Türkiye’de her üç çocuktan birinden fazlası yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında yaşıyor. Bir yanda beslenme, barınma ve eğitim olanakları ailelerin gelirine göre farklılaşırken diğer yanda yüz binlerce çocuk mesleki eğitim adı altında işyerlerine yönlendiriliyor. TÜİK’in 2025 verilerine göre 15–17 yaş grubundaki her dört çocuktan biri işgücünde yer alırken, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi yalnızca 2025–2026 eğitim öğretim yılında en az 95 çocuk işçinin yaşamını yitirdiğini açıkladı. Eğitimde eşitsizlik, okuldan kopuş ve çocuk işçiliği, Türkiye’de çocukların geleceğini belirleyen birbirine bağlı sorunlara dönüşmüş durumda.
Türkiye’de milyonlarca çocuğun geleceği, yalnızca okul başarısıyla değil, içine doğduğu ailenin ekonomik koşullarıyla da belirleniyor. Bir çocuğun sağlıklı beslenebilmesi, okuluna güvenle ulaşabilmesi, ders çalışabileceği bir ortamda yaşayabilmesi ve eğitimini sürdürebilmesi, giderek daha fazla ailesinin gelirine bağlı hâle geliyor. Yoksulluk nedeniyle çocukların bir bölümü eğitim yaşamına dezavantajlı başlarken bir bölümü okuldan uzaklaşıyor, bir bölümü ise henüz çocuk yaşta işyerlerinde çalışmak zorunda kalıyor.
Türkiye İstatistik Kurumunun 2025 verilerine göre 0–17 yaş grubundaki çocukların yüzde 36,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor. Bu oran, toplumun genelindeki yüzde 27,9’luk düzeyin oldukça üzerinde. Çocukların yüzde 27,2’si ise maddi yoksunluk yaşıyor. Her iki göstergede de önceki yıla göre gerileme bulunmasına rağmen çocukların önemli bir bölümü temel ihtiyaçlara erişimde güçlük çekmeye devam ediyor.
Yoksulluk, çocukların yaşamında yalnızca aile gelirinin düşük olması anlamına gelmiyor. Yeterli ve dengeli beslenememek, kışın ısınma sorunu yaşamak, uygun kıyafetlere ve eğitim araçlarına ulaşamamak, sosyal etkinliklerden uzak kalmak ve sağlıklı bir çalışma ortamına sahip olamamak da aynı ekonomik koşulların sonuçları arasında bulunuyor. Böylece çocuklar arasındaki eşitsizlik, okulun kapısından içeri girmeden önce başlıyor.
Aynı Eğitim Sistemi, Farklı Çocukluklar
Türkiye’de eğitim hakkı anayasal güvence altında bulunmasına rağmen çocukların yararlandığı eğitim olanakları arasında önemli farklılıklar var. Bir yanda laboratuvarları, kütüphaneleri, spor alanları ve çeşitli sosyal etkinlikleri bulunan okullar yer alırken diğer yanda kalabalık sınıflar, yetersiz fiziksel koşullar, temizlik personeli ihtiyacı ve sınırlı eğitim araçlarıyla faaliyet gösteren okullar bulunuyor.
Bu farklılıklar yalnızca okul binalarının niteliğiyle sınırlı değil. Ailesi özel ders, kurs, bilgisayar ve eğitim materyali sağlayabilen bir çocukla bütün bu olanaklardan yoksun bir çocuk, aynı sınava girse de aynı koşullarda hazırlanmıyor. Eğitim sistemi, ekonomik eşitsizlikleri azaltması beklenen bir kurumken ailelerin sahip olduğu olanakların çocukların başarıları üzerindeki etkisi, eşitsizliklerin yeniden üretilmesi tehlikesini büyütüyor.
Okulların fiziksel koşullarına ilişkin tartışmalar da bu tablonun önemli bir parçası. Sağlıklı tuvaletler, yeterli temizlik, güvenli binalar, ısınma, havalandırma, spor alanları ve kütüphaneler eğitimin tamamlayıcı unsurları değil, doğrudan öğrenme koşullarıdır. Özellikle ekonomik bakımdan dezavantajlı bölgelerde bu ihtiyaçların karşılanamaması, çocukların okulda geçirdikleri zamanı ve eğitimden yararlanma olanaklarını etkiliyor.
Beslenme sorunu ise eğitimdeki eşitsizliğin en görünür yönlerinden biri. Ailelerin gıda harcamalarını karşılamakta zorlandığı koşullarda çocukların okulda sağlıklı öğüne erişimi, yalnızca sosyal yardım değil, eğitim ve sağlık hakkının da konusu hâline geliyor. Ücretsiz ve yeterli okul yemeği talebi, bu nedenle çocuk yoksulluğuyla mücadele tartışmalarının merkezinde yer alıyor.
