Tarihin en büyük ironilerinden biri, bazen özgürlük için mücadele edenlerin özgürlüğün en büyük düşmanlarına dönüşmesidir. İktidarın dönüştürücü gücü yalnızca devletleri değil, insanları da değiştirir. Daniel Ortega’nın siyasi serüveni tam da bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biridir. Bir zamanlar Latin Amerika’nın anti-emperyalist direnişinin sembollerinden biri olan Ortega, bugün dünyanın en otoriter liderleri arasında anılıyor. Bu yalnızca bir kişinin değişimi değildir; devrimlerin nasıl bürokratikleştiğinin, iktidarın nasıl kendi mantığını yarattığının ve halk adına kurulan yönetimlerin zamanla halktan nasıl koptuğunun da hikâyesidir.
1950’lerde Nikaragua, ABD’nin Latin Amerika’daki en sadık müttefiklerinden biri olan Somoza ailesinin diktatörlüğü altında yaşıyordu. Yaklaşık kırk yıl süren bu aile yönetimi, ülkeyi büyük toprak sahipleri, ABD şirketleri ve askeri elitler arasında paylaştırmıştı. Muhalefet işkenceyle bastırılıyor, sendikalar dağıtılıyor, köylüler topraklarından ediliyor, ülkenin zenginlikleri yabancı sermayenin hizmetine sunuluyordu.
Daniel Ortega böyle bir ortamda siyasallaştı. Genç yaşta Augusto César Sandino’nun anti-emperyalist mirasını sahiplenen Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne (FSLN) katıldı. Defalarca tutuklandı, yıllarca hapiste kaldı, işkence gördü. O yıllarda Ortega, yalnızca Nikaragua’nın değil bütün Latin Amerika solunun umut figürlerinden biri olarak görülüyordu.
1979’da Sandinistaların Somoza rejimini devirmesi dünya çapında büyük yankı uyandırdı. Küba Devrimi’nden sonra Latin Amerika’da emperyalizme karşı kazanılmış en önemli zaferlerden biri olarak kabul edildi. Yeni yönetim okuma yazma kampanyaları başlattı, sağlık hizmetlerini yaygınlaştırdı, toprak reformu uyguladı ve eğitimi kamusal bir hak haline getirdi. UNESCO’nun örnek gösterdiği okuryazarlık seferberliği milyonlarca insanın hayatını değiştirdi.
Ancak aynı dönemde Soğuk Savaş bütün sertliğiyle sürüyordu. Ronald Reagan yönetimindeki ABD, Sandinista hükümetini Sovyetler Birliği’nin bölgedeki uzantısı olarak gördü. CIA destekli Contra gerillaları finanse edildi. Nikaragua yıllarca kanlı bir iç savaşa sürüklendi. On binlerce insan öldü, ekonomi çöktü, ülke ağır bir yıkımla karşı karşıya kaldı.
Bu süreç Ortega’nın siyasetini de dönüştürmeye başladı. Sürekli savaş hali, güvenlik kaygıları ve dış müdahale tehdidi devlet aygıtını giderek daha merkeziyetçi hale getirdi. Devrim, olağanüstü koşulların baskısıyla giderek askeri bir karakter kazandı. Birçok devrim tarihinde görülen “geçici istisna” hali, zamanla kalıcı yönetim biçimine dönüşmeye başladı.
1990 seçimleri Ortega için ağır bir yenilgiydi. Halk savaşın yorgunluğu içinde muhalefeti tercih etti. Görünürde demokratik bir iktidar değişimi yaşanmıştı. Fakat Ortega’nın asıl dönüşümü bundan sonra başladı.
Muhalefette geçirdiği yıllarda devrimci ilkeleri yeniden düşünmek yerine iktidara nasıl geri dönebileceğinin hesabını yaptı. Eski düşmanlarıyla pazarlıklar yaptı. Muhafazakâr siyasetçilerle anlaşmalar kurdu. Katolik Kilisesi ile yakınlaştı. Bir dönem sert biçimde eleştirdiği sermaye çevreleriyle uzlaşmaya yöneldi. Devrimci hareket giderek tek bir lider etrafında şekillenen kişisel bir siyasi yapıya dönüştü.
2007’de yeniden devlet başkanı seçildiğinde artık eski Ortega yoktu.
İlk yıllarda sosyal yardım programları sayesinde önemli bir halk desteği oluşturdu. Venezuela’dan gelen petrol gelirleri yoksul kesimlere yönelik sosyal projeleri finanse etti. Yoksulluk oranında belirgin düşüşler yaşandı. Ancak aynı zamanda devlet kurumları sistemli biçimde tek elde toplanmaya başladı.
