Bir kentin üstüne çöken sessizlik, çoğu zaman yalnızca havanın ağırlığı değildir. Bir şeylerin konuşulmadığını, konuşulamayacağını, hatta konuşulmasının bile bir sınır ihlali sayıldığını fısıldayan görünmez bir basınçtır o. Tunceli’de, bir kış günü, bir genç kadın kaybolduğunda, işte böyle bir basınç çöktü şehrin üzerine. Adı bir süre sonra herkesin diline dolandı: Gülistan Doku. Ama bu dolanma, bir arayışın değil, çoğu zaman bir suskunluğun biçimiydi. Söylenenler kadar söylenmeyenler de büyüyordu çünkü.
Her kayıp, bir boşluk bırakır; ama bazı boşluklar yalnızca bir insanın yokluğuna değil, bir düzenin işleyişine işaret eder. Gülistan’ın yokluğu da öyleydi. Sanki bir beden değil de bir hakikat çekilip alınmıştı gündelik hayatın içinden. Ardında kalan ise parçalı, kesik, yarım bir anlatıydı. Herkesin bir şeyler bildiği ama kimsenin bütününü söylemediği bir anlatı.
Kentler, özellikle de küçük olanlar, sır tutmayı iyi bilir. Ama bu sır, halkın içinden değil, çoğu zaman yukarıdan sızar. Bir bakıştan, bir suskunluktan, bir “fazla kurcalamayın” tonundan. Ve o ton, kısa sürede herkesin diline yerleşir. Böylece sır, yalnızca saklanan bir şey olmaktan çıkar; paylaşılan bir suskunluk biçimine dönüşür.
Devlet dediğimiz yapı da tam burada, görünmezliğin içinden kendini gösterir. Bir kararla değil, bir eksiltmeyle. Yapılmayan bir aramayla, derinleştirilmeyen bir soruşturmayla, üstüne gidilmeyen bir ihtimalle. Çünkü iktidar, yalnızca yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla da kurulur. Ve çoğu zaman en güçlü müdahale, hiçbir şey yapmıyor gibi görünürken gerçekleşir.
Gülistan’ın kayboluşu, bu anlamda bir olay değil, bir eşikti. O eşikte, bu ülkede yaşamların nasıl tartıldığını görmek mümkündü. Herkes eşit doğar denir; ama herkes eşit aranmaz. Herkesin kayboluşu aynı yankıyı yaratmaz. Bazı isimler hızla gündem olur, bütün imkanlar seferber edilir. Bazıları ise yavaş yavaş sessizliğe bırakılır. Sanki yoklukları, varlıklarından daha az rahatsız edicidir.
Bu ayrım, rastlantısal değildir. O, üretim ilişkilerinin, sınıfsal konumların, merkezin ve taşranın, görünür olan ile görünmez kılınanın iç içe geçtiği bir ağda örülür. Devletin makro politikası dediğimiz şey, yalnızca büyük kararlar, yasalar, stratejiler değildir. Aynı zamanda bu küçük, gündelik, çoğu zaman fark edilmeyen tercihlerdir. Kimin dosyasının hızlanacağı, kimin dosyasının ağırlaşacağı, kimin adının unutulacağı… Bunlar da politiktir.
Yıllar geçti. Dosya açıldı, kapandı, yeniden açıldı. Raporlar yazıldı, bilirkişiler konuştu, aramalar yapıldı. Ama bütün bu hareketliliğin içinde tuhaf bir durağanlık vardı. Sanki her şey ilerliyor ama hiçbir şey yerinden oynamıyordu. Zaman akıyor ama hakikat yerinde sayıyordu.
Bu, yalnızca bir beceriksizlik hali olarak okunamaz. Bu, daha derin bir işleyişin belirtisidir. Çünkü bazen hakikat bulunmaz; bekletilir. Uygun zaman gelene kadar askıya alınır. Ve o uygun zaman, çoğu zaman adaletin değil, iktidarın takvimine göre belirlenir.
Şimdi, yıllar sonra, bir savcının çabasıyla dosyanın yeniden hareketlendiği söyleniyor. Bir şeylerin çözülmeye yüz tuttuğu, düğümün gevşediği konuşuluyor. Ama bu hareket, ister istemez başka bir soruyu da beraberinde getiriyor: Bu kadar zaman neden beklendi?
Çünkü gecikme, yalnızca zamanın geçmesi değildir. Gecikme, bir tercihtir.
Bir dosya yıllarca rafta bekleyebilir. Ama o rafta yalnızca kağıtlar birikmez. Aynı zamanda suskunluklar, ihmal edilmiş ihtimaller, üzeri örtülmüş bağlantılar da birikir. Ve o birikim, dosyanın kendisi kadar ağırdır.
Gülistan’ın hikâyesi bu yüzden yalnızca bir kayıp hikâyesi değildir. O, bir toplumun hangi kayıplara alıştığının hikâyesidir. Hangi acıların hızla sıradanlaştığının, hangi yoklukların gündelik hayatın bir parçası haline geldiğinin hikâyesidir.
Ve belki de en sarsıcı olanı şudur: İnsan, en çok alıştığı şey karşısında körleşir.
Bugün bu dosya yeniden konuşuluyorsa, bu bir hatırlama anıdır. Ama hatırlamak, tek başına yeterli değildir. Çünkü hafıza, eğer yüzleşmeyle tamamlanmazsa, yalnızca tekrarın zemini olur. Aynı şeylerin yeniden yaşanmasının, yeniden unutulmasının.
Burada yüzleşilmesi gereken yalnızca bir fail değildir. Bir bakış açısıdır. Bir değerler dizisidir. Hangi hayatların korunmaya değer görüldüğünü, hangilerinin sessizce gözden çıkarılabildiğini belirleyen o görünmez ölçüdür.
Ve o ölçü değişmedikçe, her çözülme eksik kalacaktır.
Belki Gülistan’ın akıbeti bir gün bütün açıklığıyla ortaya çıkacak. Belki sorumlular yargılanacak. Ama asıl soru, o günden sonra da varlığını sürdürecek:
Bu düzen, başka hangi hayatları aynı sessizlikle yutmaya hazır bekliyor?
- Gülistan Doku ve Görmezden Gelinen Hayatlar - 17 Nisan 2026
- Okul Koridorlarında Biriken Öfkenin Anatomisi - 15 Nisan 2026
- Okullarda Şiddet Siyaseti: Tepkiler Büyüyor, Sorumluluk Tartışması Derinleşiyor - 15 Nisan 2026


















