back to top
Ana Sayfa Yorum Yeni Bir Parti Yetmez: Siyasetin Örgütlenme Biçimi Değişmeli

Yeni Bir Parti Yetmez: Siyasetin Örgütlenme Biçimi Değişmeli

Türkiye’de yeni bir parti kurmak zor değildir. Zor olan yeni bir siyaset kurmaktır. Çünkü siyasal hayatımızın mezarlığı, bir zamanlar büyük umutlarla kurulmuş, adlarında “yeni”, “demokratik”, “halkçı”, “özgürlükçü” sözcükleri bulunan ama birkaç yıl içinde eleştirdikleri partilere benzeyen hareketlerle doludur. Tabelalar değişmiş, genel merkezlerin duvarlarına başka amblemler asılmış, kürsülere başka insanlar çıkmış; fakat yukarıdan aşağıya işleyen siyasal düzen neredeyse hiç değişmemiştir. Üye yine dinleyen, yönetici yine konuşan; taban yine çalışan, merkez yine karar veren; yurttaş yine oy kullanan, siyasetçi yine onun adına düşünen kişi olarak kalmıştır. Bu nedenle Özgür Özel’in öncülüğünde kurulan Yeni Parti hakkında bugün sorulması gereken esas soru, partinin önümüzdeki seçimde yüzde kaç oy alacağı değildir. Daha önemli soru şudur: Yeni Parti gerçekten yeni bir parti mi olacaktır, yoksa eski siyasal örgütlenme biçiminin yeni adı mı?

Özgür Özel’in partisinin ilk açık Meclis Grup Toplantısı’nda açıkladığı örgütlenme modeli, en azından bu soruya alışılmış siyaset anlayışının dışından cevap verme iddiası taşıyor. Üye sayısı ve koşulları uygun mahallelerde mahalle meclislerinin kurulması, ilçelerde temel siyasal karar organının ilçe başkanı ya da yönetim kurulu değil üyelerden oluşan ilçe meclisleri olması, delegeliğin büyük ölçüde teknik bir işleve indirgenmesi, ilçe başkanından il başkanına ve genel başkana kadar yöneticilerin doğrudan üyeler tarafından seçilmesi, bütün yöneticilik görevlerine üç dönem sınırı getirilmesi ve genel başkanın seçim başarısızlığı karşısında makamını kendiliğinden tartışmaya açacağını açıklaması, Türkiye’de yıllardır yerleşmiş parti düzenine yöneltilmiş önemli itirazlardır. Fakat bu önerilerin gerçek önemi, tek tek maddelerin toplamından daha büyüktür. Çünkü burada tartışılan şey yalnızca bir parti tüzüğü değildir. Asıl tartışılan, siyasette iktidarın nerede bulunacağıdır.

Bugüne kadar Türkiye’de siyasal partilerin büyük çoğunluğu küçük birer devlet gibi örgütlendi. En yukarıda genel başkan, onun altında genel merkez yönetimi, sonra il başkanları, ilçe başkanları, delegeler ve en aşağıda üyeler… Yukarıdan aşağıya doğru yetki genişlerken aşağıdan yukarıya doğru itaat bekleyen bir piramit ortaya çıktı. Üye sayısı milyonları bulsa bile karar mekanizması birkaç yüz, bazen birkaç düzine kişinin elinde toplandı. Parti kongreleri demokratik yarışın alanı olmaktan çıkıp çoğu zaman delegelerin kim tarafından belirleneceği kavgasına dönüştü. İlçe başkanını kontrol eden delegeleri, delegeleri kontrol eden ili, ili kontrol eden genel merkezi etkiledi; siyaset düşüncelerin yarışından çok örgütsel anahtarların ele geçirilmesine dönüştü. Böyle bir yapıda genel başkanın neden giderek “lider”e dönüştüğünü anlamak zor değildir. Çünkü piramidin tepesindeki kişi yalnızca partinin sözcüsü değildir; milletvekili adaylarından parti yönetimine, örgüt içindeki yükselmeden siyasal görünürlüğe kadar geniş bir alanda belirleyici hâle gelir. İnsanlar zamanla düşünceye değil kişiye, programa değil merkeze, siyasete değil makama bağlanmaya başlarlar. Sadakat, liyakatin önüne geçer. Eleştiri zayıflar. Genel başkanın çevresinde giderek bir siyasal saray oluşur ve sonra herkes aynı soruyu sormaya başlar: “Bizi kim kurtaracak?” Oysa demokrasinin başladığı yer tam da bu sorunun terk edildiği yerdir. Bir toplum sürekli kurtarıcı arıyorsa, henüz kendi siyasal gücünün farkına varamamış demektir.

