Diken yazarı Murat Sevinç, DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol’un “entelektüel destek yetersiz” eleştirisini tartışmaya açarken, sessizliğin yalnızca bir ilgisizlik ya da barış sürecine mesafe olarak okunamayacağını savunuyor; Sevinç’e göre toplumdan destek beklenen “Terörsüz Türkiye” sürecinin kendisi yeterince şeffaf, demokratik ve toplumsallaştırılmış değilken, iktidarın belirlediği sınırların dışına çıkan görüşlerin ağır bedeller doğurabildiği bir ortamda aydınlardan koşulsuz destek beklemek ciddi bir çelişki taşıyor.
“Entelektüeller Neden Susuyor?”
Diken yazarı Murat Sevinç, “Terörsüz Türkiye sürecinde ‘entelektüeller’in suskunluğu üzerine” başlıklı yazısında, DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol’un sürece yönelik entelektüel desteğin yetersiz olduğu yönündeki eleştirisini mercek altına aldı.
Erol, gazetecilerle yaptığı toplantıda, yıllardır ağır acılara yol açan bir savaşın sona erdirilmeye çalışıldığı bir dönemde entelektüel desteğin bu kadar sınırlı kalmasını eleştirerek, bunun ileride sorgulanacağını söyledi. Sevinç ise bu eleştirinin önemli bir noktaya temas ettiğini kabul etmekle birlikte, sessizliği yalnızca entelektüellerin tercihi olarak açıklamanın sürecin siyasi ve toplumsal koşullarını görmezden gelmek anlamına geleceğini savundu.
Sevinç, kendi ifadesiyle bir akademisyen olarak yazdığını ve herhangi bir grubu temsil etmediğini belirterek, Erol’un “entelektüel” kavramını “okumuş kesim” anlamında kullandığını varsayıyor. Ancak tartışmayı kavramların tanımından çıkarıp daha temel bir soruya taşıyor: Toplumdan destek beklenen süreç gerçekten toplumun katılımına açık bir müzakere süreci mi?
“Terörsüz Türkiye”nin Sınırlarını Kim Belirliyor?
Sevinç’in yazısındaki temel itirazlardan biri, sürecin daha ilk aşamasından itibaren “barış” ve “demokrasi” kavramlarından ziyade “terörü sona erdirmek” hedefi üzerinden tanımlanmış olması.
Yazara göre bu tercih, sürecin kapsamını da belirliyor. “Terörsüz Türkiye” ifadesinin hem iktidar tarafından hem de üzerinde uzlaşılan Çerçeve Yasa’da kullanılması, meselenin yalnızca silahlı çatışmanın sona erdirilmesi ekseninde ele alınmasına yol açıyor. Buna karşılık eşit yurttaşlık, demokratikleşme, anayasal düzen, siyasal haklar ve Kürt sorununun tarihsel boyutlarının sürecin neresinde durduğu yeterince açık değil.
Sevinç’in dikkat çektiği asıl çelişki burada ortaya çıkıyor: Toplumsal destek isteniyor ancak toplumun sürecin içeriğini tartışabileceği alan dar kalıyor.
Yazara göre böyle süreçlerin tüm aşamalarının kamuoyuna açık yürütülmesi beklenemez. Ancak bunun tersi de geçerli. Müzakerenin bütünüyle kapalı kapılar ardında yürütülmesi, toplumdan beklenen desteğin demokratik niteliğini zayıflatıyor.
“Müzakere” Var Mı, Yok Mu?
Sevinç, Türkiye’de yaşanan sürecin henüz toplumla paylaşılmış açık bir “müzakere” niteliği kazanmadığı görüşünde. Özellikle devlet ile Abdullah Öcalan ve örgüt arasında yürütülen görüşmelerin niteliği konusunda kamuoyunun yeterli bilgiye sahip olmamasının, sürecin demokratik meşruiyeti açısından soru işaretleri yarattığını belirtiyor.
Bu noktada DEM Parti’ye de eleştirel bir soru yöneltiyor: “Son iki yıldır DEM Parti olmasaydı bu süreçte ne eksilirdi?”
Bu soru, yalnızca DEM Parti’nin sürece dahil olup olmadığını değil, partinin kendi siyasi tabanını ve Türkiye toplumunu sürecin neresinde konumlandırdığını da gündeme getiriyor.