Okuldan Kopuş, Çocuk İşçiliği Ve MESEM
TÜİK’in yayımladığı 2024–2025 eğitim öğretim yılı verilerine göre ilkokulda net okullaşma oranı yüzde 95,4, ortaokulda yüzde 89,1, ortaöğretimde ise yüzde 82,9 düzeyinde bulunuyor. Ortaöğretimi tamamlama oranı yüzde 81,3’e geriliyor. Bu veriler, çocukların eğitim yaşamında ilerledikçe okulda kalma ve eğitimlerini tamamlama bakımından daha büyük sorunlarla karşılaştığını gösteriyor.
Eğitimden uzaklaşmanın nedenleri arasında ekonomik güçlükler, ailelerin geçim ihtiyacı, erken yaşta çalışma, bölgesel eşitsizlikler ve toplumsal cinsiyete dayalı engeller bulunuyor. Özellikle düşük gelirli ailelerde çocukların çalışarak hane bütçesine katkıda bulunması, eğitimlerini sürdürmelerini zorlaştırabiliyor.
TÜİK verilerine göre 2025 yılında 15–17 yaş grubundaki çocukların işgücüne katılma oranı yüzde 25,5’e ulaştı. Erkek çocuklarda yüzde 36,5 olan bu oran, kız çocuklarda yüzde 13,9 olarak kaydedildi. Bu göstergeler yalnızca istihdam edilenleri değil, iş arayanları da kapsıyor; ancak çocuk yaş grubunda çalışma yaşamıyla kurulan ilişkinin boyutlarını ortaya koyuyor.
Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) bu tartışmanın en önemli başlıklarından biri. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından mesleki eğitim ve istihdama geçiş modeli olarak uygulanan sistemde öğrenciler haftanın büyük bölümünü işletmelerde, kalan bölümünü okulda geçiriyor. Bakanlık, uygulamanın gençlere meslek kazandırmayı ve iş deneyimi sağlamayı amaçladığını belirtiyor.
Buna karşılık eğitim ve emek örgütleri, çocukların uzun süre işyerlerinde bulunmasının eğitimden çok üretim süreçlerine katılmalarına yol açtığını, işletmelerdeki denetim ve iş güvenliği sorunlarının çocukları ciddi tehlikelerle karşı karşıya bıraktığını savunuyor.
MESEM kapsamında çocukların işyerlerinde geçirdikleri zaman, aldıkları eğitimin niteliği ve yaptıkları işlerin yaşlarına uygunluğu, uygulamanın değerlendirilmesinde belirleyici önem taşıyor. Meslek öğrenme amacıyla işyerine gönderilen bir çocuğun, yetişkin işçilerle aynı üretim baskısı altında çalışması durumunda eğitim ile çocuk emeğinin ekonomik amaçlarla kullanılması arasındaki sınır belirsizleşiyor.
Çocuklar İşyerlerinde Yaşamını Yitiriyor
Çocuk işçiliğinin en ağır sonucu, işyerlerinde yaşanan ölümlerle ortaya çıkıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin 22 Eylül 2026 tarihli raporuna göre 2025–2026 eğitim öğretim yılında en az 95 çocuk işçi çalışırken yaşamını yitirdi.
İSİG Meclisi, çocukların tarımda, sanayide, inşaatlarda ve farklı işkollarında tehlikeli koşullarda çalıştırıldığına dikkat çekiyor. Kurum, MESEM uygulamasının da çocukların ucuz ve güvencesiz işgücü olarak kullanılmasını yaygınlaştırdığı görüşünde.
Bu ölümler, çocuk işçiliğinin yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını gösteriyor. Çalışma saatleri, kullanılan makineler, işyerlerinin güvenliği, denetimlerin yeterliliği ve çocukların fiziksel gelişimlerine uygun olmayan işlerde çalıştırılması, doğrudan yaşam hakkını ilgilendiriyor.
Bir çocuğun eğitimini sürdürürken meslek öğrenmesiyle, üretim sırasında iş kazası riski altında çalıştırılması aynı şey değil. Mesleki eğitimin başarısı, işletmelere ne kadar işgücü sağlandığıyla değil, çocukların ne öğrendiği, eğitimlerini ne ölçüde tamamladığı ve güvenliklerinin nasıl korunduğuyla değerlendirilmeli.
İşyerlerinde yaşamını yitiren çocukların varlığı, bu nedenle yalnızca iş güvenliği önlemlerinin değil, çocukların neden erken yaşta çalışma yaşamına yönlendirildiğinin de araştırılmasını gerektiriyor.
