Bir insanın acısını nasıl ölçeriz? Yüzündeki çizgileri mi sayarız, kaç gün ağladığını mı kaydederiz, yoksa bir fotoğrafta gülümsediğini görüp bütün geçmişinin üzerine kalın bir çizgi mi çekeriz? Hele söz konusu olan bir kadınsa, memleketin kimi erkekleri bu sorunun cevabını çoktan vermiş görünüyor. Kadın üzgünse neden üzgün olduğunu, susuyorsa neden sustuğunu, konuşuyorsa niçin bu kadar konuştuğunu, dışarı çıkıyorsa nereye gittiğini, oturuyorsa kiminle oturduğunu, gülüyorsa nasıl olup da gülebildiğini sorgulamak kendilerinde gördükleri tuhaf bir hakka dönüşüyor. Kadına düşen rolü de kendileri biçiyorlar: Acılı kadın acısını göstermeli, bekleyen kadın beklediğini belli etmeli, eşi cezaevindeyse hayatını askıya almalı. Mümkünse siyahlar giymeli, başını önüne eğmeli ve kamusal hayattan çekilmeli. Çünkü onların zihnindeki sadakat, insanın yaşamaya devam etmesiyle değil, ne kadar görünür biçimde acı çektiğiyle ölçülüyor.
Son günlerde Dilek Kaya İmamoğlu üzerinden kurulan dil de tam olarak buradan besleniyor. Sosyal medyada yayılan birtakım görüntüler Bodrum’da çekilmiş gibi sunuldu; görüntülerdeki kişinin Dilek İmamoğlu olduğu ve görüntülerin 12 Ağustos’ta çekildiği öne sürüldü. Oysa 21 Ağustos günü konuyu haberleştiren yerel bir kaynak dahi görüntülerin ne zaman çekildiğinin ve görüntülerdeki kişinin kimliğinin bağımsız biçimde doğrulanmadığını açıkça belirtmek zorunda kaldı. Buna rağmen bazı sosyal medya hesapları çoktan hükmünü vermişti: “Eşi içeride, kendisi tatilde.” Daha da ileri gidilip Ekrem İmamoğlu’nun eşinin “umurunda olmadığı” ima edildi.
İşte haberciliğin bittiği, gözetlemenin başladığı yer tam burasıdır.
Çünkü ortada kamusal önemi bulunan bir bilgi yoksa, bir kadının sahilde yürümesinin, bir masada oturmasının, kahve içmesinin ya da yüzünün birkaç saniyeliğine gülmesinin haber değeri nedir? Daha önemlisi, neden bu görüntülerin altına mutlaka evliliği hakkında bir hüküm yerleştirmek gerekir? Bir görüntüden sadakat ölçmeye çalışan akıl gazetecilik yapmıyordur; eski mahalle dedikodusunu dijital çağın araçlarıyla yeniden üretiyordur. Telefon kamerası değişmiştir, zihniyet değişmemiştir. Bir zamanlar pencerenin arkasından komşunun hayatını gözetleyen göz, şimdi sosyal medyanın sonsuz pencerelerinden insan avına çıkıyor.
Dilek Kaya İmamoğlu’nun hayatında bu sırada ne olup bittiğini bilmek için gizli kamera görüntülerine ihtiyaç da yok. Eşi Ekrem İmamoğlu tutuklu olarak yargılanıyor. İBB davası 17 Ağustos’ta kırk günlük aranın ardından yeniden görülmeye başladı; davada yüzlerce sanık bulunuyor ve onlarca kişi tutuklu yargılanmayı sürdürüyor. Dilek İmamoğlu da o gün Silivri’deydi. Ailelerin yakınlarını görebilmek için dürbün kullanmak zorunda kaldığını, avukatların müvekkilleriyle iletişim kurmakta zorlandığını anlatarak yargılama koşullarına ilişkin kaygısını açıkladı. Yani birtakım sosyal medya hesaplarının bir plaj görüntüsünden çıkarmaya çalıştığı “eşiyle ilgilenmiyor” hikâyesinin birkaç gün öncesinde kadın yine duruşma salonundaydı.
