Şiddet çoğu zaman bir anın içinden fırlamış gibi görünür. Bir okul koridorunda, bir sınıf kapısının eşiğinde, bir sıranın yanında… Bir anda yükselen bir ses, ardından gelen sert bir hareket, sonra hızla çöken o ağır sessizlik. Haber bültenlerinde birkaç dakika, sosyal medyada birkaç saat… Sonra yerini başka görüntülere bırakan, hızla silinmeye mahkûm bir kırılma.
Ama bu “an”, çoğu zaman yalnızca görünen yüzdür. Görünmeyen ise çok daha uzun bir zamanın, çok daha derin bir birikimin sonucudur.
Oysa hiçbir kırılma gerçekten “bir anda” oluşmaz.
Her kırılma, uzun bir gerilimin son sahnesidir. Görünmeyen, birikmiş, ertelenmiş, bastırılmış bir tarihin son cümlesi gibi belirir. Bugün okullarda karşılaştığımız şiddet, bir başlangıç değil; çok katmanlı bir sonucun dışa vurumudur. Ve her sonuç gibi, kendisinden önce gelen bütün nedenlerin izlerini taşır. Bu izler yalnızca bireysel değildir; toplumsaldır, ekonomiktir, kültüreldir, siyasaldır. Ama aynı zamanda üretim ilişkilerinin, bölüşüm biçimlerinin, görünmeyen sınıf ayrımlarının da izlerini taşır. Bazen de en çok, dildedir.
İnsan dünyayı önce dille kurar. İlk kelimeyle başlar bu kurulum; ilk ayrım, ilk adlandırma, ilk yargı… Dil yalnızca iletişimin aracı değildir, aynı zamanda gerçekliğin mimarisidir. Ne söylendiği kadar nasıl söylendiği de dünyayı biçimlendirir. Bir toplumda dil sertleştiğinde, dünya da sertleşir. Anlam keskinleşir, ilişkiler keskinleşir, insanlar keskinleşir. Bir süre sonra insan, karşısındakini bir özne olarak değil, bir işlev olarak, bir rol olarak, bir kategori olarak görmeye başlar. Yani insan, insana yabancılaşır.
Siyasetin dili bu sertleşmenin merkezinde yer aldığında, bu dönüşüm daha da hızlanır. Türkiye’de uzun süredir politik söylem giderek daha dışlayıcı, daha keskin, daha düşmanlaştırıcı bir tona doğru çekiliyor. Artık rakip değil, düşman vardır; eleştiri değil, ihanet vardır; farklılık, bir zenginlik değil, bir tehdit olarak kurulur. Bu dil yalnızca meclis kürsülerinde kalmaz. Okullara sızar, evlerin içine girer, çocukların zihninde yer eder.
Çünkü çocuklar yalnızca öğretileni değil, duyulanı da öğrenir.
“Biz” ve “onlar” ayrımı bir politik sınıflandırma olmaktan çıkar, toplumsal bir yarılmanın gündelik dile tercümesi haline gelir. Öteki artık yalnızca farklı değildir; tehlikelidir, uzak durulması gereken, kimi zaman dışlanması gereken bir varlık olarak kurulur. Bu kurulum, yalnızca bir algı değil, aynı zamanda bir iktidar biçimidir. Şiddetin psikolojik zemini çoğu zaman burada oluşur: insanı insan olarak değil, konumuna göre değerlendirmek.
Ama bu yalnızca dilin meselesi değildir. Daha ağır, daha somut bir başka zemin vardır: ekonomi.
Bugünün gençliği giderek daralan bir ufkun içine doğuyor. Yoksulluk artık yalnızca gelirle ilgili bir durum değil; bir kader hissine, bir çıkışsızlık duygusuna dönüşmüş durumda. Eğitim, eşitlik vaadi olmaktan çıkıp sert bir eleme mekanizmasına dönüşüyor. Herkes koşuyor ama herkes için aynı bitiş çizgisi yok. Kimileri daha baştan geride başlıyor, kimileri hiç başlayamıyor bile.
Bu yarış, görünürde bireysel gibi kurulsa da, aslında eşitsizliğin yeniden üretildiği bir düzendir.
Bu yarışta kaybedenler yalnızca bir sınavı değil, çoğu zaman geleceği kaybediyor. Ve geleceğin kaybı, insanın kendini kaybetmesidir. Çünkü insan kendini gelecek üzerinden kurar. Gelecek yoksa, insan da eksilir. Eksilen insan ya içine kapanır ya da dışa taşar. İçine kapanan suskunlaşır, çöker; dışa taşan öfkeye yönelir. Ve yönünü bulamayan öfke, bir noktada şiddete dönüşebilir.
Bugün gençler arasında zaman zaman görünür hale gelen şiddet, çoğu kez bu yönsüzlüğün, bu sıkışmışlığın dışavurumudur. Ama hiçbir öfke boşlukta doğmaz. Her öfke, uzun süre görünmeyen bir hayatın tortusudur; sürekli ertelenen, sürekli küçümsenen, sürekli değersizleştirilen bir varoluşun birikimidir. Bu birikim, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda sınıfsaldır; görünmeyen ama hissedilen bir ayrımın, bir dışlanmışlığın sonucudur.
