back to top
Ana Sayfa Haberler İfade Özgürlüğünün Dört Dosyası: Türkiye’de Söz Söylemenin Bedeli Tutukluluk Mu?

İfade Özgürlüğünün Dört Dosyası: Türkiye’de Söz Söylemenin Bedeli Tutukluluk Mu?

Emekli Tuğamiral Türker Ertürk, komedyen Deniz Göktaş, AKUT’un kurucusu Nasuh Mahruki ve gazeteci Merdan Yanardağ farklı sözler, farklı suçlamalar ve farklı dosyalar nedeniyle cezaevinde; ancak dört dosyanın ortak noktası, ifade ve düşünce açıklamalarının ağır ceza soruşturmalarının konusu haline gelmesi ve tutuklamanın giderek bir istisna tedbiri olmaktan çıkıp siyasal ve toplumsal tartışmaların sınırlarını belirleyen bir araca dönüşüp dönüşmediği sorusunu büyütmesi.

Avukat Hüseyin Ersöz’ün 21 Ağustos’ta yaptığı paylaşım, Türkiye’de ifade özgürlüğü tartışmasının dört farklı dosyada yeniden kesişen bir tablosuna dikkat çekti. Ersöz, emekli Tuğamiral Türker Ertürk, komedyen Deniz Göktaş, AKUT’un kurucusu Nasuh Mahruki ve TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın, ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi gereken suç isnatları nedeniyle özgürlüklerinden yoksun bırakıldığını belirtti.

Dört dosyanın hukuki nitelikleri birbirinin aynı değil. Göktaş hakkında “Cumhurbaşkanına hakaret” ve halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama suçlamaları bulunurken, Mahruki “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamasıyla tutuklandı. Ertürk hakkında “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” ve “suç işlemeye tahrik” suçlamaları yöneltildi. Yanardağ ise Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Hüseyin Gün ile birlikte “siyasal casusluk” suçlamasıyla tutuklu yargılanıyor. Dolayısıyla bu dört dosyayı tek bir hukuki kategoriye indirgemek mümkün değil; ancak hepsinde söz, yayın, yorum veya gazetecilik faaliyeti ile özgürlükten yoksun bırakma arasındaki ilişki belirgin biçimde öne çıkıyor.

Dört İsim, Dört Suçlama, Aynı Özgürlük Sorusu

Emekli Deniz Harp Okulu Komutanı Türker Ertürk, sosyal medyada yeniden dolaşıma sokulan video kayıtları nedeniyle 17 Ağustos’ta gözaltına alındı ve aynı gün tutuklandı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Ertürk hakkında “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” ile “suç işlemeye tahrik” suçlamalarıyla soruşturma yürüttü.

Ancak dosyanın dikkat çekici tarafı, soruşturmaya konu edilen görüntülerin yeni olmaması. Ertürk, savcılık ve hâkimlik ifadelerinde söz konusu videolardan birinin yaklaşık 3,5 yıl, diğerinin ise yaklaşık 11 yıl önce yayımlandığını belirtti. Görüntülerin bağlamından koparılarak yeniden dolaşıma sokulduğunu savunan Ertürk, sözlerinin siyasi değerlendirme niteliğinde olduğunu ve suç oluşturmadığını söyledi.

Ertürk’ün hâkimlikteki savunması, tutuklama gerekçesi bakımından ayrıca dikkat çekici. Ertürk, son konuşmasının üzerinden yaklaşık 3,5 yıl geçtiğini belirterek, bu süre içerisinde kimsenin sözleri nedeniyle tahrik olup sokağa çıkmadığını ve halk arasında korku ya da panik oluşmadığını savundu.

Buradaki temel mesele, bir kişinin sözlerinin sert, rahatsız edici veya siyasi açıdan tartışmalı bulunup bulunmamasından daha ileri bir noktada duruyor: Ceza hukukunun devreye girmesi için yalnızca sözün içeriği yeterli mi, yoksa söz ile somut ve yakın bir tehlike arasındaki bağın da gösterilmesi mi gerekiyor?

Göktaş’ın Suçu: Politik Mizahın Sınırı Nerede Başlıyor?

Komedyen Deniz Göktaş’ın dosyası ise ifade özgürlüğünün başka bir alanını, politik mizahı, ceza soruşturmasının merkezine taşıdı.

