Silivri’de İBB davası için inşa edilen ve 2 bin 295 kişi kapasiteli yeni duruşma salonu, yalnızca büyüklüğüyle değil, yargılamanın tarafları arasındaki fiziksel mesafeyle de tartışma yaratıyor. Mesele, bir mahkeme salonunun kaç kişilik olduğu değil; sanık, avukat, hâkim, savcı, gazeteci ve yurttaş arasındaki ilişkinin nasıl bir mekânda kurulduğu. Uluslararası insan hakları standartları ise adaletin mimari gösterişten çok, savunmanın etkinliği, kamunun erişimi ve sanığın yargılamaya fiilen katılabilmesiyle ölçüldüğünü söylüyor.
Silivri’deki yeni duruşma salonu, Türkiye’de yargının mekânla ilişkisini yeniden gündeme taşıdı.
İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nin İBB davasının ikinci celsesinde kullanmaya başladığı Marmara Duruşma Salonu, 2 bin 295 kişilik kapasitesiyle alışılmış mahkeme salonlarından belirgin biçimde ayrılıyor. Salon, 414 sanıklı bir yargılama gibi olağanüstü geniş bir dosyanın fiziksel ihtiyaçlarına yanıt vermek amacıyla inşa edildi.
Ancak tartışmayı yalnızca “salon çok büyük” cümlesine sıkıştırmak, asıl meseleyi ıskalama riski taşıyor.
Çünkü adaletin mekânı nötr değildir.
Bir mahkeme salonunun büyüklüğü, oturma düzeni, kürsünün yüksekliği, sanıklarla hâkim arasındaki mesafe, avukatların müvekkillerine ulaşma biçimi, gazetecilerin duruşmayı takip edebilme koşulları ve yurttaşların salona erişimi; bunların tamamı yargılamanın nasıl deneyimlendiğini ve dolayısıyla adaletin nasıl göründüğünü etkiler.
Bugün Silivri’de sorulması gereken soru bu nedenle “Bu kadar büyük bir salon gerekli miydi?” sorusundan daha kapsamlıdır:
Adalet büyük salonlar ister mi?
Daha önemlisi:
Bir mahkeme salonu büyüdükçe adalet büyür mü, yoksa sanıkla savunma, mahkeme ile toplum arasındaki mesafe mi büyür?
Mesele metrekare değil, mesafedir
Silivri’deki yeni salonu yerinde izleyenlerin aktardığı tablo, sanıklar, avukatlar, basın ve izleyiciler arasındaki fiziksel mesafelerin dikkat çekici ölçüde arttığı yönünde.
Bir gazetecinin salonu “futbol sahası büyüklüğünde” olarak nitelemesi de bu algıyı ortaya koyuyor.
İnsan hakları açısından ise sorun salonun gerçekten bir futbol sahası kadar olup olmadığı değil.
Asıl mesele, mahkemenin içindeki insanların birbirini ne kadar doğrudan görebildiği, duyabildiği ve birbirine erişebildiğidir.
Çünkü hukukta “katılmak”, aynı binanın içinde bulunmak anlamına gelmez.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi, herkesin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil ve aleni bir duruşma hakkına sahip olduğunu kabul eder. Sanığın ayrıca savunmasını hazırlamak ve avukatının yardımından yararlanmak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olması gerekir.
Dolayısıyla adliye mimarisinin temel kriteri, yalnızca çok sayıda insanı aynı anda içeri alabilmek değildir.
İçeride bulunan insanların yargılamaya etkili biçimde katılabilmesidir.
AİHM: Fiziksel düzenleme bile adil yargılanma meselesidir
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadı bu konuda özellikle önemli.
AİHM, mahkeme salonundaki fiziksel düzenlemelerin savunma hakkını etkileyebileceğini açıkça kabul ediyor.