Sevinç’in yaklaşımında sorun, müzakerenin gizli yürütülmesi değil; gizlilik ile demokratik toplumsallaştırma arasındaki sınırın belirsizleşmesi. Barış süreçlerinin belli bölümlerinin kapalı yürütülmesi anlaşılabilir olsa da, toplumun tamamının sonuçlarından etkileneceği bir dönüşümün bütünüyle kapalı bir siyasal alanda şekillenmesi demokratik katılım sorusunu kaçınılmaz hale getiriyor.
Barış Desteği, Demokrasi Sorusunu Ortadan Kaldırmıyor
Murat Sevinç, yazısında sürece yönelik eleştirilerin barış karşıtlığı olarak okunmasına da itiraz ediyor.
Kendisinin silah bırakılmasını ve çatışmanın sona ermesini olumlu bulduğunu açıkça belirten Sevinç, ancak bunun ardından hangi siyasal ve hukuki düzenlemelerin geleceğinin ayrı bir mesele olduğunu vurguluyor.
Burada özellikle “demokrasi olmadan nasıl olacak?” sorusunun önemine dikkat çekiyor. Sevinç’e göre yıllardır barıştan yana tavır alan, ancak sürecin demokratik güvencelerden yoksun yürütülmesine ilişkin kaygılarını dile getiren insanların endişelerini görmezden gelmek, entelektüel desteğin neden sınırlı kaldığını açıklamaya yardımcı olmuyor.
Çünkü bir savaşın sona ermesini desteklemek ile savaşın sona erdirilmesi adına yürütülen her yöntemi desteklemek aynı şey değil.
Sevinç’in yazısının güçlü tarafı da tam burada ortaya çıkıyor: Barış ile demokratikleşmenin birbirinin alternatifi gibi sunulmasına itiraz ediyor. Silahların susması önemli bir kazanım olabilir; fakat bundan sonra ortaya çıkacak siyasi düzenin niteliği, yurttaşların hakları ve anayasal güvenceler de aynı ölçüde tartışılması gereken başlıklar.
İktidar Düşüncenin Sınırlarını Da Belirliyor
Sevinç’e göre Türkiye’de iktidar yalnızca siyasal sürecin değil, sürecin nasıl konuşulacağının sınırlarını da uzun süredir belirliyor.
Yazar, bu durumu 1982 Anayasası’nın hazırlanma sürecindeki tartışma ortamıyla karşılaştırıyor. Darbe koşullarında anayasa metninin toplum tarafından yeterince tartışılamadığını, 5 Ağustos 1982 tarihli MGK kararıyla getirilen görece tartışma serbestisinin bile anayasanın belirlenmiş çerçevesi dışına çıkılmasına izin vermediğini hatırlatıyor.
Buradan hareketle Sevinç, 2026 Türkiye’si için rahatsız edici bir soru ortaya koyuyor: İktidar tarafından güvenlik söylemiyle çerçevelenen ve “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan bir süreç hakkında okumuş kesim ne kadar özgürce konuşabilir?
Beklenen şey gerçekten düşünce üretmek mi, yoksa belirlenen çerçeve içerisinde kalmak ve sürece “olduğu kadarına” destek vermek mi?
Bu soru, “entelektüeller neden susuyor?” tartışmasını bireysel cesaret ya da ilgisizlik meselesinden çıkarıp siyasal baskı, ifade özgürlüğü ve demokratik alanın daralması bağlamına taşıyor.
Bir Komedyenin Tutuklu Olduğu Ülkede “Cesur Fikir” Mümkün Mü?
Sevinç, düşünce alanındaki suskunluğu değerlendirirken Türkiye’deki baskı ortamının somut sonuçlarına da işaret ediyor. Bir komedyenin dahi cezaevinde bulunduğu bir ülkede, kamuoyunda etkili olabilecek kişilerin “can sıkacak”, iktidarın belirlediği çerçevenin dışına çıkacak görüşleri açıkça dile getirmesinin ne kadar mümkün olduğunu sorguluyor.
Bu, entelektüel sessizliğin önemli bir boyutunu görünür kılıyor: Susmak her zaman onaylamak anlamına gelmeyebilir.
Sevinç’in verdiği örnek ise oldukça çarpıcı. Barış Akademisyeni bir meslektaşının, işsizliğinin onuncu yılında bir inşaatta çalıştığını aktarıyor. Bu örnek, akademik ve entelektüel alanda eleştirel söz söylemenin yalnızca hukuki veya siyasi değil, doğrudan ekonomik sonuçlarının da olabileceğini hatırlatıyor.