Kız Çocukları İçin Eğitimden Kopuşun Başka Bir Yüzü
Çocukların geleceğini etkileyen eşitsizlikler kız ve erkek çocuklar bakımından aynı biçimde ortaya çıkmıyor. Erkek çocukların işgücüne katılımı daha yüksekken kız çocukları, bazı ailelerde ev içi bakım yükümlülükleri ve erken evlilik nedeniyle eğitimden uzaklaşma riskiyle karşılaşabiliyor.
TÜİK verilerine göre 2025 yılında 16–17 yaş grubunda 8 bin 68 kız çocuğu ve 574 erkek çocuğu resmî olarak evlendirildi. Önceki yıllara göre azalma görülmesine rağmen çocuk yaşta evlilikler, özellikle kız çocuklarının eğitimlerini sürdürmesi ve bağımsız bir yaşam kurması bakımından önemli bir sorun olmayı sürdürüyor.
Ev içi ücretsiz emek de çocukların yaşamını etkileyen ancak istihdam istatistiklerinde bütünüyle görünmeyen alanlardan biri. Kardeş bakımı, ev işleri ve aile içindeki diğer sorumluluklar, özellikle kız çocuklarının ders çalışma, dinlenme ve sosyal etkinliklere katılma olanaklarını sınırlayabiliyor.
Bu nedenle çocukların eğitimden kopuşu yalnızca okul kayıtları veya işgücüne katılım oranları üzerinden değerlendirildiğinde, bazı toplumsal eşitsizlikler görünmez kalabiliyor.
Yoksulluk Çocukların Bugününü Değil, Yarınını Da Belirliyor
Türkiye’de çocukların yaşadığı sorunların ortak noktası, birbirlerinden bağımsız olmamaları. Yoksul bir ailede büyümek, sağlıklı beslenme olanaklarını daraltabiliyor; yetersiz beslenme öğrenmeyi güçleştirebiliyor; eğitim olanaklarının sınırlılığı okul başarısını etkileyebiliyor; geçim sıkıntısı ise çocukların erken yaşta çalışmaya başlamasına neden olabiliyor.
Böylece ailelerin ekonomik koşulları, çocukların gelecekteki eğitim ve çalışma olanaklarını da belirleyen bir etkiye dönüşüyor. Eğitim yoluyla toplumsal eşitsizliklerin azaltılması beklenirken, çocukların farklı koşullarda büyümesi bu eşitsizliklerin kuşaktan kuşağa aktarılmasına zemin hazırlıyor.
Türkiye’nin çocuklara ilişkin sosyal politikaları bu nedenle yalnızca okul sayısını artırmak veya mesleki eğitime yönlendirilen öğrenci sayısını büyütmek üzerinden değerlendirilemez. Çocukların yeterli beslenmesi, güvenli ve nitelikli okullarda eğitim görmesi, kültürel ve sosyal etkinliklere katılabilmesi, çalışma yaşamının tehlikelerinden korunması ve ailelerinin ekonomik koşullarından bağımsız olarak gelişme fırsatı bulması, aynı bütünün parçalarıdır.
Çocukların geleceksizleşmesi bir günde gerçekleşmiyor. Önce aile bütçesinde eğitim ve beslenmeye ayrılan pay daralıyor, ardından okulun sağlayamadığı olanaklar belirginleşiyor, bir süre sonra çocuğun zamanı derslerle iş arasında bölünüyor. Bazıları eğitimini yarıda bırakıyor, bazıları ise daha meslek öğrenme yaşındayken ağır çalışma koşullarıyla karşılaşıyor.
TÜİK’in yoksulluk ve okullaşma verileriyle İSİG Meclisinin çocuk işçi ölümlerine ilişkin kayıtları yan yana getirildiğinde, Türkiye’de çocukların karşı karşıya kaldığı sorunların yalnızca eğitim politikalarıyla değil, gelir dağılımı, çalışma yaşamı ve sosyal koruma sistemiyle birlikte ele alınması gerektiği görülüyor.
Bir ülkede çocukların önemli bir bölümü yoksulluk riski altında büyürken, eğitimlerini tamamlayamadan çalışma yaşamına yöneliyor ve bazıları işyerlerinde hayatını kaybediyorsa, sorulması gereken yalnızca kaç okul açıldığı veya kaç öğrencinin meslek edindiği değildir. Asıl soru, Türkiye’nin çocuklarına nasıl bir gelecek sunduğu ve bu geleceğin neden hâlâ büyük ölçüde ailelerinin ekonomik koşullarına bağlı olduğudur.
🔵 Nokta Haber Ajansı / Türkiye İstatistik Kurumu, Millî Eğitim Bakanlığı, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, UNICEF.