Bir davada sanıkların cam bir bölmenin arkasında tutulması ve avukatlarıyla aralarında fiziksel engel bulunması AİHM tarafından incelendi. Mahkeme, bu düzenlemenin sanıkların duruşmaya etkin katılımını ve avukatlarından pratik ve etkili hukuki yardım almalarını etkilediğini belirtti. Sanıkların avukatlarıyla gizli iletişim kuramaması da ihlal değerlendirmesinde belirleyici oldu.
AİHM’nin ortaya koyduğu ilke son derece önemli:
Mahkeme salonundaki fiziksel düzen, adaletin dışında kalan teknik bir ayrıntı değildir.
Mahkemeler güvenliği sağlamak zorunda olabilir. Ancak güvenlik düzenlemeleri, sanığın yargılamaya etkin katılımını ve avukatıyla etkili iletişimini ortadan kaldırmamalıdır. Tedbirler gerekli ve orantılı olmalıdır.
Bu açıdan bakıldığında Silivri’deki tartışmanın merkezine “büyüklük” değil, mesafenin hukuk üzerindeki etkisi yerleşiyor.
Adalet sarayı değil, adalete erişim
Avrupa Konseyi de adliye mimarisini yalnızca estetik ya da teknik bir mesele olarak görmüyor.
Konseyin yargı reformuna ilişkin belgelerinde adliye mimarisinin adalete erişim ve işlevsellikle doğrudan ilişkili olduğu vurgulanıyor. Özellikle büyük adliye yapılarında tasarımın vatandaşların erişimini kolaylaştıracak şekilde ele alınması gerektiğine dikkat çekiliyor.
Burada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor:
Büyük bina ile erişilebilir adliye aynı şey değildir.
Hatta bazı durumlarda fiziksel büyüklük, erişilebilirliği artırmak yerine azaltabilir.
İnsanların mahkeme salonuna girebilmesi ama sanığı uzaktan, güçlükle görebilmesi; avukatın müvekkiliyle rahatça iletişim kuramaması; gazetecinin duruşmayı takip etmek için özel bir fiziksel pozisyona ihtiyaç duyması; izleyicinin yargılamanın parçası olmaktan çok uzakta bir seyirci konumuna itilmesi, “aleni yargılama” ilkesinin yalnızca biçimsel olarak yerine getirilmesi tartışmasını doğurabilir.
“Halkın önünde” mi, “halktan uzakta” mı?
Adaletin aleni olması, demokratik yargının en önemli güvencelerinden biridir.
AGİT’in adil yargılanma standartlarına ilişkin çalışmalarında, kamuya açık duruşmanın gerçek anlamda gerçekleşebilmesi için mahkeme binalarına ve duruşma salonlarına özgür erişimin güvence altına alınması gerektiği belirtiliyor. Ayrıca mahkemelerin, duruşmaların izlenebilmesini ve kamuoyunun bunlardan haberdar olmasını sağlayacak düzenlemeler yapması gerektiği vurgulanıyor.
Bu nedenle bir duruşmanın “halka açık” ilan edilmesi tek başına yeterli değildir.
Sorulması gerekenler şunlardır:
- Yurttaş salona gerçekten kolayca ulaşabiliyor mu?
- Salonun kapasitesi, izleyiciyi dışarıda bırakacak şekilde fiilen sınırlandırılıyor mu?
- Gazeteciler yargılamayı rahatlıkla takip edebiliyor mu?
- Sanığın yüzü, hâkimin yüzü, avukatın konumu görülebiliyor mu?
- Sanık ile avukatı arasında duruşma sırasında etkili ve gizli iletişim mümkün mü?
- Fiziksel mesafe, sanığın kendisini yargılamanın gerçek bir öznesi olarak hissetmesini engelliyor mu?
Bunlar mimari sorular gibi görünse de aslında doğrudan hukuk sorularıdır.
Bir salon neyi görünür, neyi görünmez kılar?
Silivri’deki salon tartışmasının daha politik bir boyutu da burada ortaya çıkıyor.
Mahkeme salonları yalnızca yargılama yapılan mekânlar değildir. Aynı zamanda devletin hukuk karşısındaki konumunu görünür kılan sembolik alanlardır.
