Türkiye’de siyasetin ritmi son aylarda belirgin biçimde değişti. Klasik miting takvimlerini aşan, sürekliliği ve yaygınlığıyla dikkat çeken bir çizgi oluşmuş durumda. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla hız kazanan ve Cumhuriyet Halk Partisi tarafından ülke geneline yayılan mitingler, artık yalnızca bir parti etkinliği değil; siyasal iletişimin yön değiştirdiği bir dönüm noktası olarak görülmeli.
Bu sürece ilişkin iki temel yorum öne çıkıyor. Birincisi, mitingleri “toplumsal enerjiyi boşaltan törenler” olarak görüp etkisini sınırlı bulan yaklaşım. İkincisi ise bu buluşmaları, daralan basın alanı karşısında zorunlu bir kamusal anlatım yolu olarak değerlendiren yaklaşım. Gerçeklik, ikinci yorumun işaret ettiği yapısal zeminde ağır basıyor.
Bugün Türkiye’de siyasal yarış yalnızca partiler arasında değil, aynı zamanda iletişim kanalları üzerinde de sürüyor. Basının büyük ölçüde tek elde toplandığı, görünürlüğün belirli süzgeçlerden geçtiği ve karşıt seslerin dar bir alana sıkıştığı bir ortamda, siyaset kaçınılmaz olarak yeniden fiziksel alana, yani meydanlara yöneliyor.
Bu yöneliş, geçmişe özlem değil; doğrudan bir zorunluluktur. Televizyon ve sayısal ortamların siyasetin başlıca sahnesi olacağı varsayımı, bu alanların tekelleşmesiyle geçerliliğini yitiriyor. Türkiye örneği açık: Basın daraldıkça meydan genişliyor.
Bu nedenle mitingler, bugün muhalefet için yalnızca görünür olmanın bir yolu değil, aynı zamanda yeni bir kamusal alan kurma çabasıdır. Ekranların kapandığı yerde söz, yüz yüze ilişkiyle yeniden dolaşıma girer. Bir meydanda kurulan cümle, ekranda yer bulmasa da orada bulunanların belleğinde yer eder. Bu, siyasal iletişimin en eski ama en dayanıklı biçimidir.
Ancak burada önemli bir eşik bulunuyor. Mitingler zorunlu olabilir; fakat bu, bugünkü biçimleriyle yeterli oldukları anlamına gelmez. Süreklilik, aynı zamanda bir tehlike de taşır: tekrarın sıradanlaşması. Eğer her miting benzer sözlerle, benzer düzenle ve benzer duygusal tonla sürerse, zamanla etkisini yitirebilir.
Bu yüzden asıl sorun, miting yapılıp yapılmaması değil; mitingin nasıl dönüştürüleceğidir.
Bugün gereksinim duyulan, mitingi yalnızca bir konuşma kürsüsü olmaktan çıkarıp çok katmanlı bir kamusal deneyime dönüştürmektir. Kalabalıkları bir araya getirmek, tek yönlü bir sesleniş yerine çok yönlü bir etkileşim kurmayı gerektirir. Bu da biçimde ve içerikte yenilenmeyi zorunlu kılar.
Örneğin mitingler, her kentin kendi kültürel dokusuyla uyumlu bir yapıya kavuşabilir. Karadeniz’de başka, Ege’de başka, Güneydoğu’da başka bir dil ve içerik geliştirilebilir. Yerel sanatçılar, sivil toplum temsilcileri, meslek örgütleri ve gençlik toplulukları bu buluşmaların etkin bir parçası haline getirilebilir. Böylece miting, yalnızca siyasal bir konuşma değil; aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir buluşma alanına dönüşür.
Bunun yanında bu etkinlikler, “bir kişi konuşur, kalabalık dinler” biçiminden çıkarılarak daha katılımcı yöntemlerle zenginleştirilebilir. Açık oturumlar, konu odaklı kürsüler, yerel sorunlara ilişkin küçük tartışma alanları ve yaratıcı gösteriler, mitingin içeriğini derinleştirebilir. Bu çeşitlilik yalnızca ilgiyi artırmaz; aynı zamanda siyasetin düşünsel gücünü de genişletir.
Sayısal (dijital) ortamın beklenen ölçüde özgür bir kamusal alan haline gelememesi, bu dönüşümü daha da gerekli kılıyor. Toplumsal ağlar önemini korusa da, görünürlük düzenekleri, içerik denetimi ve bilgi kirliliği bu alanı sınırlıyor. Bu nedenle “yeni siyaset bütünüyle sayısal ortamda kurulacak” varsayımı Türkiye koşullarında giderek zayıflıyor.
Bu noktada mitingler, sayısal alanın eksik bıraktığını tamamlayabilir. Hatta iki alan birbirini besleyecek biçimde yeniden kurgulanabilir: Meydandaki içerik sayısal ortamda çoğaltılır, sayısalda tartışılan konular meydanda somut karşılık bulur. Böylece siyasal iletişim parçalı değil, bütünlüklü bir yapıya kavuşur.
Öte yandan mitinglerin yalnızca tepki üretmekle sınırlı kalmaması gerekir. Asıl önemli olan, bu buluşmaların bir “alternatif yönetim tasarımı” ortaya koyabilmesidir. İnsanlar yalnızca neye karşı olduklarını değil, neyin mümkün olduğunu da duymak ister. Bu da somut öneriler, açık bir yol haritası ve inandırıcı bir gelecek düşüncesi gerektirir.
Eğer meydanlar bu içeriği üretmeye başlarsa, mitingler bir karşı çıkış alanı olmaktan çıkar, bir kurma alanına dönüşür. O zaman kalabalık yalnızca bir sayı değil, bir anlam taşır.
Türkiye’nin yakın geçmişi şunu gösteriyor: Basın sustuğunda meydan konuşur. Ama meydanın gerçekten konuşabilmesi için yalnızca dolu olması yetmez; ne söylediği, nasıl söylediği ve kimlerle birlikte söylediği belirleyicidir.
Bugün muhalefetin mitinglerden vazgeçme olanağı yoktur. Çünkü var olan basın düzeninde görünür olmanın başka etkili bir yolu neredeyse kalmamıştır. Ancak aynı ölçüde açık olan bir gerçek daha var: Bu mitingler, kendini yenileyebildiği ölçüde anlamlı olacaktır.
Sonuçta sorun mitinglerin sayısı değil, kurduğu dünyadır. Eğer bu buluşmalar Türkiye’nin farklı kentlerinde yalnızca bir tepkiyi değil, aynı zamanda yeni bir siyasal dili, yeni bir birlikte yaşama düşüncesini ve yeni bir gelecek tasarımını kurabiliyorsa, o zaman meydan gerçekten geri dönmüş demektir ve bu dönüş yalnızca bir zorunluluğun değil, aynı zamanda bir olanakların hikâyesidir.
- CHP Mitingleri, Ekranlar Sustukça Meydan Konuşuyor - 27 Nisan 2026
- Mine Kırıkkanat’ın “Özür”ü ve Ulusalcı Dilin Görünmeyen Kör Noktası - 26 Nisan 2026
- Makinelerin Suskunluğu, İnsanın İç Çöküşü - 25 Nisan 2026
