Yeni Parti’nin açıkladığı modelin belki de en önemli tarafı burada ortaya çıkıyor. Mahalle meclisleri gerçekten işler, ilçe meclisleri gerçekten karar organına dönüşür, üyeler yöneticilerini gerçekten doğrudan seçer ve gerektiğinde değiştirebilirse siyasal ilişkinin yönü değişmeye başlayabilir. Parti genel merkezden mahalleye doğru uzanan bir emir zinciri olmaktan çıkarak mahalleden merkeze doğru yükselen bir siyasal iradeye dönüşebilir. Bu küçük bir değişiklik değildir. Çünkü siyaset tarihinin en eski meselelerinden biri, temsil edenlerle temsil edilenler arasındaki mesafedir. İnsanlar birilerini kendi adlarına karar vermeleri için seçerler; fakat zamanla seçilenler ayrı bir çevre, ayrı bir dil, ayrı bir yaşam ve nihayet ayrı çıkarlar dünyası oluşturabilirler. Siyaset profesyonelleştikçe yurttaş geri çekilir, örgüt bürokratikleşir, temsilci temsil edilenden uzaklaşır. Bir noktadan sonra parti üyeleri kendi kurdukları örgütün misafirlerine dönüşür. Yatay örgütlenme fikri tam da bu yabancılaşmayı kırmayı amaçlar.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Yatay örgütlenme, herkesin istediği gibi hareket ettiği başıboşluk değildir. Merkezin ortadan kaldırılması da değildir. Örgütsüzlük hiç değildir. Tam tersine, iyi kurulmuş yatay yapı merkezi ortadan kaldırmaz; merkezin niteliğini değiştirir. Merkez emir veren yer olmaktan çıkar, aşağıdan gelen iradeyi koordine eden yere dönüşür. Bir orkestra düşünülebilir: şef müzisyenlerin yerine çalmaz, onların birlikte çalabilmesini sağlar. İyi bir siyasal yönetimin görevi de bu olmalıdır. Yönetici, örgütün sahibi değil koordinatörü olmalıdır. Bu nedenle Yeni Parti’nin başarısı yalnızca genel başkanının ne kadar etkileyici konuştuğuyla ölçülemez. Gerçek sınav, bir mahallede on beş üyenin genel merkezin bilgisi ya da talimatı olmadan kendi mahallelerinin sorunuyla ilgili çalışma başlatabilip başlatamayacağıdır; bir ilçedeki üyelerin kendi gündemlerini oluşturup oluşturamayacağı, bir il örgütünün merkezin hoşuna gitmeyen bir düşünceyi özgürce tartışıp tartışamayacağı ve bir üyenin genel başkanla aynı fikirde olmadığı halde partide kendisini eşit hissedip hissedemeyeceğidir. Çünkü demokrasi genel başkanın demokrat olmasına bırakılamaz.

