Bazı kelimeler vardır; ağızdan çıktığında yalnızca bir cümle kurmaz, bir tarihin kapısını da aralar. O kapının ardında bazen katliamlar, bazen sürgünler, bazen yakılmış köyler, bazen susturulmuş hafızalar vardır. O yüzden bazı ifadeler yalnızca “yanlış anlaşılma” değildir; bir siyasal bilinçaltının dışavurumudur. Dil, yalnızca anlatmaz; saklar, örter, kimi zaman da bastırılmış olanı, hiç beklenmedik bir anda açığa çıkarır.
Mine Kırıkkanat’ın sosyal medya platformu X’te yaptığı paylaşım ve ardından gelen “özür” metni tam da böyle bir eşiği gösterdi. Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek amacıyla kullandığını söylediği “kılıç artığı” ifadesi, bu ülkede yalnızca bir kelime oyunu değildir. Bu ifade, başta Ermeniler olmak üzere, Anadolu’nun büyük kırımlarından arta kalan insanlar için kullanılan aşağılayıcı, dışlayıcı ve tarihsel olarak son derece ağır bir nefret söylemidir. Bir halkın hayatta kalmış olmasını hakaret malzemesi yapmak, yalnızca dil sürçmesiyle açıklanamaz.
Üstelik burada gözden kaçırılmaması gereken bir eşik daha vardır. Söz konusu ifade, doğrudan Kemal Kılıçdaroğlu’na yöneltilmiştir. Siyasal bir figürün eleştirilmesi, hele ki uzun yıllar bir partinin liderliğini yapmış ve sonrasında aldığı tutumlarla tartışma yaratmış bir ismin sert biçimde sorgulanması elbette mümkündür. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanlığını kaybetmesinin ardından izlediği siyasal hat, geniş bir kesimde hayal kırıklığı yaratmış ve yoğun eleştirilere konu olmuştur. Ancak eleştiri ile hedef gösterme arasındaki çizgi, tam da burada belirginleşir. Bir siyasetçiyi politik tercihleri, stratejik hataları ya da sınıfsal konumlanışı üzerinden eleştirmek başka bir şeydir; onu inancı, kökeni ya da tarihsel aidiyeti üzerinden aşağılamak bambaşka bir şey. “Kılıç artığı” ifadesi, bu sınırı aşar; eleştiriyi düşünsel düzlemden çekip kimlik alanına, daha da ötesi tarihsel travmaların alanına taşır. Ve tam da bu yüzden, yalnızca bir siyasal eleştiri değildir; bir dışlama biçimidir.
Kırıkkanat’ın savunması ise özründen daha ağırdır. “Tarihteki katliamlarla ilgisini bilmiyordum” demek, Türkiye’de yıllardır tarih, kimlik, hafıza ve toplumsal kırımlar üzerine yazan bir gazeteci için masum bir bilgisizlik değil; politik bir körlüktür. Üstelik bu açıklama, hatanın sorumluluğunu almak yerine, onu cehaletin güvenli sularına bırakma çabasıdır. Oysa gazetecilik, hele ki fikir gazeteciliği, bilmediğini yazma değil, yazmadan önce bilme sorumluluğudur. Çünkü kalem, yalnızca bireysel bir ifade aracı değil; toplumsal anlamın üretildiği bir alandır. Orada yapılan her hata, yalnızca kişisel değil, kolektif bir sonuç doğurur.
Daha da dikkat çekici olan ise özrün satır aralarındaki savunma refleksidir: “En yakın akrabalarım Alevidir.” Türkiye’de ayrımcı dil kullananların en tanıdık savunmalarından biridir bu. “Benim Kürt arkadaşım var”, “Benim Alevi akrabam var”, “Ben azınlıklara karşı değilim ama…” diye başlayan cümleler, çoğu zaman tam da inkâr edilen önyargının deliline dönüşür. Çünkü mesele bireysel ilişki değil, zihinsel konumlanıştır. İnsan, kimi tanıdığıyla değil, dünyayı nasıl anlamlandırdığıyla konuşur.
