back to top
Ana Sayfa Haberler Türkiye’de Siyasal Şiddetin İktisadi Kökeni

Türkiye’de Siyasal Şiddetin İktisadi Kökeni

Evrensel yazarı Kansu Yıldırım, Türkiye’de son yıllarda olağanüstü bir araç olmaktan çıkıp sistematik bir devlet pratiğine dönüşen “acele kamulaştırma” kararlarının, sermaye birikimi stratejileriyle doğrudan bağlantılı olduğunu savundu. Yıldırım’a göre, madencilikten enerji yatırımlarına uzanan agresif büyüme modeli; siyasal şiddeti, mülksüzleştirmeyi ve devlet zorunu ekonominin asli araçlarından biri haline getiriyor.

Devlet Ve Sermaye İlişkisi

Evrensel Gazetesi yazarı Kansu Yıldırım, “Türkiye’de siyasal şiddetin iktisadi kökeni ve acele kamulaştırma kararlarına bakış” başlıklı analizinde, Türkiye kapitalizminin son dönemde izlediği büyüme modelinin toplumsal sonuçlarını tartıştı. Yazıda, “acele kamulaştırma” uygulamalarının yalnızca teknik ya da idari bir araç olmadığı; doğrudan sermaye birikim süreçlerinin hızlandırılması için kullanılan siyasal bir mekanizma haline geldiği vurgulandı.

Yıldırım, Akbelen, Varto ve farklı bölgelerde yaşanan toprak direnişlerini örnek göstererek, köylülerin tapulu arazilerini koruma mücadelesinin giderek devlet müdahalesiyle karşı karşıya bırakıldığını belirtti. İkizköylü Esra Işık’ın tutuklanması ve bazı bölgelerde yurttaşların zorla yerinden edilmesi, bu sürecin somut örnekleri arasında gösterildi.

Analizde, madencilik, enerji, organize sanayi bölgeleri, inşaat ve turizm sektörlerine yönelik kamulaştırmaların; yalnızca piyasa dinamikleriyle değil, devletin kurumsal kapasitesi ve zor aygıtları üzerinden yürütüldüğü ifade edildi. Böylece siyasal şiddetin, güncel “ilksel birikim” süreçlerinin bir parçası olarak işlediği savunuldu.

İktidar Bloğu Ve Hukukun Dönüşümü

Yıldırım, devlet biçimindeki dönüşümlerin yalnızca siyasal söylemlerle değil; ekonomi, hukuk ve sınıfsal güç ilişkileri üzerinden okunması gerektiğini kaydetti. Antonio Gramsci ve Nicos Poulantzas’ın “iktidar bloğu” kavramlarına atıf yapan yazıda, egemen sınıf içindeki farklı sermaye fraksiyonlarının devlet politikalarını belirleyen temel güç olduğu vurgulandı.

Bu çerçevede “devlet projesi” kavramı öne çıkarıldı. Yazıya göre, uzun vadeli sermaye çıkarları anayasa, kamu politikaları ve hukuksal düzenlemeler aracılığıyla kurumsallaştırılıyor. Devletin yürütme, yasama ve yargı mekanizmaları da bu ihtiyaçlara göre yeniden biçimleniyor.

Yıldırım, Fransız Düzenleme Okulu düşünürü Alain Lipietz’in yaklaşımına dayanarak, sermaye birikim rejimi ile hukuk arasındaki ilişkinin “acele kamulaştırma” uygulamalarında somutlaştığını belirtti. Bu uygulamanın, piyasa işleyişini güvence altına almak için kullanılan müdahaleci devlet araçlarından biri olduğu ifade edildi.

“İstisna”dan Kalıcı Politikaya

Yazının dikkat çeken bölümlerinden biri, “acele kamulaştırma” kararlarının yıllara göre artışını ortaya koyan veriler oldu. Buna göre AKP’nin ilk yıllarında sınırlı sayıda kullanılan uygulama, özellikle 2010 sonrasında hızla yaygınlaştı.

2005 yılında yalnızca 6 adet olan acele kamulaştırma kararı, 2012’de 171’e, 2013’te 283’e yükseldi. 15 Temmuz darbe girişimi ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş sonrasında ise uygulamanın daha da kurumsallaştığı belirtildi. Verilere göre:

  • 2021’de 229,
  • 2022’de 161,
  • 2023’te 193,
  • 2024’te 191,
  • 2025’te 202 adet acele kamulaştırma kararı alındı.

2026’nın yalnızca ilk dört ayında ise 59 karar verildiği aktarıldı.

Yıldırım, bu tabloyu “olağanüstü yöntemin olağanlaşması” olarak tanımladı. Analize göre acele kamulaştırma, artık geçici kriz anlarının değil; doğrudan sermaye birikim süreçlerinin kurumsal aracı haline gelmiş durumda.

Ekstraktivizm Ve Yeni Bağımlılık İlişkileri

Yazıda Türkiye kapitalizminin “ekstraktivist” yani kaynak sömürüsüne dayalı büyüme modeli de ele alındı. John Bellamy Foster ve James Petras’ın görüşlerine yer veren Yıldırım, özellikle madencilik sektörünün yeni emperyalist bağımlılık ilişkilerinin merkezinde bulunduğunu savundu.

Analize göre, 2024 başından 2025 sonuna kadar maden şirketlerine ihale edilen ruhsat sahalarının toplamı 468 bin 784 hektara ulaştı. Toplamda ise 1 milyon 17 bin hektarlık alanın şirketlerin kontrolüne geçtiği ifade edildi.

Yıldırım’a göre bu süreç, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasal bir yeniden yapılanmayı da beraberinde getiriyor. Çünkü agresif büyüme modeli; daha merkeziyetçi, daha hızlı karar alan ve zor kullanımını daha görünür hale getiren bir devlet aygıtına ihtiyaç duyuyor.

Siyasal Şiddetin Ekonomik Zemini

Yazının son bölümünde, Türkiye’deki mevcut büyüme stratejisinin “toprağı ve insanı kurutmaktan çekinmeyen” kısa vadeli kâr anlayışına dayandığı ifade edildi. “Acele kamulaştırma” kararlarının yalnızca hukuki prosedürler değil, aynı zamanda iktidar bloğu içindeki sermaye fraksiyonlarının siyasal tezahürü olduğu savunuldu.

Yıldırım’a göre, Batı kapitalizminin “dekarbonizasyon” ve “ikiz dönüşüm” gibi kavramlarla sunduğu yeni ekonomik modeller Türkiye’de söylemsel düzeyde benimsenmiş görünse de, uygulamada hâkim olan model hâlâ rant, madencilik ve hızlı sermaye genişlemesine dayalı agresif birikim stratejisi.

Bu nedenle acele kamulaştırma uygulamaları; yalnızca mülkiyet devrini değil, aynı zamanda devletin ekonomi-politik yönelimini, hukuk anlayışını ve toplumsal ilişkileri yeniden biçimlendiren bir araç olarak değerlendiriliyor.


  • BT / Evrensel Gazetesi – Kansu Yıldırım Yazısı