Demokrasi iyi insanların iyi niyetine değil, kötü yöneticilerin bile keyfî davranmasını zorlaştıracak kurallara dayanmalıdır. Bugün demokrat bir genel başkan bulunabilir, yarın başka biri gelir. Bugün hoşgörülü bir il başkanı vardır, yarın otoriter biri seçilir. Kurum dediğimiz şey zaten insanların karakterinden bağımsız olarak işleyen güvencelerin toplamıdır. Eğer bir partinin demokrasisi yalnızca yöneticisinin demokratlığına bağlıysa orada demokrasi henüz kurumsallaşmamıştır. Bu nedenle doğrudan üye seçimi son derece önemlidir. Türkiye’de parti içi siyasetin en sorunlu kurumlarından biri yıllardır delege sistemidir. Başlangıçta temsili kolaylaştırmak amacıyla oluşturulan sistem, zaman içinde örgüt içindeki iktidar mücadelesinin aracına dönüşmüştür. Kimin delege yazıldığı, hangi listenin kongreyi kazandığı, kimin hangi ilçeyi kontrol ettiği, siyasetin içeriğinin önüne geçmiştir. Üye yalnızca delegeyi seçmiş, ardından siyasal iradesini yıllarca başkasına devretmiştir.

Yeni Parti’nin delegeliği yasal zorunluluğun gerektirdiği teknik bir düzeye indirerek ilçe başkanı, il başkanı ve genel başkanın doğrudan bütün üyeler tarafından seçileceğini açıklaması bu nedenle önemlidir. Fakat doğrudan seçim tek başına demokrasi anlamına gelmez. Beş yılda bir sandığa giderek ülke demokrasisinin tamamlanmadığı gibi, birkaç yılda bir genel başkan seçmekle de parti içi demokrasi kurulmaz. Asıl mesele seçimin iki günü arasındaki hayattır. Üyelerin bütçeye, programa, adaylara, yerel politikalara, ittifaklara ve önemli siyasal kararlara ne ölçüde katılacağıdır. Mahalle meclisleri burada hayati önem kazanıyor. Çünkü siyasetin yeniden toplumsallaşabileceği yer mahalledir.

İnsanların hayatı Ankara’daki genel merkezlerde değil mahallelerde yaşanır. Kirasını ödeyemeyen insan oradadır; işsiz genç oradadır; kreş bulamayan kadın, emekli maaşıyla ay sonunu getiremeyen yaşlı, servis ücretini karşılayamayan aile, kapanan küçük dükkân, kirlenen dere, betonlaşan park, ulaşım sorunu yaşayan işçi oradadır. Parti mahallenin içine girmediğinde bütün bunlar istatistiğe dönüşür. Oysa mahalle meclisi gerçekten işleyen bir siyasal alan hâline gelirse siyaset yeniden yaşamın içinden kurulabilir. İnsanlar yalnızca seçim zamanı broşür dağıtan kişiler olmaktan çıkar, kendi yaşamlarının sorunları üzerine söz söyleyen siyasal öznelere dönüşürler. Yatay örgütlenmenin asıl devrimci tarafı da burada saklıdır: insanı siyasetin nesnesi olmaktan çıkarıp öznesi hâline getirmek.

Fakat bunun yöneticiler açısından da önemli bir sonucu olacaktır. Türkiye’de parti örgütlerinde tuhaf bir düzen oluşmuştur. Çoğu zaman üyeler yöneticilerin etrafında çalışır. İlçe başkanının programına yetişilir, il başkanının ziyaretine hazırlanılır, genel başkanın mitingi için otobüs kaldırılır. Örgüt yöneticinin faaliyet alanına dönüşür. Yatay örgütlenmede ise denklem tersine çevrilebilir. Üyeler kendi inisiyatifleriyle çalışma yaptığında yönetici artık üyeyi çalıştıran kişi olmaktan çıkar; üyelerin ortaya çıkardığı enerjiyi takip etmek, desteklemek ve koordine etmek zorunda kalan kişiye dönüşür. Başka bir ifadeyle, örgüt yöneticiyi çalıştırmaya başlar. Belki de Türkiye siyasetinde gerçek değişimin başlaması gereken yer tam burasıdır.