Kültür de bu zeminin sessiz kurucularındandır. Kültür, neyin değerli sayıldığını belirler. Ve son yıllarda giderek ağırlaşan bir değerler dizisi görünür olur: hız, güç, başarı, üstünlük. Zayıflık hoş görülmez, kaybetmek utanç sayılır, sabır geri çekilir, düşünmek ertelenir. Buna karşılık hızlı kazanmak, güçlü görünmek, baskın olmak yüceltilir.
Bu değerler, yalnızca bir tercih değil, aynı zamanda bir düzenin ihtiyaç duyduğu özne tipinin üretimidir.
Bu yalnızca yetişkin dünyasının dili değildir. Sosyal medya ile birlikte gençliğin gündelik yaşamına doğrudan sızmış bir atmosferdir artık. Görünürlük bir tür varlık kanıtına dönüşür. Ve görünür olmanın en kısa yollarından biri, çoğu zaman çatışma ve şiddetle yan yana durur. Şiddet böylece yalnızca bir eylem olmaktan çıkar, bir gösteriye dönüşür. Bir tür “varım” deme biçimi haline gelir.
Okullar ise bu bütünün tam ortasında yer alır. Bir toplumun kendini yeniden ürettiği yerlerdir okullar. Ancak bu yeniden üretim giderek kırılganlaşmıştır. Eğitim, kamusal bir eşitlik vaadi olmaktan uzaklaşıp sert bir rekabet alanına dönüşmüştür. Aynı yaşta, aynı şehirde, aynı ülkenin çocukları arasında bile derin uçurumlar açılır. Bir yanda imkânlar, diğer yanda eksiklikler büyür.
Bu eşitsizlik yalnızca bilgi üretmez, aynı zamanda toplumsal konumları da yeniden üretir.
Kendini değersiz hisseden bir çocuk, dünyayı da değersiz görmeye başlar. İç dünyasında bir karşılık bulamayan her şey, dış dünyada da anlamını yitirir. Okulların rehberlik mekanizmaları çoğu zaman bu kırılmayı taşıyamaz. Dinlemek yerine geçiştiren, anlamak yerine sınıflandıran bir yapı içinde gençlerin iç dünyası görünmez kalır.
Oysa en tehlikeli şey, duyulmayan öfkedir.
Bu sosyo-ekonomik ve kültürel zemin üzerinde siyaset yeniden belirleyici bir rol oynar. Kutuplaşma yalnızca bir yan etki değildir; giderek bir yönetim tekniğine dönüşür. Toplum sürekli bir “biz ve onlar” gerilimi içinde tutulur. Bu gerilim hem korku üretir hem sadakat. Korku düşünmeyi bastırır, sadakat sorgulamayı. Böylece toplum hem yönetilebilir hale gelir hem de kırılganlaşır.
Çünkü sürekli gerilim, küçük olayları büyük patlamalara dönüştürür. Günlük hayatta sıradan sayılabilecek bir an bile, birikmiş toplumsal yüklerin altında büyüyerek taşabilir. Okullarda yaşanan şiddet de çoğu zaman bu büyük yapının mikro ölçekteki yansımalarıdır.
Bu nedenle mesele bireysel değildir. Kişisel öfke anlatılarıyla sınırlanamaz. Bu, tarihsel olarak biriken, yeniden üretilen, gündelik hayatın içine sinmiş bir yapının sonucudur.
Geç dönem otoriterlik biçimleri çoğu zaman bağırarak değil, normalleştirerek işler. Açık baskı yerine sürekli bir atmosfer kurulur: tehdit, korku, belirsizlik, düşmanlık. Şiddet bastırılmaz; dolaşıma sokulur. İktidar hem şiddeti kınar hem de ondan beslenir. Çünkü her kriz daha fazla kontrol üretir, her korku daha fazla itaat.
Bu büyük yapının içinde okullardaki şiddet yalnızca küçük bir işaret değil, aynı zamanda bir uyarıdır. Fakat en tehlikelisi, artık şaşırtmamasıdır. Şiddetin sıradanlaşması, onun kendisinden daha derin bir kırılmayı işaret eder. Çünkü alışılan her şey, yavaş yavaş normalleşir. Ve normalleşen her şey, yeni bir düzen kurar.
Toplum kısa süreli tepkiler verir, sonra hızla unutur. Bu unutma hali, şiddetin kendisinden daha yıkıcıdır. Çünkü unutulan her şey, geri dönmek için daha güçlü biçimlerde birikir.
Bütün bu tablo içinde çözüm kolay değildir, ama imkânsız da değildir. Ancak kesin olan bir şey vardır: şiddet yalnızca güvenlik politikalarıyla açıklanamaz. Çünkü mesele yalnızca okul kapılarının içi değildir. Mesele, o kapıların ardında kurulan dünyadır.
Ve belki de en ağır soru tam burada belirir: Bir toplum, kendi çocuklarına nasıl bir dünya bırakır?
Ya da daha keskin bir yerden bakıldığında:
Bir toplum, kendi geleceğini neden bu kadar eşitsiz, bu kadar kırılgan ve bu kadar yalnız kurar?
- Okul Koridorlarında Biriken Öfkenin Anatomisi - 15 Nisan 2026
- Okullarda Şiddet Siyaseti: Tepkiler Büyüyor, Sorumluluk Tartışması Derinleşiyor - 15 Nisan 2026
- Yabancılık Küreselleşirken Temelkuran Fransa’da - 13 Nisan 2026



