Göktaş, Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahnelediği ve daha sonra YouTube’da yayımlanan “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisi nedeniyle soruşturuldu. Başlangıçta halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama suçlamasıyla açılan soruşturmaya daha sonra “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması da eklendi. Göktaş, soruşturmayı öğrendikten sonra yurt dışından Türkiye’ye dönerken 2 Temmuz’da havalimanında gözaltına alındı ve 3 Temmuz’da tutuklandı.

Göktaş’ın savunmasında suçlamaları kabul etmediği, gösterinin mizah ve hiciv çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini savunduğu bildirildi. Gösteri YouTube’da milyonlarca kez izlenirken, sonrasında içeriğe erişim engeli de getirildi.

Daha da dikkat çekici olan, 22 Ağustos itibarıyla Göktaş’ın tutukluluğunun yaklaşık 50 güne ulaşmasına karşın hakkında hâlâ iddianame hazırlanmamış olması. Gazete Pencere’nin 18 Ağustos tarihli haberine göre Göktaş 46 gündür cezaevindeydi ve soruşturma henüz iddianame aşamasına gelmemişti.

Göktaş cezaevinden gönderdiği mektupta ise “kuyu tipi” olarak tanımlanan cezaevindeki güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyona dikkat çekti; tutukluluğunu mizahi bir dille değerlendirdi.

Burada soru yalnızca “Bir komedyen ne söyleyebilir?” sorusu değil. Daha temel soru şu: Devletin cezalandırma yetkisi, siyasi mizahın sınırlarını belirleyecek kadar genişletildiğinde, mizahın kendisi kamusal tartışmanın güvenli alanından çıkarılmış olmuyor mu?

Mahruki: Eleştiri, Darbe Tartışması ve “İnfial” Gerekçesi

Nasuh Mahruki’nin dosyası ise 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin siyasi değerlendirmelerin ceza soruşturmasına dönüşmesi üzerinden şekillendi.

AKUT’un kurucusu Mahruki, sosyal medya hesabından 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin yaptığı paylaşım nedeniyle Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturuldu. Başsavcılık “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçlamasıyla soruşturma başlatırken Mahruki, paylaşımının darbe girişimine ilişkin siyasi bir değerlendirme ve eleştiri olduğunu savundu.

Mahruki 17 Temmuz’da tutuklandı. Daha sonra hazırlanan iddianamede ise “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlamasıyla 1,5 yıldan 4,5 yıla kadar hapis cezası istendi. Medyascope’un aktardığına göre iddianamede paylaşımın 76 bin görüntülenmeye ulaştığı ve “infial” yaratabilecek ifadeler içerdiği ileri sürüldü.

Mahruki’nin savunmasındaki önemli ayrım ise şuydu: Eleştirisinin doğrudan darbe girişiminin kendisine değil, darbe girişiminin önceden bilinmesine rağmen engellenmediğini düşündüğü devlet kurumlarına ve ABD’ye yönelik olduğunu söyledi.

Tutukluluğa yapılan itiraz da reddedildi. Kararda suçun niteliği, mevcut delil durumu, cezanın alt ve üst sınırı, delillerin toplanma aşamasında olması, kaçma tehlikesi ve adli kontrolün yetersiz kalacağı değerlendirmeleri yer aldı.

Burada da ifade özgürlüğü ile ceza hukuku arasındaki çizgi, “infial” kavramında düğümleniyor. Bir siyasi görüşün tepki yaratması ile ceza hukuku anlamında somut bir tehlike yaratması aynı şey değil. Rahatsız edici, sert veya toplumun bir bölümünde öfke yaratan bir görüş ile cezalandırılabilir bir tahrik arasındaki sınırın nesnel ölçütlere bağlanması, demokratik hukuk devletinin temel sınavlarından biri.

Yanardağ Dosyasında Gazetecilik “Casusluk” İddiasına Dönüştü

Merdan Yanardağ’ın dosyası ise diğer üç isimden farklı olarak doğrudan gazetecilik faaliyeti ile “siyasal casusluk” suçlaması arasındaki ilişkiyi gündeme getiriyor.

TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Yanardağ, Ekrem İmamoğlu, siyasi danışman Necati Özkan ve iş insanı Hüseyin Gün ile birlikte siyasal casusluk suçlamasıyla tutuklu yargılanıyor. Davada sanıklar hakkında 15 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor.

Dosyanın en dikkat çekici noktalarından biri, “casusluk” suçlamasının dayandığı yapının kendisi. Medyascope’un aktardığına göre 162 sayfalık iddianamenin önemli bir bölümü etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen Hüseyin Gün’ün ifadeleri, dijital materyaller ve not defterindeki kayıtlardan oluşuyor. Ancak iddianamede casusluğun hangi devlet veya istihbarat örgütü adına gerçekleştirildiğine ilişkin açık bir tespit bulunmadığı belirtildi.

Yanardağ da duruşmada tam olarak bu noktaya itiraz etti. İddianamenin casusluğun tanımı konusunda dahi çelişkili olduğunu savunan Yanardağ, “hangi devlet için casusluk yapıldığı” sorusunun yanıtının iddianamede bulunmadığını belirtti.

Temmuz ayında görülen duruşmada mahkeme, dört sanığın da tutukluluğunun devamına karar vererek davayı 29 Eylül’e erteledi.

Yanardağ’ın 18 Ağustos’ta cezaevinden gönderdiği mesajda ise “Gazeteci gerçeği eğip bükemez” vurgusu yapması ve hakkındaki davayı “sanal casusluk davası” olarak nitelemesi, dosyanın yalnızca bireysel bir ceza davası değil, gazetecilik faaliyetinin sınırları açısından da tartışıldığını gösteriyor.

Ortak Payda: Sözden Özgürlüğün Kısıtlanmasına

Dört dosya birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo, hukuken birbirinden farklı suçlamaların aynı toplumsal alan üzerinde kesiştiğini gösteriyor: kamusal söz.

Ertürk siyasal değerlendirmeleri nedeniyle “tahrik” ve “tehdit” suçlamasıyla tutuklu. Göktaş politik mizahı nedeniyle “hakaret” ve dini değerleri aşağılama suçlamalarıyla cezaevinde. Mahruki 15 Temmuz hakkında yaptığı siyasi değerlendirme nedeniyle “tahrik” suçlamasıyla tutuklu. Yanardağ ise gazetecilik faaliyetleriyle bağlantılı olduğu savunulan eylemler nedeniyle “siyasal casusluk” suçlamasıyla yaklaşık 10 aydır cezaevinde.

Bu nedenle Ersöz’ün paylaşımının işaret ettiği ortak payda hukuki açıdan önem taşıyor. Dört kişinin aynı suçu işlediğini söylemek mümkün değil; fakat dört dosyada da kamu otoritesinin bir kişinin sözünü, yorumunu, yayınını veya gazetecilik faaliyetini özgürlükten yoksun bırakmayı gerektirecek ağırlıkta bir ceza soruşturmasına dönüştürüp dönüştürmediği tartışması var.

Ve bu tartışmanın merkezinde tutuklama tedbiri bulunuyor.

Tutuklama Cezaya Dönüşürse Sorun Başka Yere Taşınıyor

Ceza hukukunun mantığında tutuklama bir ceza değil, yargılama sürecinin sağlıklı yürütülmesini güvence altına almak için başvurulabilecek istisnai bir koruma tedbiri.

Fakat ifade özgürlüğü dosyalarında tutuklama uygulandığında sorun daha da hassas hale geliyor. Çünkü söz konusu eylemin kendisi zaten tamamlanmış durumda: Tweet atılmış, video yayımlanmış, konuşma yapılmış, haber yayımlanmış ya da televizyon programı gerçekleştirilmiş oluyor.

Bu durumda tutuklamanın temel gerekçesi, delillerin karartılması veya kaçma şüphesi gibi somut risklerden çok, sözün yarattığı varsayılan toplumsal etki üzerinden kurulmaya başlarsa, tutuklama ile cezalandırma arasındaki sınır bulanıklaşabiliyor.

Deniz Göktaş’ın dosyasında bu tartışma özellikle belirgin. Göktaş soruşturmayı öğrendikten sonra Türkiye’ye kendisi döndü; buna rağmen tutuklandı ve yaklaşık 50 gündür iddianame olmaksızın cezaevinde bulunuyor. Avukatları da tutuklama gerekçelerinin somut hukuki temelden yoksun olduğunu savundu.