Mine Kırıkkanat’ın yazılarına ve politik çizgisine uzun zamandır bakıldığında bu olay bir istisna değil, sürekliliğin parçası olarak okunuyor. Ulusalcı refleksin en sert biçimlerinden biri onda sık sık görünür: devlet merkezli bir hakikat anlayışı, eleştirel her sesi “ihanet” kategorisine yerleştirme alışkanlığı, kimlik meselelerini güvenlik sorunu olarak okuma eğilimi ve farklı olanı sürekli merkezin ahlakıyla yargılama tutkusu.
Bu çizgi zamanla yalnızca seküler bir cumhuriyet savunusundan çıkıp, dışlayıcı bir üstünlük diline dönüşür. Cumhuriyet fikrini halkın eşitliği üzerinden değil, makbul vatandaş hiyerarşisi üzerinden okuyan bir yaklaşım belirir. Burada yurttaşlık ortak hak değil, sadakat sınavı haline gelir. Kim yeterince “bizden”, kim potansiyel tehdit; bütün tartışma bunun etrafında döner. Böyle bir düzende eleştiri, düşüncenin değil, aidiyetin meselesine dönüşür.
Sorun tam da burada başlıyor. Çünkü ulusalcılık, kendisini çoğu zaman ilericilik kisvesiyle sunarken, içeride oldukça otoriter bir dünya kurar. Devleti kutsarken toplumu küçümser. Halkı sever gibi yaparken halkın çoğulluğundan korkar. Laikliği savunurken çoğu zaman onu demokratik bir hak değil, kültürel üstünlük aracına çevirir. Böylece özgürlük alanı daralır; eşitlik yerini görünmez hiyerarşilere bırakır. Sözün dolaşımı bile, hangi sınırlarda ve kimler için geçerli olacağına göre belirlenir.
Mine Kırıkkanat’ın “kılıç artığı” ifadesi bu yüzden yalnızca kötü seçilmiş bir söz değildir; uzun süredir biriken bu siyasal dilin doğal sonucudur. Çünkü insan, tesadüfen değil, ait olduğu düşünsel iklimin içinden konuşur. Dil, zihnin evidir. O evin duvarlarında milliyetçi kibir, tarihsel inkâr ve görünmez üstünlük duygusu varsa, bir gün mutlaka bir cümlede dışarı taşar.
Cumhuriyet gazetesine yönelen tepki ise yalnızca bu paylaşımın sonucu değil; kamusal hafızanın artık bu dili daha net teşhis etmesindendir. Çünkü insanlar artık “yanlış anlaşıldım” savunusunun arkasına saklanan tarihsel şiddeti daha kolay görüyor. Özellikle Aleviler, Ermeniler, Kürtler ve bu ülkenin hafızasında sürekli bastırılmış bütün topluluklar, hangi kelimenin hangi karanlıktan geldiğini çok iyi biliyor.
Asıl mesele bir tweet değil. Asıl mesele, bu ülkenin hâlâ yüzleşemediği tarihidir. Ve o tarihle yüzleşmeyen herkes, eninde sonunda onun diliyle konuşmaya başlar. Çünkü bastırılan her şey, bir gün geri döner; çoğu zaman da en savunmasız anında, bir cümlenin içinde.
Özür elbette önemlidir. Ama bazı durumlarda özür, yalnızca kapıya bırakılmış bir not gibidir; içerideki yangını söndürmez. Eğer gerçekten bir yüzleşme olacaksa, yalnızca kelime geri alınmamalı; o kelimeyi mümkün kılan zihniyet de terk edilmelidir.
Çünkü bazen sorun dil sürçmesi değil, düşüncenin kendisidir.
- Mine Kırıkkanat’ın “Özür”ü ve Ulusalcı Dilin Görünmeyen Kör Noktası - 26 Nisan 2026
- Makinelerin Suskunluğu, İnsanın İç Çöküşü - 25 Nisan 2026
- Savaşın Borsası, Yoksulluğun Mezarlığı - 23 Nisan 2026



