Çünkü yukarıdan yönetilen yapılarda taban sürekli merkezin talimatını bekler. “Genel merkez ne diyor?”, “İl başkanlığı ne karar verdi?”, “İlçe ne yapmamızı istiyor?” soruları siyasetin doğal dili hâline gelir. İnsanların inisiyatif alma yeteneği zamanla körelir. Oysa yatay örgütlenmede soru değişir: “Biz burada ne yapabiliriz?” Bu soru küçük görünür ama siyasal kültür açısından çok büyük bir dönüşüm içerir. İnsanları yurttaştan izleyiciye dönüştüren siyaset, onları yeniden özne hâline getirmeye başlar. Parti örgütünün canlılığı da tam burada ölçülür. Bir örgüt, merkezden gelen talimatların ne kadar eksiksiz uygulandığıyla değil, üyelerinin kendi yaşam alanlarında ne kadar düşünce, öneri ve eylem üretebildiğiyle güçlüdür.

Partinin finansmanı meselesi de aynı derecede önemlidir. Yeni Parti’nin kuruluş sürecinde yöneticiler, finansmanın üye aidatları ve açık biçimde toplanacak bağışlarla yürütülmesini öngördüklerini, desteklerin şeffaf biçimde açıklanacağını ifade ettiler. Yeni partinin başlangıçta Hazine yardımı alamayacak olması da bu nedenle üyelik ve bağış sistemini yalnızca teknik değil siyasal bir mesele hâline getiriyor. Çünkü parayı kimin verdiği, siyasetin kime karşı sorumlu olacağını da belirler. Bir siyasi parti birkaç büyük bağışçının desteğiyle yaşıyorsa zamanla onların etkisine açık hâle gelir. Kamu kaynakları üzerinde kontrolsüz biçimde yaşayan bir parti ise üyelerinden giderek bağımsızlaşabilir. Üyenin aidatı sembolik, Hazine yardımı belirleyici olduğunda üyelik de siyasal yurttaşlıktan çok kayıt numarasına dönüşebilir.

Oysa binlerce, yüz binlerce insan küçük aidatlarla kendi örgütünü finanse ediyorsa parti ile üye arasında farklı bir ilişki kurulur. Üye yalnız oy veren değil, örgütünü maddi olarak da yaşatan kişi olur. Ama bunun karşılığı da olmak zorundadır. Parayı veren üyeyse bütçeyi görme hakkı da üyenin olmalıdır. Bir partinin ne kadar gelir elde ettiği, bu paranın nereye harcandığı, seçim kampanyalarına ne ayrıldığı, genel merkezin ne kadar harcadığı, il ve ilçelere ne kadar kaynak aktarıldığı üyelerin erişebileceği biçimde açıklanmalıdır. Gelecekte alınabilecek Hazine yardımları da parti yönetiminin tasarrufundaki görünmez bir kaynak değil, topluma ait paranın siyasal faaliyete ayrılmış bölümü olarak görülmeli ve dağıtımı açık kurallara bağlanmalıdır. Şeffaflık yalnızca yolsuzluğun önlenmesi için gerekli değildir; şeffaflık aynı zamanda iktidarın sınırlandırılmasıdır. Çünkü görünmeyen para görünmeyen ilişkiler üretir.

Yeni Parti gerçekten yeni bir siyasal kültür kurmak istiyorsa mali şeffaflığı internet sitesindeki yıllık birkaç bilanço rakamından çok daha ileri taşımalıdır. Üyeler bütçeyi izleyebilmeli, örgütler kendi kaynaklarını bilmeli, büyük bağışlar kamuoyuna açık olmalı, harcamalar anlaşılır kategoriler halinde yayımlanmalıdır. Böylece parti yalnızca “halka hesap vereceğiz” demek yerine hesap vermeyi kurumsal bir zorunluluğa dönüştürebilir. Yöneticilere getirilen üç dönem sınırı da bu açıdan önemlidir. Çünkü siyaset uzun süre aynı kişilerin mesleğine dönüştüğünde örgüt ile makam arasında görünmez mülkiyet ilişkileri oluşmaya başlar. Milletvekilliği bir görev değil kariyer, il başkanlığı geçici sorumluluk değil mevzi, genel merkez yöneticiliği ise korunması gereken bir konum haline gelir. Oysa siyasal görevler mülk değildir. Kimse bir parti koltuğunun sahibi değildir.