Ertürk açısından ise soruşturmaya konu videoların yıllar önce yayımlanmış olması, Mahruki açısından paylaşımın siyasi değerlendirme niteliğinde olduğunun savunulması ve Yanardağ açısından casusluk suçlamasının temel unsurlarına ilişkin tartışmalar, tutuklama tedbirinin ölçülülüğünü ayrıca gündeme getiriyor.

İfade Özgürlüğü Eleştiriyi Değil, Demokratik Alanı Koruyor

İfade özgürlüğünü savunmak, söylenen her sözün doğru veya ahlaken kabul edilebilir olduğunu savunmak anlamına gelmiyor.

Bir siyasetçinin, gazetecinin, emekli askerin, sanatçının ya da komedyenin sözleri ağır biçimde eleştirilebilir. Yanlış bulunabilir. Toplumun belirli kesimleri tarafından tepkiyle karşılanabilir. Hatta kamuoyunda geniş bir tartışma yaratabilir.

Ancak demokratik düzenin asıl sınavı, hoşa giden sözleri değil, rahatsız eden sözleri de hukuk içinde tutabilmesidir.

Avrupa insan hakları hukukunun ifade özgürlüğüne ilişkin yaklaşımının temelinde de bu ayrım bulunuyor: İfade özgürlüğü yalnızca kabul gören, zararsız veya kayıtsızlıkla karşılanan düşünceler için değil, devleti, iktidarı veya toplumun belirli kesimlerini rahatsız eden, şoke eden ya da sarsan düşünceler için de koruma alanı yaratıyor.

Bu yaklaşımın Türkiye’deki dört dosyaya uygulanması halinde ortaya çıkacak soru nettir: Ertürk’ün siyasi öngörüsü, Göktaş’ın mizahı, Mahruki’nin 15 Temmuz yorumu ve Yanardağ’ın gazeteciliği cezalandırılabilir mi?

Bunun yanıtını mahkemeler verecek.

Fakat bundan önce sorulması gereken başka bir soru var: Bu kişilerin yargılanması için gerçekten tutuklanmaları gerekli miydi?

Dört Dosyanın Ötesinde Bir Sistem Sorunu

Türkiye’de ifade özgürlüğü tartışması artık münferit birkaç davanın toplamından daha büyük bir meseleye dönüşmüş durumda.

Gazeteciler, siyasetçiler, sanatçılar, akademisyenler, sosyal medya kullanıcıları ve kamuoyunda tanınan kişiler hakkında farklı ceza maddeleri üzerinden açılan soruşturmalar, kamusal tartışmanın giderek daha fazla ceza hukuku tehdidi altında yürütüldüğü yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

Bu tablo, “Türkiye’de ifade özgürlüğü yoktur” gibi bütün hukuki ayrımları ortadan kaldıran basit bir hükümle açıklanamayacağı gibi, “Herkes istediğini söyleyebiliyor” denilerek de geçiştirilemez.

Asıl mesele, iktidarın ve devlet kurumlarının eleştiriye karşı tolerans eşiğinin nerede başladığı ve nerede bittiğidir.

Eğer bir siyasal değerlendirme “tahrik”, bir mizah gösterisi “hakaret”, bir tarihsel-siyasi yorum “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, gazetecilik faaliyeti ise “siyasal casusluk” soruşturmasına dönüşebiliyorsa, mesele artık yalnızca dört kişinin özgürlüğü değildir.

Mesele, toplumun geri kalanının “Bunu söylersem başıma ne gelir?” sorusunu sormaya başlamasıdır.

İfade özgürlüğünün en tehlikeli kaybı da çoğu zaman yasaklanan cümlede değil, henüz söylenmemiş cümlede ortaya çıkar.

Çünkü insanlar konuşmadan önce kendilerini sansürlemeye başladığında, devletin ifade özgürlüğünü sınırlamak için her zaman yeni bir tutuklama kararı vermesine gerek kalmaz.

  • TB / Anadolu Ajansı, DHA, T24, Medyascope, DW Türkçe, Euronews Türkçe, bianet, Gazete Pencere, Cumhuriyet, Gazete Oksijen