Geleneksel mahkeme mimarisinde hâkim kürsüsünün yüksekliği, tarafların konumu, sanık bölümü, avukat sıraları ve izleyici bölümü belirli bir hiyerarşi üretir.
Salon büyüdükçe bu hiyerarşi fiziksel olarak daha da belirginleşebilir.
Hâkim ve savcının bir uçta, yüzlerce sanığın başka bir bölgede, avukatların ayrı sıralarda, gazeteciler ve yurttaşların ise en geride konumlandırıldığı bir mekânda “yargılayan” ile “yargılanan” arasındaki mesafe yalnızca birkaç metre değildir.
Mekân, iktidar ilişkisini de düzenler.
Bu nedenle Silivri’deki salonun büyüklüğünü yalnızca kapasite üzerinden değerlendirmek eksik kalır.
Asıl soru şudur:
Bu mimari, adaletin daha görünür olmasını mı sağlıyor, yoksa yargılama sürecindeki güç ilişkilerini daha görünmez mi kılıyor?
İnsan hakları hukukunda “mesafe” neden önemlidir?
Çünkü savunma hakkı soyut bir hak değildir.
Bir sanığın avukatına sahip olması yetmez. Avukatıyla etkili iletişim kurabilmesi gerekir.
Birleşmiş Milletler’in avukatların rolüne ilişkin temel ilkeleri, kişilerin ceza yargılamasının bütün aşamalarında avukat yardımından yararlanabilmesini ve bunun için etkin mekanizmalar sağlanmasını öngörüyor.
Birleşmiş Milletler insan hakları belgeleri de tutuklu veya hükümlünün avukatıyla yeterli zaman ve imkâna sahip biçimde, gizlilik içinde görüşebilmesini temel bir güvence olarak ele alıyor.
AİHM’nin yakın tarihli kararlarında da aynı ilke sürüyor: Sanığın avukatıyla üçüncü kişilerin duyamayacağı biçimde iletişim kurabilmesi, adil yargılanmanın temel gereklerinden biri olarak kabul ediliyor.
Dolayısıyla bir salonda sanıkla avukatın arasında yalnızca birkaç metrelik ya da onlarca metrelik bir mesafe bulunması, tek başına ihlal anlamına gelmez.
Ama bu mesafe etkili savunmayı zorlaştırıyorsa, mimari artık hukuk açısından önem kazanır.
Silivri’nin bir başka problemi: Adliye mi, cezaevi mi?
Silivri örneğinde mekân tartışmasını daha da önemli kılan başka bir unsur var.
Yeni salon, Marmara Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü içerisinde bulunuyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, daha önce Silivri’deki duruşmaların cezaevi kampüsünde, İstanbul merkezinden yaklaşık 70 kilometre uzaklıktaki bir yerde yapılmasının ve sıkı güvenlik kontrollerinin kamu erişimi bakımından sorunlar yarattığına dikkat çekmişti. Örgüt, salonun spor salonu büyüklüğünde olduğunu ve izleyici ile basının en arka bölümde küçük bir alanda toplandığını aktarmıştı.
Bu ayrıntı önemlidir.
Çünkü burada yalnızca “büyük bir mahkeme salonu” yoktur.
Cezaevi kampüsü içine yerleştirilmiş devasa bir yargılama mekânı vardır.
Bu durum, adaletin mekânsal olarak özgürlük alanından güvenlik alanına doğru kaydığı sorusunu da gündeme getiriyor.
Mahkeme nerede kuruluyor?
Kentin merkezinde, yurttaşın kolayca ulaşabildiği bir adliye binasında mı?
Yoksa yüksek güvenlikli bir cezaevi kampüsünde mi?
Duruşmayı izlemeye gelen yurttaş kendisini bir adliyede mi, yoksa bir güvenlik kompleksinde mi hissediyor?
Bunlar yalnızca algısal sorular değildir. Kamusal adaletin niteliğiyle ilgilidir.
Büyük salonun kendisi suçlu değil
Burada önemli bir noktayı da ayırmak gerekiyor.
