Türkiye’de 12 Eylül gecesi LGBTİ+ dernekleri, hak savunucuları, aktivistler ve bazı işletmelere yönelik başlayan “Ailem Güvende” operasyonu, dört gün içinde 15 ili kapsayan geniş bir soruşturmaya dönüştü. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıklamasına göre 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldı. İzmir’de 16 kişi tutuklandı, Ankara’da aralarında gazeteci Tuğba Tekerek ve Kaos GL yöneticilerinin bulunduğu kişiler tutuklandı. Operasyonla eş zamanlı olarak çok sayıda internet sitesi ve sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi. BM raportörlerinden Avrupa Parlamentosu’na, Avrupa Konseyi’nden ABD Kongresi’ne kadar uzanan uluslararası tepkilerde ortak başlık ise aynı oldu: LGBTİ+ haklarının, örgütlenme özgürlüğünün ve insan hakları savunuculuğunun kriminalize edilmemesi.
Türkiye’de son yıllarda LGBTİ+ hakları çevresinde giderek sertleşen siyasal ve hukuki atmosfer, 12 Eylül 2026 gecesi yeni bir aşamaya taşındı. İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin başsavcılıklarının koordinasyonunda yürütülen ve iktidar tarafından “Ailem Güvende” adı verilen operasyonlarda evlere, derneklere ve bazı işletmelere eş zamanlı baskınlar düzenlendi.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, operasyonların Cumhurbaşkanı tarafından ortaya konulan “2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonu ve 2026/4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi doğrultusunda yürütüldüğünü açıkladı. Bakanlığın açıklamasına göre 15 ili kapsayan soruşturmalarda 162 şüpheli, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem yapıldı. Yetkililer soruşturmalarda “suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, “fuhuş”, “müstehcenlik” ve uyuşturucu madde bulundurma veya kullanma gibi suçlamalara dayandıklarını bildirdi.
Fakat operasyonun kapsamı ile soruşturmalarda yöneltilen suçlamaların niteliği, kısa sürede Türkiye’deki insan hakları örgütlerinin temel itiraz noktalarından birine dönüştü. Hak örgütleri, LGBTİ+ derneklerinin yasal faaliyetlerinin “fuhuş”, “müstehcenlik” ve uyuşturucu suçlamalarıyla aynı soruşturma çerçevesinde ele alınmasının, hak savunuculuğunu kriminalize eden bir yöntem olduğunu savundu. İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı bünyesindeki 29 örgüt de operasyonlara karşı ortak açıklama yayımlayarak gözaltıların ve ev baskınlarının örgütlenme özgürlüğüne ağır bir müdahale olduğunu belirtti.
Gece baskınları, dijital materyallere el koyma
Operasyonun dikkat çeken boyutlarından biri baskınların yöntemi oldu. Kaos GL’nin yönetim ve denetim kurullarında bulunan üyelerin evlerine baskınlar düzenlenirken dernek merkezinde de arama yapıldı ve dijital materyallere el konuldu.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Kaos GL’nin internet sitesi ve sosyal medya hesaplarında yayımlanan bazı içeriklerle ilgili soruşturma yürütüldüğünü açıkladı. Soruşturma kapsamında çocukların erişimine açık olduğu belirtilen bazı içeriklerin “müstehcen” olduğu iddia edildi. Bu kapsamda arama, el koyma ve dijital materyallerin incelenmesine yönelik kararlar uygulandı.
İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere operasyonların yürütüldüğü kentlerde ise LGBTİ+ derneklerinin yanı sıra bazı eğlence mekânlarına da baskınlar gerçekleştirildi. Medyascope’un derlediği bilgilere göre operasyonlarda 60’tan fazla kişi gözaltına alındı.
Bu tablo, soruşturmanın yalnızca belirli kişiler hakkında yürütülen münferit bir ceza soruşturması olmadığını, dernekleri, medya faaliyetlerini, sosyal medya hesaplarını ve LGBTİ+ topluluğunun kamusal görünürlüğünü aynı anda içine alan geniş bir müdahale alanına dönüştüğünü gösteriyor.
İzmir’de 18 gözaltı, 16 tutuklama
Operasyonların en ağır sonuçlarından biri İzmir’de ortaya çıktı.
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında 24 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. İlk operasyonda 18 kişi gözaltına alındı. Emniyet işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen 18 kişiden 16’sı tutuklandı, iki kişi ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Başsavcılık, serbest bırakılan iki kişi hakkında da itirazda bulundu.