Dolayısıyla Erol’un eleştirdiği sessizlik, yalnızca “barışa yeterince sahip çıkmama” şeklinde okunamayacak kadar karmaşık bir toplumsal zeminde ortaya çıkıyor.
Kürt Sorunu Yalnızca Kürtlerin Meselesi Değil
Sevinç, yazısında kendi konumunu da özellikle ayırıyor. Kürt olmadığını ve silah bırakma kararının doğrudan Kürtlerin vereceği bir karar olduğunu belirterek, bu konudaki sözünün sınırlarını kabul ediyor.
Ancak Kürt sorununun tarihsel kökenleri, eşit yurttaşlık, anayasa değişiklikleri ve sürecin yürütülme biçimi söz konusu olduğunda meselenin artık yalnızca Kürtlerin yaşamına ilişkin olmadığını vurguluyor.
Bu ayrım önemli. Çünkü eşit yurttaşlık yalnızca belirli bir etnik grubun talebi değil, bütün yurttaşların ortak demokratik güvencesi.
Dolayısıyla Kürt sorununun çözümüne ilişkin yapılacak anayasal veya yasal düzenlemeler, Türkiye’de yaşayan herkesin yurttaşlık statüsünü ve haklarının çerçevesini etkileyebilir.
Sevinç’in yaklaşımı, böylece “Bu mesele Kürtlerin meselesidir” şeklindeki dar çerçevenin de, “Kürt sorunu artık yalnızca silah bırakma meselesidir” anlayışının da ötesine geçiyor.
Asıl Tartışma Sessizlikten Çok Konuşma Hakkı
Diken’deki yazının ortaya koyduğu temel mesele, entelektüellerin neden yeterince konuşmadığından daha geniş: Türkiye’de insanlar ne kadar özgür konuşabiliyor ve hangi bedeli göze almak zorunda kalıyor?
Faik Özgür Erol’un eleştirisi, barış arayışının entelektüel çevrelerden daha güçlü destek görmesi gerektiği yönünde. Murat Sevinç ise bu çağrının haklı tarafını teslim ederken, desteğin niteliğinin de tartışılması gerektiğini söylüyor.
Çünkü demokratik bir barış süreci, yalnızca silahların bırakılmasıyla değil, toplumun konuşabilmesiyle, eleştirebilmesiyle, farklı öneriler ortaya koyabilmesiyle ve sürecin geleceği hakkında söz sahibi olabilmesiyle güçlenebilir.
Bu açıdan bakıldığında sorun, entelektüellerin neden alkışlamadığı değil; neden özgürce tartışamadığı sorusuna dönüşüyor.
Barışın Kalıcılığı Demokratik Güvencelere Bağlı
Murat Sevinç’in yazısı, “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen sürecin yalnızca güvenlik ekseninden okunmasına karşı önemli bir uyarı niteliğinde.
Silahların susması ve çatışmanın sona ermesi, kuşkusuz toplum açısından değerli bir gelişme. Ancak çatışmasızlığın kalıcı bir barışa dönüşmesi; eşit yurttaşlık, hukuk devleti, ifade özgürlüğü, siyasal katılım ve demokratik güvencelerle birlikte ele alınmadığında eksik kalabilir.
Bu nedenle Sevinç’in yazısının işaret ettiği çelişki açık: Toplumdan barış sürecine destek istenirken, toplumun sürecin kendisini sorgulamasından rahatsız olunuyorsa burada yalnızca “entelektüellerin sessizliği” değil, demokratik siyasetin sınırları tartışılmalıdır.
Ve belki de asıl soru şudur:
Barış için konuşması beklenen insanlara, barışın nasıl kurulacağını tartışma özgürlüğü gerçekten tanınıyor mu?
Kaynak: Diken, Murat Sevinç, “Terörsüz Türkiye sürecinde ‘entelektüeller’in suskunluğu üzerine – Birinci yazı”, 23 Ağustos 2026. Yazıdaki değerlendirmeler ve Faik Özgür Erol’un açıklamalarına ilişkin aktarımlar bu kaynağa dayanmaktadır. Sevinç’in yazısında ayrıca Kemal Büyükyüksel’in “Türkiye’ye Girenler Bütün Umutlarını Geride Bıraksın” başlıklı yazısına da dikkat çekilmektedir. Diken’de Murat Sevinç’in yazısı











