back to top
Ana Sayfa Haberler Hukukun Sustuğu Yerde Vicdan Konuşur

Hukukun Sustuğu Yerde Vicdan Konuşur

Dilek Kaya İmamoğlu’nun “arınma” tartışmalarına verdiği yanıt, yalnızca eşi Ekrem İmamoğlu’nu değil, uzun süredir devam eden İBB davası etrafında şekillenen hukuk, siyaset ve adalet tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Türkiye’de tutukluluğun bir tedbir olmaktan çıkıp fiili cezalandırma aracına dönüştüğü yönündeki eleştiriler büyürken, dava sürecinde yaşanan hak ihlalleri ve siyasi müdahale iddiaları kamuoyunda giderek daha fazla sorgulanıyor.

CHP’nin tutuklu cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek Kaya İmamoğlu’nun sosyal medya üzerinden yaptığı açıklama, son dönemde siyasette sıkça kullanılan “arınma” söylemine verilen bir yanıt olmanın ötesinde, Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve hukuk devletinin işleyişine ilişkin derinleşen tartışmaların da bir özeti niteliğinde.

İmamoğlu, açıklamasında tutuksuz yargılamanın evrensel hukuk ilkesi olduğunu hatırlatarak, İBB davasında yargılanan isimlerin henüz haklarında kesinleşmiş bir hüküm bulunmamasına rağmen yaklaşık 15 aydır cezaevinde tutulmasına dikkat çekti. Ancak bu çıkışın asıl önemi, bireysel bir mağduriyet anlatısının ötesine geçerek Türkiye’de giderek yaygınlaşan bir hukuk pratiğine işaret etmesinde yatıyor.

Tutukluluk Tedbir Mi, Cezaya Dönüşen Bir Araç Mı?

Modern hukuk sistemlerinde tutuklama, istisnai bir koruma tedbiri olarak kabul edilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ve demokratik hukuk devletlerinin uygulamaları, yargılama sürecinin özgürlükleri mümkün olduğunca koruyarak yürütülmesini esas alır. Buna karşın son yıllarda Türkiye’de siyasi nitelik taşıyan davalarda uzun tutukluluk süreleri, iddianamelerin gecikmesi ve yargılama süreçlerinin kamuoyunda peşinen mahkûmiyet algısı yaratacak biçimde yürütülmesi eleştiri konusu olmaya devam ediyor.

İBB davasında da benzer bir tablo ortaya çıktı. Aralarında belediye yöneticilerinin, bürokratların ve siyasetçilerin bulunduğu çok sayıda isim aylar boyunca özgürlüklerinden mahrum bırakıldı. Savunma makamlarının dile getirdiği çelişkiler, tanık ifadelerindeki tutarsızlıklar ve soruşturmanın siyasi saiklerle yürütüldüğü yönündeki iddialar, davanın yalnızca hukuki değil aynı zamanda siyasal bir zeminde tartışılmasına neden oldu.

Silivri’nin Duvarları Arasında Büyüyen Soru

Dilek Kaya İmamoğlu’nun “Bir gün Silivri’ye gelsinler” çağrısı, aslında yalnızca cezaevindeki isimlere yönelik bir dayanışma talebi değil. Bu çağrı, kamuoyuna yöneltilmiş daha geniş bir sorunun ifadesi olarak okunabilir: Delilleri henüz mahkeme önünde kesinleşmemiş insanların aylarca hatta yıllarca özgürlüklerinden mahrum bırakılması hangi hukuk anlayışıyla açıklanabilir?

Bu soru yalnızca Ekrem İmamoğlu veya İBB davasıyla sınırlı değil. Son yıllarda gazetecilerden akademisyenlere, siyasetçilerden sendikacılara kadar geniş bir kesimin benzer süreçlerden geçmesi, tutuklamanın istisna olmaktan çıkıp siyasi ve toplumsal alanı düzenleyen bir araç haline geldiği yönündeki kaygıları güçlendiriyor.

Tam da bu nedenle İmamoğlu’nun açıklamasındaki en dikkat çekici vurgu, “siyasallaşmış bir yargının bir gün herkesin kapısını çalabileceği” uyarısı oldu. Çünkü hukuk devletlerinde yargının tarafsızlığı yalnızca muhaliflerin değil, iktidar sahiplerinin de güvencesidir.

Arınma Tartışmasının Ötesinde Bir Vicdan Meselesi

Türkiye’de siyasi aktörlerin birbirlerini “arınma”, “temizlik” veya “hesaplaşma” söylemleri üzerinden hedef aldığı dönemler yeni değil. Ancak bu söylemlerin inandırıcılığı, ancak hukukun evrensel ilkelerine bağlılıkla mümkün olabilir. Yargı bağımsızlığının tartışmalı hale geldiği, uzun tutuklulukların olağanlaştığı ve masumiyet karinesinin giderek aşındığı bir ortamda yapılan her “arınma” çağrısı, önce hukukun kendisine yönelmek zorundadır.

Dilek Kaya İmamoğlu’nun açıklaması da tam bu noktada siyasi polemiğin sınırlarını aşarak vicdani bir sorgulamaya dönüşüyor. Çünkü mesele yalnızca bir siyasetçinin, bir belediye başkanının ya da bir davanın geleceği değildir. Asıl mesele, bir toplumun adalet duygusunun ne kadar korunabildiği ve hukukun herkes için eşit işleyip işlemediğidir.

Bugün Silivri’de sorulan soru, yarın başka bir davada, başka bir siyasi görüşten insanlar tarafından da sorulabilir. Hukukun gücü de tam burada sınanır: Kimin yargılandığına değil, yargılamanın nasıl yapıldığına bakabilmekte.