Tutuklama gerekçeleri arasında “toplumun huzur ve sükûnunu bozmak”, “müstehcenlik” ve “fuhşa teşvik, aracılık etmek veya yer temin etmek” suçlamaları yer aldı. Altı kişi hakkındaki yakalama çalışmalarının da sürdüğü bildirildi.
Burada dikkat çekici olan, tutuklama tedbirinin soruşturmanın daha ilk günlerinde geniş biçimde uygulanması. Uluslararası insan hakları hukukunda tutukluluk bir ceza değil, istisnai bir koruma tedbiri olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla bir kişinin tutuklanabilmesi için suçlamanın ağırlığından daha fazlası, somut ve bireyselleştirilmiş gerekçeler ile tutuklamanın gerekli olduğunu gösteren koşullar aranıyor.
Bu nedenle İzmir’de 18 kişiden 16’sının tutuklanması, soruşturmanın maddi içeriği kadar tutuklama tedbirinin gerekliliği ve ölçülülüğü bakımından da kamuoyu tarafından izlenmesi gereken bir başlık oluşturuyor.
Ankara’da Kaos GL ve gazeteci Tuğba Tekerek
Operasyonun ifade ve basın özgürlüğü açısından en çarpıcı gelişmelerinden biri Ankara’da yaşandı.
Kaos GL’nin yönetim ve denetim kurulu üyeleri ile gazeteci Tuğba Tekerek soruşturma kapsamında gözaltına alındı. Tekerek’in gözaltına alınması, operasyonun yalnızca dernek yöneticileri veya aktivistlerle sınırlı kalmadığını, LGBTİ+ konusundaki gazetecilik faaliyetlerinin de soruşturmanın içine çekildiğini gösterdi.
Tekerek, 2024 yılında Gürcistan’daki seçimleri izleyerek LGBTİ+ hareketine ilişkin haberler hazırlamış, bu haberlerden birini Kaos GL’nin internet sitesi için yayımlamıştı. Tekerek, gözaltına alınmasının ardından avukatı aracılığıyla gönderdiği mesajda “Ben sadece bir haber yaptım” diyerek suçlamaya tepki gösterdi.
15 Eylül itibarıyla Ankara soruşturmasında gözaltına alınan 21 kişiden 20’si tutuklama talebiyle hâkimliğe sevk edildi. Günün ilerleyen saatlerinde Kaos GL yöneticileri ve Tuğba Tekerek’in de aralarında bulunduğu 15 kişiden 8’inin tutuklandığı, 7 kişinin ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığı bildirildi. Aynı soruşturma kapsamında daha önce beş trans kadının tutuklandığı açıklanmıştı.
Böylece Ankara ayağında da soruşturma, dernek yöneticilerinden gazeteciye ve trans kadınlara kadar genişleyen bir tutuklama dalgasına dönüştü.
Bir haber nasıl suçlamanın parçasına dönüştü?
Tuğba Tekerek dosyası, operasyonun ifade özgürlüğü açısından en kritik noktalarından birini oluşturuyor.
Bir gazetecinin başka bir ülkedeki LGBTİ+ hareketi hakkında yaptığı haber nedeniyle Türkiye’de yürütülen bir soruşturma kapsamında gözaltına alınması, yalnızca Tekerek’in kişisel özgürlüğü bakımından değil, gazeteciliğin kapsamı bakımından da ciddi bir soru işareti yaratıyor.
Tekerek’in aktardığına göre söz konusu haber Gürcistan’daki seçimler öncesinde hazırlanan ve farklı yayın organlarında yayımlanan bir gazetecilik çalışmasıydı. Kaos GL’ye de telifli olarak hazırlanan haberin soruşturmaya konu edilmesi üzerine Tekerek gözaltına alındı.
Bu gelişme, LGBTİ+ konusunda haber yapan gazetecilerin de “hak savunuculuğu” ile “suç faaliyeti” arasındaki çizginin belirsizleştirilmesi sonucu soruşturma tehdidiyle karşılaşabileceği endişesini doğurdu. Uluslararası basın özgürlüğü standartları açısından ise haberin konusu ile suçun maddi unsurları arasındaki bağın somut biçimde ortaya konulması gerekiyor.
Operasyonun görünmeyen ikinci cephesi: Dijital sansür
“Ailem Güvende” operasyonlarının fiziksel baskınlarla sınırlı kalmaması, gelişmelerin en önemli boyutlarından birini oluşturuyor.