Üç dönem sınırı bu gerçeği hatırlatabilir. Ancak bunun da yalnızca tüzük maddesi olarak kalmaması gerekir. Aynı kişinin bir makamdan diğerine geçerek otuz yıl siyaset yaptığı bir sistemde dönem sınırı kolaylıkla biçimsel hale gelebilir. Gerçek amaç, siyasal kadroların sürekli yenilenmesini sağlayacak mekanizmalar yaratmak olmalıdır. Özgür Özel’in kendi genel başkanlığı için koyduğu ölçüt de bu bakımdan dikkat çekicidir. Yerel ya da genel seçimde parti birinci çıkmazsa kurultayı toplayacağını ve yeniden aday olmayacağını açıklaması, Türkiye siyasetinde pek alışık olmadığımız bir sorumluluk anlayışına işaret ediyor. Fakat daha önemli olan, gelecekte hiçbir genel başkanın kendi başarısızlığının hakemi olmamasını sağlayacak sistemi kurmaktır. Çünkü asıl demokrasi, iyi yöneticinin kendisini sınırlaması değil, sistemin yöneticiyi sınırlamasıdır.

Yeni Parti bugün önünde nadiren ortaya çıkan tarihsel bir imkân taşıyor. Sıfırdan örgütleniyor. Eski örgütlerin tortularını, yıllarca birikmiş delege ilişkilerini, makam ağlarını ve yerleşmiş bürokrasiyi olduğu gibi devralmak zorunda değil. Bu aynı zamanda büyük bir avantajdır. Çünkü eski bir binayı dönüştürmek yerine yeni bir bina kurmanın imkânına sahiptir. Ama tehlike de tam buradadır. İnsanlar eski alışkanlıklarını yeni binalara taşırlar. Bugün yatay örgütlenmeden söz edenler yarın merkez güçlendikçe yukarıdan karar almaya başlayabilir. Bugün üyelerin söz hakkını savunanlar yarın seçim yaklaşınca “zamanımız yok” diyerek kararları dar kadrolara bırakabilir. Bugün mali şeffaflığı savunanlar yarın büyüyen bütçelerin karmaşıklığını gerekçe gösterebilir.

Bürokrasi çoğu zaman kötü niyetle doğmaz. Kolaylık arzusundan doğar. “Bu defalık merkez karar versin”, “bu seçimde hızlı davranmamız gerekiyor”, “bu konuyu üyeler anlamakta zorlanabilir”, “bu aday daha çok oy getirir” denmeye başlanır ve birkaç yıl sonra eski parti geri dönmüştür. İşte Yeni Parti’nin asıl mücadelesi başka partilerle değil, siyasetin bu eski alışkanlığıyla olacaktır. Çünkü merkezileşme yalnızca tüzüklerde yaşamaz; insanların zihinlerinde de yaşar. Yönetilmeye alışmış üye de, yönetmeye alışmış başkan kadar dikey siyasetin parçasıdır.

Bu nedenle yatay örgütlenme sadece yeni kurullar oluşturmakla gerçekleşmez. Yeni bir siyasal insan tipi yaratmayı gerektirir: soru soran, öneri geliştiren, sorumluluk alan, yöneticisinden izin beklemeyen ama yaptığı işin hesabını arkadaşlarına veren bir üye. Bunun karşısında da yeni bir yönetici tipi gerekir. Her şeyi bilen değil dinleyen, emreden değil koordine eden, kendisine bağlı insanlar yaratmak yerine bağımsız siyasal insanlar yetiştiren, kendi koltuğunu sağlamlaştırmak yerine kendisine ihtiyaç duyulmayacak kadar güçlü bir örgüt kuran bir yönetici. İyi yönetici aslında kendi iktidarını azaltabilen yöneticidir. Belki siyasetimizin en büyük eksiği tam da budur. Biz yıllardır güçlü lider arıyoruz. Oysa güçlü toplumların güçlü lidere sandığımız kadar ihtiyacı yoktur. Güçlü kurumlara, örgütlü yurttaşlara, işleyen meclislere ve yöneticisini değiştirebilecek üyelere ihtiyaçları vardır.

