönetimi değiştiğinde imar politikalarından hizmet ihalelerine, belediye şirketlerinin yönetiminden sosyal yardım programlarına kadar geniş bir alanda karar verme yetkisi de farklı ellere geçebiliyor. Ancak bu ekonomik çıkarların bütün yargısal ve idari müdahalelerin doğrudan nedeni olduğunu söyleyebilmek için somut kanıtlar gerekiyor. Ortaya çıkan tablo, böyle bir ilişkinin araştırılmasını gerekli kılarken siyasi sonuçlarla hukuken kanıtlanmış nedenlerin birbirine karıştırılmamasını da zorunlu kılıyor.

Seçimle Verilen Yetkinin Sınırları

31 Mart 2024 seçimlerinden sonra yaşanan gelişmeler, Türkiye’de yerel demokrasinin karşı karşıya bulunduğu sorunların seçim gününün çok ötesine uzandığını ortaya koyuyor. Seçimlerin düzenli yapılması, siyasi partilerin aday gösterebilmesi ve seçmenlerin oy kullanabilmesi demokratik yönetimin temel koşullarını oluşturuyor. Bununla birlikte seçim sonucunda verilen yetkinin hangi güvenceler altında kullanılacağı, merkezi yönetimin yerel yönetimlere ne ölçüde müdahale edebileceği ve seçilmiş yöneticilere ilişkin yargısal süreçlerin nasıl işletileceği de demokrasinin işleyişini belirliyor. Hukukun aynı koşullarda herkes için aynı biçimde uygulanması, kamu kaynaklarının denetlenmesi ve yerel yönetimlerin demokratik temsil niteliğinin korunması birbirinden ayrı düşünülemeyecek yükümlülükler arasında bulunuyor.

Belediyelerin yönetimindeki değişiklikler kentlerde yaşayan insanların gündelik hayatına da yansıyor. Bir semtin ulaşımına ayrılacak bütçe, bir mahallenin yeşil alanının korunması, sosyal yardımların dağıtılması, belediyede çalışanların iş güvencesi veya kamusal bir alanın nasıl kullanılacağı gibi kararlar, doğrudan yerel yönetimlerin yetki alanında bulunuyor. Bu kararları kimin, hangi önceliklerle ve kime karşı sorumlu olarak aldığı, belediye yönetimindeki siyasi değişimin kent sakinleri açısından taşıdığı anlamı da belirliyor. Dolayısıyla yerel yönetimlerde yaşanan dönüşümün sonuçları yalnızca siyasi partilerin merkezlerinde değil, kentlerin mahallelerinde, çalışma alanlarında ve insanların gündelik yaşamında ortaya çıkıyor.

İki buçuk yıl önce sandıkta oluşan haritayla bugün ortaya çıkan harita arasındaki farklılık, Türkiye’de demokratik temsilin geleceğine ilişkin önemli soruları gündeme taşıyor. Siyasi partiler bölünebilir, belediye başkanları partilerinden ayrılabilir, seçilmiş yöneticiler hakkında hukuki soruşturmalar yürütülebilir ve suç işlediği kanıtlanan kişiler yargısal yaptırımlarla karşılaşabilir. Ancak bütün bu süreçlerde belirleyici olan, hukukun siyasi tercihlerden bağımsız biçimde işlemesi ve seçmenin verdiği yetkinin keyfî müdahalelere karşı korunabilmesidir.

Türkiye’nin siyasi haritasında renkler değişirken, bu değişimin ardında birbirinden farklı hukuki, siyasi ve ekonomik süreçler bulunuyor. Bunların her birinin nedenlerini ve sonuçlarını ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor. Bununla birlikte aynı dönemde yoğunlaşan kayyum atamaları, tutuklamalar, görevden uzaklaştırmalar ve siyasi geçişler, yerel yönetimlerin hangi ölçüde seçmen iradesine, hangi ölçüde merkezi iktidar ve siyasi partiler arasındaki güç ilişkilerine bağlı olarak şekillendiğini tartışmaya açıyor.

Geride kalan temel soru ise yalnızca hangi partinin kaç belediyeyi yönettiği değil. Seçmenlerin kendi kentleri hakkında karar vermek üzere sandıkta oluşturdukları irade, seçimler arasındaki dönemde ne ölçüde korunabiliyor ve o iradeyi değiştiren kararları alanlar kime karşı, hangi demokratik sorumluluğu taşıyor?


🔵 NHA / T24, Independent Türkçe, bianet, Yeni Ankara