Operasyonlarla eş zamanlı olarak LGBTİ+ derneklerinin, yayın organlarının, aktivistlerin ve bazı hak örgütlerinin internet siteleri ile sosyal medya hesaplarına erişim kısıtlamaları getirildi. 12 Eylül tarihli İstanbul 7. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 2026/9559 sayılı kararı da erişim engelleri dalgasının hukuki dayanaklarından biri olarak gündeme geldi.
Sansür dalgası daha sonra LGBTİ+ alanının dışına da taştı.
Evrensel gazetesi, Uluslararası Af Örgütü Türkiye, Barış Akademisyenleri ve Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nin sosyal medya hesapları hakkında da erişim engeli kararları alındı. Evrensel’in aktardığına göre 13 Eylül tarihli Bakırköy 4. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 2026/9112 sayılı kararı, 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesine ve “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesine dayandırıldı.
Böylece mesele yalnızca “LGBTİ+ derneklerine yönelik bir operasyon” olmaktan çıktı. Hak örgütlerinin, gazetecilerin ve bağımsız yayın organlarının dijital alanına uzanan bir erişim engelleme zinciri oluştu.
İnsan hakları kuruluşları: “Hak savunuculuğu suç değildir”
Türkiye’deki insan hakları kuruluşlarının tepkileri büyük ölçüde ortak bir noktada birleşti.
İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı’nda yer alan 29 örgüt, LGBTİ+ hakları alanındaki meşru ve yasal faaliyetlerin “fuhuş”, “müstehcenlik” ve uyuşturucu gibi suçlamalarla yan yana getirilerek kriminalize edilmesine karşı çıktı. Açıklamada gözaltıların derhal sona erdirilmesi ve derneklerin faaliyetlerini özgürce sürdürebilmesi istendi. Ağın bileşenleri arasında İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Uluslararası Af Örgütü ve MLSA da bulunuyor.
Türk Tabipleri Birliği ise operasyonun insan hakları bakımından ağır bir ihlal olduğunu belirterek, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim çeşitliliğinin suç gibi gösterilmesine tepki gösterdi. TTB ayrıca HIV ile yaşayan kişilerin hakları ve sağlık hizmetlerine erişimi konusunda çalışan kuruluşların da operasyonun hedef alanına girdiğine dikkat çekti.
Türkiye Psikiyatri Derneği de benzer biçimde LGBTİ+ bireyler ve HIV ile yaşayan kişilerin hakları, sağlığı ve yaşam kalitesi konusunda çalışan derneklerin hedef alınmasının ayrımcılık ve damgalama açısından sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekti.
İnsan Hakları Derneği ise HIV ile yaşayan insanların son derece hassas kişisel verilerinin devlet müdahalesine açık hâle gelmesi konusunda uyarıda bulundu. Bu nedenle operasyonun sağlık hakkı ve kişisel verilerin korunması boyutunun da bulunduğu belirtildi.
BM: “Derhal serbest bırakılmalı”
Operasyon kısa sürede Birleşmiş Milletler mekanizmalarının da gündemine girdi.
BM İnsan Hakları Savunucularının Durumu Özel Raportörü Andrea Bolaños Vargas, Türkiye’de LGBTİ+ insan hakları savunucularına yönelik kitlesel baskınlar, gözaltılar, derneklerde yapılan aramalar ve dijital ekipmanlara el konulduğuna ilişkin haberlerden “derin endişe” duyduğunu açıkladı.
Vargas, yalnızca meşru insan hakları çalışmaları nedeniyle gözaltına alınanların derhal serbest bırakılması ve LGBTİ+ hak savunucuları ile derneklerin kriminalizasyon, yıldırma veya misilleme korkusu olmadan faaliyet gösterebilmesinin güvence altına alınması çağrısında bulundu.
BM Birleşme ve Barışçıl Toplanma Özgürlüğü Özel Raportörü Gina Romero da LGBTİ+ aktivistleri, örgütleri ve hareketine yönelik son dönemdeki baskı ve taciz haberleri karşısında ciddi kaygı duyduğunu belirtti.
Bu açıklamalar önemli. Çünkü konu artık yalnızca Türkiye’deki siyasal tartışmanın bir parçası değil; Birleşmiş Milletler’in insan hakları savunucularının korunması ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında izlediği bir mesele haline gelmiş durumda.
