back to top
Ana Sayfa Kültür Sanat Yurtsuzların Dünyasında İnsan Kalmak

Yurtsuzların Dünyasında İnsan Kalmak

Sürgün, savaş, otoriterleşme ve neoliberal eşitsizlikler çağında konuşan Türkiyeli gazeteci-yazar Ece Temelkuran, Gazze’den Avrupa’ya, Trumpizm’den Erdoğan rejimine kadar uzanan küresel kırılmayı “insanın evsizleşmesi” olarak tanımlıyor: Ona göre artık mesele yalnızca faşizmin yükselişi değil; insanların birbirine yabancılaştırıldığı bir dünyanın içinde insan kalabilmek.

Türkiye’den sürgüne zorlanan gazeteci ve yazar Ece Temelkuran, İspanyol gazetesi elDiario.es’e verdiği kapsamlı söyleşide, yalnızca aşırı sağın yükselişini değil; neoliberal düzenin, savaşların ve küresel eşitsizliklerin insanlarda yarattığı “aidiyetsizlik” duygusunu tartışmaya açtı.

2019’da yayımlanan ve dünya çapında yankı uyandıran How to Lose a Country kitabıyla otoriter rejimlerin ortak yöntemlerini analiz eden Temelkuran, yeni kitabı La nación de los extraños (“Yabancıların Milleti”) üzerinden bu kez daha derin bir toplumsal kırılmaya işaret ediyor: İnsanların kendi ülkelerinde, şehirlerinde, hatta kendi hayatlarında bile “evsiz” hissetmeye başlaması.

Faşizm Sadece Bir Rejim Değil, Bir Ruh Hali

Temelkuran’a göre günümüz aşırı sağı yalnızca seçim kazanan partilerden ibaret değil; neoliberal düzenin içinden doğmuş, insan hayatını ekonomik değer üzerinden ölçen küresel bir zihniyetin sonucu.

Özellikle Avrupa’nın göçmen ve mülteci politikalarını örnek gösteren Temelkuran, kıtanın aşırı sağcı partiler yükselmeden çok önce “faşizan reflekslerle” hareket etmeye başladığını savunuyor. Ona göre Avrupa, göçmenleri insan olmaktan çıkararak kriminalize etti ve toplumun geri kalanına “bunlar size olmaz” hissi verdi.

Gazze konusunda Batı’nın sergilediği tutumun ise bu ahlaki çöküşü görünür hale getirdiğini belirten Temelkuran, “İlk kez canlı yayında bir soykırım izledik ve aynı anda milyonlarca insanın nasıl insanlıktan çıkarıldığını gördük” diyor.

Bu nedenle Gazze’nin yalnızca bir savaş değil, aynı zamanda küresel vicdanın sınandığı tarihsel bir eşik olduğunu vurguluyor.

Gazze, İnsanlığın Vicdan Testine Dönüştü

Temelkuran’ın en dikkat çekici tespitlerinden biri, Gazze’nin yeniden “fedakârlık” kavramını gündeme getirmesi.

Ona göre uzun yıllardır liberal dünyada unutulan fedakârlık düşüncesi, İsrail saldırıları karşısında yeniden merkezi bir tartışma haline geldi. İnsanlar ilk kez kariyerlerini, akademik pozisyonlarını, sosyal statülerini veya ekonomik konforlarını riske atarak Gazze hakkında konuşup konuşmayacaklarına karar vermek zorunda kaldı.

Temelkuran bu durumu şöyle özetliyor:

“Kimse Gazze için umut olduğu için konuşmadı. Başından beri umut yoktu. Ama konuşmamak insan kalmayı imkânsız hale getiriyordu.”

Bu yaklaşım, onun “umut” yerine “inanç” kavramını tercih etmesinin de temelini oluşturuyor. Temelkuran’a göre umut kırılgan bir duygu; oysa inanç, sonuç alınamasa bile doğru olanı yapma iradesi anlamına geliyor.

Yurtsuzluk Yeni Çağın Ortak Duygusu

Temelkuran’ın yeni kitabındaki temel kavramlardan biri “unhomed” — yani yalnızca fiziksel olarak değil, psikolojik ve siyasal olarak da “evsizleşmiş” insan.

Sürgünler, mülteciler ve göçmenler bu durumun en görünür örnekleri olsa da Temelkuran’a göre aslında çok daha geniş bir kesim aynı duyguyu yaşıyor. İnsanlar artık yaşadıkları toplumlara, kurumlara, siyasete ve geleceğe ait hissedemiyor.

Bu yüzden Temelkuran, kendisini dışarıda hisseden insanların “tarihin öncüleri” olduğunu söylüyor:

“Kendini bu dünyaya ait hissetmeyen insanlar tarihin öncüleridir. Çünkü çok daha fazla insan yakında aynı duyguyu yaşayacak.”

Ona göre bu yabancılaşma yalnızca otoriter rejimlerden değil; piyasacı bireyciliğin insan ilişkilerini çökertmesinden de kaynaklanıyor.

Türkiye Deneyimi Küresel Krizin Erken Laboratuvarıydı

Temelkuran’ın düşünsel hattında Türkiye özel bir yere sahip. Çünkü ona göre Türkiye, bugün Batı’da yaşanan demokratik çözülmenin erken örneklerinden birini sundu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye’de gazetecilerin, akademisyenlerin ve muhaliflerin maruz kaldığı baskının artık Avrupa ve ABD’de de farklı biçimlerde ortaya çıktığını belirtiyor.

Bu nedenle kendi sürgün deneyimini yalnızca kişisel bir trajedi olarak değil; küresel geleceğin erken habercisi olarak görüyor.

Temelkuran, özellikle Avrupa’daki liberal çevrelerin uzun süre otoriterleşmeyi yalnızca “Doğu’ya ait” bir mesele gibi gördüğünü; ancak bugün aynı krizlerin Batı demokrasilerinin merkezine yerleştiğini söylüyor.

Yeni Direnişin Merkezi İnsan İlişkileri Olabilir

Söyleşinin en dikkat çekici bölümlerinden biri ise Temelkuran’ın çözüm arayışı.

Latin Amerika’daki toplumsal hareketlerden ilham aldığını söyleyen yazar, yalnızca akla dayalı bir siyasal mücadeleyle otoriterliğin durdurulamayacağını savunuyor. Ona göre yeni direniş biçimi; şefkat, dayanışma, tevazu ve insan ilişkilerini yeniden siyasetin merkezine koymak zorunda.

Bu nedenle “ev” fikrini de yeniden tanımlıyor:

“Artık ev bir yer değil; insanlar, sözler ve birbirimize verdiğimiz sözler.”

Temelkuran’a göre geleceğin dünyasında insanları ayakta tutacak olan şey devletler ya da sınırlar değil; birbirini gerçekten görebilen insanlar olacak.

Gazze’den Minneapolis’e Uzanan Ortak Direniş

Temelkuran, Gazze’ye destek hareketini son yılların en büyük küresel toplumsal mobilizasyonu olarak değerlendiriyor. Ona göre bu hareket; insan hakları, sömürgecilik karşıtlığı, uluslararası hukuk ve anti-faşist mücadeleleri ortak bir zeminde buluşturdu.

Özellikle ABD’de göçmen baskınlarına karşı gelişen protestoları örnek veren Temelkuran, yeni dünyanın merkezinde fiziksel dayanışmanın olacağını düşünüyor:

“Tek sahip olduğumuz şey birbirimiziz.”

Bu nedenle geleceğin “yabancılar milleti”, ortak korkular etrafında değil; ortak insanlık deneyimi üzerinden kurulabilir.


  • TB / elDiario.es Röportajı