Anayasa Mahkemesi yeniden seçilme yasağını kaldırdı. Yüksek Seçim Kurulu iktidarın kontrolüne girdi. Parlamento büyük ölçüde yürütmenin onay makamına dönüştü. Bağımsız medya kuruluşları ekonomik ve hukuki baskılarla etkisizleştirildi. Eleştirel televizyon kanalları ve gazeteler kapatıldı veya iktidara yakın grupların kontrolüne geçti.
Bu dönüşümün en dikkat çekici sembollerinden biri, eşi Rosario Murillo’nun devlet başkan yardımcılığına getirilmesi oldu. Murillo yalnızca başkan yardımcısı değil, aynı zamanda devlet propagandasının, medya yönetiminin ve kamusal iletişimin de fiili merkezi haline geldi. Böylece Nikaragua’da iktidar giderek aile merkezli bir yapıya dönüştü.
2018 yılı ise Ortega yönetimi açısından kırılma noktası oldu.
Emeklilik reformuna karşı başlayan öğrenci protestoları kısa sürede rejim karşıtı kitlesel gösterilere dönüştü. Güvenlik güçleri ile hükümet yanlısı silahlı grupların müdahalesi sonucunda uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporlarına göre 300’ün üzerinde kişi yaşamını yitirdi; bazı raporlar bu sayıyı 350’nin üzerine çıkardı. Binlerce kişi yaralandı, yüzlerce kişi tutuklandı. Çok sayıda gazeteci, insan hakları savunucusu ve akademisyen ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Bundan sonra baskılar daha da yoğunlaştı.
2021 seçimleri öncesinde Ortega’nın karşısında yarışabilecek hemen bütün güçlü muhalefet adayları tutuklandı ya da siyasetten men edildi. Üniversitelerin özerk statüsü kaldırıldı, yüzlerce sivil toplum kuruluşunun faaliyet izni iptal edildi, bağımsız basın kuruluşlarına el konuldu, gazeteciler hapse atıldı veya sürgüne zorlandı. Kilisenin bazı temsilcileri dahi ağır baskılarla karşı karşıya kaldı.
Bugün Nikaragua’da yargının bağımsızlığından söz etmek neredeyse mümkün değil. Uluslararası kuruluşlar uzun süredir ülkede kuvvetler ayrılığının fiilen ortadan kalktığını, seçimlerin adil rekabet koşullarını taşımadığını ve temel hakların ciddi biçimde sınırlandırıldığını belirtiyor. Ortega yönetimi ise bütün eleştirileri “emperyalist müdahale” olarak nitelendiriyor.
Elbette Nikaragua örneği yalnızca “iyi bir devrimci kötü bir diktatöre dönüştü” şeklinde okunabilecek kadar basit değildir. ABD’nin onlarca yıl süren müdahaleleri, Contra savaşının yarattığı travma, ekonomik ambargolar ve dış baskılar bu hikâyenin önemli parçalarıdır. Bunları görmezden gelen bir analiz eksik kalır. Ancak dış müdahale gerçeği, içeride kurulan otoriter düzeni meşrulaştırmaz. Anti-emperyalizm, demokratik hakların askıya alınmasının gerekçesi haline geldiğinde kendi ahlaki zeminini de aşındırmaya başlar.
Asıl trajedi burada yatmaktadır.
Devrimler yalnızca eski rejimi yıkmakla başarılı olmaz. Kurdukları düzenin halkın denetimine açık kalmasıyla ayakta durabilirler. Eğer iktidar eleştirilemez hale gelirse, lider devletle özdeşleşirse, parti toplumun yerine geçerse ve güvenlik söylemi özgürlüğün önüne konulursa, başlangıçtaki en haklı mücadele bile zamanla kendi karşıtını üretmeye başlar.
Ortega’nın hikâyesi, iktidarın ideolojilerden bağımsız bir mantığı olduğunu gösteriyor. İktidar, sürekli denetlenmediğinde; hukukun, bağımsız yargının, özgür basının ve örgütlü toplumun dengeleyici gücü ortadan kalktığında, en devrimci kadrolar bile zaman içinde yönetilenlerden kopabiliyor.
Belki de bu yüzden Ortega’nın siyasi serüveni yalnızca Nikaragua’nın hikâyesi değildir. Bu, iktidarın insanı nasıl dönüştürdüğünün; devrimlerin neden sürekli demokratik denetime ihtiyaç duyduğunun ve özgürlüğün yalnızca iktidarı ele geçirmekle değil, iktidarı sınırlayabilmekle korunabileceğinin evrensel bir dersidir.
Çünkü tarihin en acı ironisi şudur: Dün zindanda olanların, yarın zindanları büyütenlere dönüşmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur. O garantiyi sağlayacak olan şey, liderlerin iyi niyeti değil; güçlü kurumlar, bağımsız yargı, özgür basın, örgütlü toplum ve iktidarı sürekli denetleyebilen demokratik mekanizmalardır.