Avrupa Parlamentosu: “Baskının şok edici tırmanışı”
Avrupa’dan gelen en sert tepkilerden biri Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor’dan geldi.
Amor, LGBTİ+ aktivistlerine yönelik gözaltı ve baskınları Türkiye’deki baskının “şok edici bir tırmanışı” olarak değerlendirdi. Bir ahlak anlayışının topluma dayatılmasının temel hakları ve Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerini ihlal ettiğini savunan Amor, bu yaklaşımın Türkiye’yi “karanlık bir yola” sürüklediğini söyledi.
Avrupa Parlamentosu raportörünün açıklaması, Türkiye’nin Avrupa kurumlarıyla ilişkileri bakımından da önem taşıyor. Çünkü Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere uluslararası yükümlülükleri, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, özel hayat ve ayrımcılık yasağı gibi alanlarda devletin müdahale yetkisini sınırsız kabul etmiyor.
Avrupa Konseyi ve ABD’den de tepki
15 Eylül itibarıyla tepkiler Avrupa Parlamentosu ve BM ile sınırlı kalmadı.
DW Türkçe’nin aktardığına göre Avrupa Konseyi de Türkiye’deki LGBTİ+ operasyonları ve erişim engelleri konusunda Türk makamlarına yönelik uyarılarda bulundu. ABD Kongresi’nde ise Senatör Jeanne Shaheen, Türkiye genelinde LGBTİ+ bireylerin ve örgütlerin gözaltına alınmasından duyduğu kaygıyı dile getirdi. ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi de Shaheen’in açıklamasını paylaşarak insan hakları ihlallerinden sorumlu kişilere yönelik yaptırım mekanizmalarının gündeme alınması çağrısını aktardı.
Paris Belediye Başkanı Emmanuel Grégoire da operasyonların sona erdirilmesi ve gözaltındakilerin serbest bırakılması çağrısı yaptı.
Uluslararası tepkilerin bu kadar kısa sürede farklı kurumsal kanallardan gelmesi, operasyonun Türkiye dışındaki insan hakları ve hukuk çevrelerinde de yakından izlendiğini gösteriyor.
“Aileyi korumak” ile özgürlüğü sınırlamak arasındaki çizgi
Operasyonun adı, tartışmanın belki de en politik ve sembolik boyutunu oluşturuyor: “Ailem Güvende.”
Devletin açıklamasına göre operasyonun temel amacı çocukların, aile kurumunun ve toplum düzeninin korunması. Bu, kamu makamlarının açıkladığı resmi gerekçe.
Ancak insan hakları kuruluşlarının itirazı tam da burada başlıyor. Çünkü “aile” kavramının korunması gerekçesiyle LGBTİ+ bireylerin ve onları savunan örgütlerin topluca soruşturma kapsamına alınması, devletin aileyi koruma amacı ile bireyin temel hakları arasındaki sınırı yeniden tartışmaya açıyor.
Bir devlet, çocukların cinsel istismardan korunması, fuhuş suçlarının önlenmesi veya uyuşturucuyla mücadele gibi meşru kamu politikalarını elbette yürütebilir. Fakat uluslararası insan hakları hukukunun temel sorusu şudur: Bu amaçlara ulaşmak için kullanılan araç, hedef alınan kişilerin ifade, örgütlenme, özel hayat ve ayrımcılıktan korunma haklarına gerekli ve ölçülü bir müdahale oluşturuyor mu?
“Ailem Güvende” operasyonu bakımından asıl tartışma burada düğümleniyor.
Suç soruşturması mı, kimliğin kriminalizasyonu mu?
Dosyanın ilerleyen aşamalarında mahkemelerin cevaplaması gereken en önemli meselelerden biri, soruşturmalarda LGBTİ+ kimliği, hak savunuculuğu veya bu alandaki gazetecilik faaliyetinin tek başına suç şüphesinin göstergesi olarak kullanılıp kullanılmadığı olacak.
Çünkü LGBTİ+ olmak Türkiye hukukunda tek başına suç değil. LGBTİ+ bireylerin örgütlenmesi ve haklarını savunması da kendiliğinden suç teşkil etmiyor.
Bu nedenle bir derneğin yöneticisi, bir gazeteci veya bir aktivist hakkında yürütülen ceza soruşturmasının hukuki meşruiyeti, kişinin kimliği ya da hangi toplumsal gruba ilişkin hakları savunduğundan değil, somut olarak hangi fiili gerçekleştirdiğinin, bu fiilin hangi kanun maddesinde suç olarak tanımlandığının ve bunun somut delillerle nasıl ilişkilendirildiğinin ortaya konulmasına bağlı.