Yeni Parti gerçekten başarılı olmak istiyorsa başarısını yalnızca seçim sandığında ölçmemelidir. Bir mahallede yıllardır siyasetten uzak durmuş bir kadını söz sahibi yapabiliyorsa, bir işçinin kendi mahallesindeki parti toplantısında milletvekili kadar rahat konuşmasını sağlayabiliyorsa, bir genç parti yöneticisine itiraz ettiği için dışlanmıyorsa, bir üye genel başkanı eleştirdiğinde “hain” ilan edilmiyorsa, bir ilçe örgütü genel merkezden talimat beklemeden kendi kentinin sorunları için harekete geçebiliyorsa ve bir genel başkan üyelerin iradesi karşısında gerçekten sıradan bir üyeden yalnızca görev bakımından farklı olduğunu kabul edebiliyorsa, o zaman yeni bir siyaset kurulmaya başlamış demektir.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kurtarıcı değildir. Belki de yıllardır yapılan en büyük yanlış budur: toplumsal sorunların çözümünü doğru insanın gelip piramidin tepesine oturmasında aramak. Oysa sorun yalnızca piramidin tepesinde kimin bulunduğu değildir; sorun piramidin kendisidir. Yeni Parti’nin bugün önünde duran tarihsel fırsat, piramidin tepesine daha iyi bir insan çıkarmaktan çok daha büyüktür: piramidi değiştirmek, siyaseti yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarıya kurmak, üyeyi taraftardan yurttaşa, yurttaşı seyirciden özneye dönüştürmek, genel merkezi iktidarın toplandığı yer olmaktan çıkarıp ortak iradenin koordine edildiği yere çevirmek, parayı, yetkiyi ve bilgiyi mümkün olduğunca görünür ve paylaşılır hâle getirmek.

Çünkü gerçek demokrasi yalnızca sandıkta “kim yönetecek?” sorusuna verilen cevap değildir. Daha büyük soru şudur: Kim karar verecek? Eğer Yeni Parti bu soruya gerçekten “üyeler” cevabını verebilir ve bunu yalnızca kürsülerde değil günlük örgüt yaşamında gerçekleştirebilirse Türkiye siyasetinde önemli bir kapı açabilir. Ama üyeler birkaç yıl sonra yeniden alkışlayan kalabalıklara, mahalle meclisleri tabela kurumlarına, ilçe meclisleri yönetim kurullarının onay makamlarına, genel başkan seçimi ise yalnızca tek adayın üyeler tarafından tasdik edildiği bir törene dönüşürse elimizde yine tanıdığımız hikâye kalacaktır: yeni tabela, yeni genel merkez, yeni sloganlar ve eski siyaset.

Bu nedenle bugün Yeni Parti’ye düşen görev yalnızca iktidara yürümek değildir. Daha zor olanı yapmaktır: iktidarın parti içinde nasıl dağıtılacağını yeniden düşünmek. Çünkü bir parti kendi içinde kuramadığı demokrasiyi ülkeye taşıyamaz. Kendi üyesine güvenmeyen bir hareket halka güvenemez. Kendi yöneticisini denetleyemeyen bir örgüt devleti demokratikleştiremez. Ve kendi merkezindeki iktidarı paylaşamayanlar, ülkenin merkezindeki iktidarı paylaştıracaklarını ne kadar söylerlerse söylesinler sonunda aynı duvara çarparlar.

Belki Yeni Parti’nin gerçek sınavı seçim gecesi başlamayacaktır. Çok daha önce başlayacaktır: bir mahalle meclisinde, bir ilçe toplantısında, bütçenin açıklandığı bir ekranda, bir üyenin genel başkana itiraz ettiği anda ve yönetici o itiraza öfkeyle değil dikkatle kulak verdiğinde. İşte tam orada anlayacağız: Yeni olan yalnızca partinin adı mı, yoksa gerçekten siyasetin kendisi mi?