Bir dönem “faiz sebep, enflasyon sonuç” tezini neredeyse ekonomik kurtuluş manifestosu gibi savunanların bugün dönüp “AK Parti’nin rakibi ekonomi” demesi, yalnızca gecikmiş bir tespit değil; aynı zamanda büyük bir siyasal hafıza kaybının göstergesi.
Abdulkadir Selvi sonunda sokağın gerçeğini fark etmiş görünüyor. Emeklinin geçinemediğini, asgari ücretlinin ay sonunu getiremediğini, esnafın ayakta kalamadığını ve halkın gündeminde artık yalnızca ekonomi olduğunu söylüyor. Fakat ortada çok temel bir sorun var: Bu ekonomik çöküş gökten düşmedi. Bu ülke bugüne doğal afet sonucu gelmedi. Ve en önemlisi, bugün “ekonomi AK Parti’nin rakibi oldu” diyenlerin önemli bir bölümü yıllarca bu politikaların en ateşli savunuculuğunu yaptı.
Şimdi enkazın başında durup “ev yıkılmış” demenin çok büyük bir anlamı yok.
Nas Politikalarının Hararetli Savunucuları
Türkiye’de son yıllarda uygulanan ekonomi politikaları yalnızca başarısız olmadı; aynı zamanda milyonlarca insanın yaşam standardını dramatik biçimde çökerten tarihsel bir yoksullaşma yarattı.
Düşük faiz politikası adı altında Türk Lirası eridi. Enflasyon kontrolden çıktı. Barınma krizi büyüdü. Gıda fiyatları patladı. Emekliler açlık sınırının altına itildi. Gençlerin gelecek umudu dağıldı. Ve bütün bunlar yaşanırken iktidara yakın medya düzeni, uygulanan politikaları “ekonomik bağımsızlık savaşı” gibi sunuyordu.
Bugün ise aynı çevreler, büyük bir keşif yapmış gibi ekonominin iktidarın en büyük sorunu olduğunu anlatıyor.
Oysa mesele yalnızca ekonominin kötü olması değil. Asıl mesele, bu çöküşün yıllarca ideolojik körlükle savunulmuş olmasıdır.
Çünkü gerçek gazetecilik, kriz derinleştikten sonra “halk geçinemiyor” demek değil; ülkeyi o krize sürükleyen yanlışları iktidar gücünün en yüksek olduğu dönemde söyleyebilmektir.
Sorumluyu Gizleyen Analiz, Analiz Değildir
Selvi’nin yazısındaki en dikkat çekici nokta, ekonominin toplumsal etkisini kabul ederken bu tablonun siyasi sorumluluğunu neredeyse tamamen görünmez hale getirmesi.
Sanki ortada faili belirsiz bir ekonomik kriz varmış gibi bir dil kuruluyor. Oysa Türkiye’de uygulanan ekonomi politikaları tesadüfen oluşmadı. Merkez Bankası’nın bağımsızlığını fiilen ortadan kaldıran, faiz kararlarını siyasal ideolojiye göre belirleyen, hukuk güvenliğini aşındıran ve kurumları zayıflatan doğrudan siyasal tercihlerdi.
Bugün gelinen noktada ekonominin yalnızca piyasa sorunu olmadığı açık. Türkiye’de ekonomik kriz aynı zamanda hukuk krizidir, kurumsal çöküş krizidir ve demokrasi krizidir.
Çünkü yatırımcı güveni yalnızca faizle değil; hukuk devletiyle, öngörülebilirlikle ve kurumsal istikrarla oluşur. Siz hukuku askıya alır, kurumları kişiselleştirir, her eleştiriyi “milli güvenlik” sorunu gibi sunarsanız ekonomi bir süre sonra kaçınılmaz biçimde duvara çarpar.
Şimdi o duvara çarpılmış durumda.
Şapkadan Tavşan Çıkarma Dönemi
İktidar uzun süre ekonomik krizi yönetmek yerine ertelemeyi tercih etti. Döviz baskılandı, rezervler eritildi, geçici refah hissi yaratıldı. Bugün ise toplum ağır kemer sıkma politikalarıyla baş başa bırakılmış durumda.
Tam da bu aşamada bazı iktidar kalemlerinin yeni bir pozisyon aldığı görülüyor: Önce krizin varlığını kabul etmek, ardından bunun sorumluluğunu mümkün olduğunca anonimleştirmek.
Böylece siyasi tercihlerin sonucu olan büyük ekonomik çöküş, sanki doğal bir süreçmiş gibi anlatılıyor.
Ancak toplumun hafızası sanıldığı kadar kısa değil. Bugün emekliye “sabredin” diyenler, dün bu modeli alkışlayanlardı. Bugün “ekonomi AK Parti’nin rakibi oldu” diyenler, yıllarca her eleştiriyi “dış güç operasyonu” diye yaftalayanlardı.
Bu nedenle yapılan şey bir özeleştiri değil; kontrollü mesafe koyma çabası gibi görünüyor.
İktidarın Gerçek Rakibi Ekonomi Değil, Gerçeklik
Bugün Türkiye’de ekonomik kriz artık yalnızca rakamlarda değil, gündelik hayatın tamamında hissediliyor. İnsanlar markette, kirada, faturada, okul masrafında ve hastane kuyruğunda aynı gerçekle karşılaşıyor.
Bu nedenle mesele artık muhalefetin ne yaptığıyla sınırlı değil. Çünkü ekonomik gerçeklik, siyasi propagandanın kapasitesini aşmaya başladı.
Fakat burada unutulmaması gereken kritik nokta şu: Bu tabloyu yaratan politikalarla yıllarca ideolojik sadakat ilişkisi kurmuş isimlerin bugün “durumu tespit ediyor” olması, onları otomatik olarak güvenilir analizciye dönüştürmüyor.
Çünkü bazen bir ülkenin en büyük sorunu yalnızca yanlış politikalar değil; o yanlışları yıllarca sorgulamadan savunan büyük sessizliktir.
- Ekonomiyi Yıkanlar Şimdi “Sorun Ekonomi” Diyor - 20 Mayıs 2026
- Gazeteciliğe Ceza, Topluma Sansür Demektir - 18 Mayıs 2026
- ILO: İşyerinde Görünmeyen Ölüm - 22 Nisan 2026

