Bu ayrım özellikle Tuğba Tekerek dosyasında daha da önem kazanıyor. Bir gazetecinin Gürcistan’daki LGBTİ+ hareketi üzerine yaptığı haberin soruşturmanın parçası haline gelmesi, ifade özgürlüğünün sınırlarının nerede çizileceği konusunda doğrudan bir test oluşturuyor.
Tutuklama bir cezaya dönüşürse
Operasyonun bir diğer kritik boyutu tutuklama sayılarının hızla yükselmesi.
İzmir’de 18 kişiden 16’sının tutuklanması, Ankara’da trans kadınların ve daha sonra Kaos GL yöneticileri ile gazeteci Tuğba Tekerek’in tutuklanması, soruşturmanın gözaltı aşamasından özgürlükten yoksun bırakma aşamasına geçtiğini gösteriyor.
Uluslararası adil yargılanma standartları bakımından burada temel mesele, tutuklamanın suçlamanın ağırlığına verilen otomatik bir tepkiye dönüşmemesi. Her kişi açısından somut gerekçe, kaçma veya delilleri karartma gibi risklerin bireyselleştirilmesi ve daha hafif tedbirlerin neden yetersiz kaldığının ortaya konulması gerekiyor.
Aksi halde tutuklama, henüz suçluluğu kesinleşmemiş kişiler açısından fiili bir cezalandırma aracına dönüşebilir. İnsan hakları örgütlerinin “derhal serbest bırakılma” çağrılarının önemli bir bölümü de tam olarak bu noktaya dayanıyor.
Operasyonun en geniş halkası: Sansür
12 Eylül’den 15 Eylül’e uzanan gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, “Ailem Güvende” dosyasının yalnızca ceza soruşturmalarından oluşmadığı görülüyor.
Bir tarafta ev baskınları, gözaltılar ve tutuklamalar var.
İkinci tarafta derneklerin faaliyetlerine ilişkin soruşturmalar bulunuyor.
Üçüncü tarafta sosyal medya hesapları ve internet sitelerine getirilen erişim engelleri yer alıyor.
Dördüncü halkada ise LGBTİ+ konusunda haber yapan gazeteciler ve bu alandaki insan hakları kuruluşlarının dijital mecraları bulunuyor.
Uluslararası Af Örgütü Türkiye’nin X hesabının da erişime engellenmesi bu açıdan özellikle dikkat çekici. Amnesty International, 15 Eylül tarihli açıklamasında operasyonların dördüncü gününe girilirken 15 ilde 60’tan fazla kişinin gözaltına alındığını, en az 23 kişinin tutuklu yargılanmak üzere cezaevine gönderildiğini ve 160’tan fazla kişi hakkında soruşturma yürütüldüğünü açıkladı. Örgüt ayrıca 180’den fazla sosyal medya hesabı ve internet sitesinin engellendiğini veya kısıtlandığını belirtti.
Bu rakamlar, operasyonun yalnızca kolluk faaliyeti olmadığını, aynı zamanda kamusal görünürlük ve dijital iletişim alanını da etkileyen çok katmanlı bir müdahaleye dönüştüğünü ortaya koyuyor.
“Güvenlik” kavramının kendisi tartışmaya açılıyor
Operasyonun “Ailem Güvende” olarak adlandırılması ile hak örgütlerinin “haklarımız güvende değil” itirazı arasındaki karşıtlık, aslında bütün tartışmanın özünü oluşturuyor.
Devlet, aileyi ve çocukları korumak için güvenlik politikası uyguladığını söylüyor.
Hak örgütleri ise aynı operasyonun LGBTİ+ bireyleri, hak savunucularını, gazetecileri ve dernekleri baskı altına aldığını belirtiyor.
Burada gazetecilik açısından yapılması gereken, taraflardan birinin sloganını diğerinin yerine geçirmek değil; devletin ileri sürdüğü güvenlik gerekçesinin somut olaylarda hangi fiillerle bağlantılı olduğunu ve uygulanan tedbirlerin gerekli, ölçülü ve bireyselleştirilmiş olup olmadığını izlemek.