414 sanıklı bir davada küçük bir salonun kullanılması da ciddi sorunlar yaratabilir. Sanıkların, avukatların, mahkeme heyetinin, gazetecilerin ve izleyicilerin aynı anda bulunabileceği fiziksel bir alan elbette gerekir.
Dolayısıyla mesele “büyük salon kötüdür” demek değildir.
Tam tersine, büyük davalar büyük salonlar gerektirebilir.
Fakat büyük salonun tasarımı, kapasite sorununu çözerken adil yargılanmanın diğer unsurlarını zayıflatıyorsa sorun başlar.
Uluslararası standartların söylediği de tam olarak budur:
Güvenlik, kapasite ve verimlilik; savunma hakkı, etkin katılım ve kamusal denetim pahasına sağlanamaz.
AİHM’nin yaklaşımı da mahkemelerin güvenlik ihtiyacını kabul ediyor; ancak güvenlik düzenlemelerinin somut risklere dayanmasını ve savunma haklarıyla orantılı olmasını istiyor.
Asıl soru: Neden bu kadar uzak?
Silivri’deki yeni salonun tartışılması, aslında Türkiye’nin yargı mimarisine ilişkin daha büyük bir soruyu görünür kılıyor:
Adalet insanlara yaklaşmak için mi tasarlanıyor, yoksa insanları adaletten belli bir mesafede tutmak için mi?
Çünkü adaletin ihtiyacı yalnızca daha fazla koltuk değildir.
Adalet;
yakınlık ister,
görünürlük ister,
erişilebilirlik ister,
etkin savunma ister,
gizli avukat-müvekkil iletişimi ister,
basının ve toplumun denetimini ister,
sanığın yargılamanın öznesi olduğunu hissettirecek bir düzen ister.
Ve belki de en önemlisi, iktidar ile yurttaş arasındaki mesafenin mümkün olduğunca azaltılmasını ister.
“Dürbünle izlenen adalet” mümkün mü?
Bir yurttaşın mahkemeye gidip duruşmayı fiziksel olarak izleyebilmesi, tek başına adaletin gerçekleştiğini göstermez.
Eğer yurttaş salondadır ama sanığı görmekte zorlanıyorsa;
gazeteci salondadır ama duruşmayı takip etmek için fiziksel olarak mücadele etmek zorunda kalıyorsa;
avukat salondadır ama müvekkiline erişimi güçleşiyorsa;
sanık salondadır ama kendisini savunma sürecinin merkezinde değil, büyük bir güvenlik organizasyonunun içinde küçük bir unsur olarak hissediyorsa;
o zaman “aleni yargılama”nın biçimi korunurken ruhu tartışmaya açılır.
Bu nedenle Silivri’deki yeni salon için belki de en doğru soru “Kaç kişilik?” değildir.
“İçeridekiler birbirine ne kadar yakın?”
Ve onun da ötesinde:
“Adalet halka ne kadar yakın?”
Çünkü adaletin büyüklüğü, salonun metrekareleriyle ölçülmez.
Bir mahkemenin gerçek büyüklüğü; sanığın savunmasına, avukatın müvekkiline, gazetecinin duruşmaya ve yurttaşın adalete ne kadar yakın olabildiğiyle ölçülür.
Silivri’deki dev salon bu açıdan yalnızca yeni bir yargılama mekânı değildir.
Türkiye’de yargının giderek büyüyen fiziksel ölçeği ile giderek artan toplumsal mesafesi arasındaki çelişkiyi görünür kılan bir aynadır.
Ve belki de en rahatsız edici soru tam burada başlar:
Adalet gerçekten büyük bir salon mu ister; yoksa büyük salonların içinde kaybolmayacak kadar güçlü bir kamusal görünürlük mü?
- Adalet Büyük Salon İster mi? Silivri’de Mekânın Siyaseti - 18 Ağustos 2026
- İklim Krizinin Görünmeyen Motoru: Kâr - 13 Ağustos 2026
- Barışın Kimin Barışı Olduğu Üzerine - 11 Ağustos 2026