Şu ana kadar ortaya çıkan tablo, özellikle toplu gözaltılar, çok sayıdaki tutuklama, derneklerin hedef alınması, dijital materyallere el konulması, sosyal medya ve internet sitelerine erişim engelleri ve gazetecilik faaliyetinin soruşturma kapsamına girmesi nedeniyle ciddi bir hak ve özgürlükler tartışmasına işaret ediyor.
12 Eylül’ün gölgesinde başlayan operasyon
Operasyonların 12 Eylül gecesi başlaması da Türkiye’deki insan hakları çevrelerinde ayrıca dikkat çekti.
1980 askeri darbesinin yıldönümünde LGBTİ+ dernekleri, hak savunucuları, öğrenci toplulukları, yayın organları ve aktivistlere yönelik baskın ve erişim engellerinin başlaması, sivil toplum kuruluşları tarafından Türkiye’nin geçmişindeki baskıcı devlet pratiğinin hatırlanmasına yol açtı. TTB de açıklamasında operasyonların 12 Eylül’ün yıldönümüne denk geldiğine dikkat çekerek gelişmeleri demokrasi ve insan hakları açısından ağır bir ihlal olarak niteledi.
Bu tarihsel benzerlik tek başına operasyonların hukuki niteliğini belirlemez. Ancak Türkiye’nin yakın tarihindeki olağanüstü dönemler düşünüldüğünde, hak ve özgürlükler alanındaki gelişmelerin neden bu kadar güçlü bir toplumsal hafıza üzerinden okunmasının anlaşılabilir olduğunu gösterir.
Dört günde ortaya çıkan tablo
12 Eylül gecesinden 15 Eylül’e kadar yaşananlar birlikte değerlendirildiğinde “Ailem Güvende” operasyonlarının kapsamı giderek genişleyen bir soruşturma zinciri olarak ortaya çıktı.
Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme soruşturma kapsamında bulunuyor. İzmir’de 18 gözaltıdan 16 tutuklama gerçekleşti. Ankara’da önce beş trans kadın tutuklandı, ardından gazeteci Tuğba Tekerek ve Kaos GL yöneticilerinin de aralarında bulunduğu sekiz kişi hakkında tutuklama kararı verildi.
Bunun yanında dernekler ve aktivistlerin sosyal medya hesapları erişime kapatıldı, dijital materyallere el konuldu, gazeteci Tuğba Tekerek yaptığı haber nedeniyle soruşturma kapsamına alındı ve erişim engelleri LGBTİ+ alanının dışına taşarak Evrensel, Uluslararası Af Örgütü, Barış Akademisyenleri ve MLSA gibi kurumlara kadar uzandı.
Ve bütün bu tabloya karşı yalnızca Türkiye’deki hak örgütleri değil, BM özel raportörleri, Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü, Avrupa Konseyi ve ABD Kongresi çevrelerinden de açık eleştiriler geldi.
Bu nedenle “Ailem Güvende” operasyonu artık yalnızca bir adli soruşturmanın adı değil. Türkiye’de devletin LGBTİ+ bireyler, hak savunucuları, sivil toplum ve ifade özgürlüğü karşısındaki sınırlarının nerede çizileceğini gösteren önemli bir hukuk ve demokrasi testi haline gelmiş durumda.
Bir ceza soruşturmasının meşruiyeti, ona verilen isimden değil, somut suç, somut fiil, somut delil ve bireyselleştirilmiş hukuki gerekçeden doğar. “Aile”, “çocuk”, “ahlak” ve “güvenlik” gibi toplum açısından güçlü ve hassas kavramların kullanılması ise devletin temel haklara müdahalesini kendiliğinden meşru hale getirmez.
Bugün sorulması gereken soru bu nedenle yalnızca “kim gözaltına alındı?” değildir.
Asıl soru şudur:
Bir ülkede aileyi koruma iddiasıyla başlatılan bir operasyon, nasıl olup da insan hakları savunucularının, gazetecilerin, derneklerin ve bir toplumsal grubun ifade ve örgütlenme alanını aynı anda daraltan bir sürece dönüşebiliyor?
“Ailem Güvende” dosyasının önümüzdeki günlerde vereceği en önemli sınav, bu sorunun cevabı olacaktır.
Kaynaklar: Anadolu Ajansı, ANKA, DW Türkçe, T24, Medyascope, Bianet, Evrensel, Diken, Agos, Amnesty International, Türk Tabipleri Birliği, İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı, BM İnsan Hakları Savunucuları Özel Raportörü açıklamaları, Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü açıklamaları ve uluslararası basın haberleri.