Ama meselenin özü aslında bu da değil. Dilek İmamoğlu 17 Ağustos’ta Silivri’ye gitmemiş olsaydı da sahilde yürüyebilirdi. Her duruşmada görünmek zorunda değildi. Her sabah üzgün bir yüzle uyanmak, her akşam kameraların karşısına gözleri yaşlı çıkmak zorunda değildi. Kocasına sevgisini kanıtlamak için kendi hayatından vazgeçmek zorunda hiç değildi. İnsan haklarının en temel yerinden bakıldığında mesele bu kadar yalındır: Bir insanın başka bir insanı sevmesi, kendi varlığını ortadan kaldırmasını gerektirmez.
Ataerkil düşüncenin kavrayamadığı şeylerden biri tam da budur. Erkek için olağan kabul ettiği bireysel hayatı kadına çok görür. Bir erkeğin eşi ağır bir hastalık geçirirken arkadaşlarıyla bir masada görülmesi çoğu zaman hayatın olağan akışı sayılır; kadın aynı şeyi yaptığında karakter tahlilleri başlar. Erkek acısını içinde yaşar denir, kadının acısını ise dışarıya kanıtlaması beklenir. Onun yasının biçimine, süresine, kıyafetine, sesine ve hatta yüz kaslarına kadar karışılır. Kadın bir noktadan sonra yalnızca yaşadığı acıyla değil, o acıyı toplumun istediği biçimde sergileyip sergilemediğiyle de yargılanır.
Bunun adı ahlak değil, denetimdir.
Üstelik Dilek Kaya İmamoğlu’nun son bir yılda anlattıkları ortada. Mart ayında cezaevi görüşlerini anlatırken ailesinin haftada bir kez görüşebildiğini, haftalık telefon konuşmasının yalnızca on dakika olduğunu söylemiş; çocukların babalarıyla konuşabilmek için telefonun başında toplandığı bir aile hayatından söz etmişti. Ekrem İmamoğlu’nu cezaevinde bırakıp çıktığı ilk görüşün ardından “hayatımın yarısını orada bıraktım” diyerek yaşadığı duyguyu tarif etmişti.
Şimdi soralım: Bütün bunları yaşamış bir kadının ağustos ayında bir gün gülümsemesi hangi gerçeği değiştirir?
İnsan dediğimiz varlık zaten böyle yaşayabildiği için hayatta kalıyor. Hapishane kapısında ağlayıp birkaç saat sonra çocuğunun yaptığı şakaya gülebiliyor. Mezarlıktan dönüp sofraya oturabiliyor. Hastane koridorunda kötü bir haber beklerken eski bir anıyı hatırlayıp yüzünde istemsiz bir tebessüm belirebiliyor. Acı insan ruhunu tek renge boyamaz. En ağır zamanlarımızda bile hayat araya sızar. Bir kuş gelir pencerenin önüne konar, çocuk saçma bir şey söyler, dost elini omzumuza koyar, denizin kokusu gelir; insan birkaç dakika için yaşadığını hatırlar. Bunun adı duyarsızlık değil, hayatta kalmaktır.
Bir zamanlar yas tutan kadınların ne kadar süre evden çıkmayacağını mahalle belirlerdi. Şimdi o mahallenin yerini sosyal medya almış durumda. Mahallenin birkaç meraklı erkeğinin yerinde bugün yüz binlerce takipçili hesaplar var. Fakat soru aynı soru: “Nasıl gülebiliyor?”
İşte asıl ürkütücü olan budur. Aradan onca yıl geçmiş, iletişim araçları değişmiş, gazeteler telefon ekranlarına taşınmış, fakat kadından beklenen rol pek değişmemiştir.
Bu nedenle burada yalnızca Dilek İmamoğlu’nu savunmak yetmez. Çünkü mesele bir siyasetçinin eşinden daha büyüktür. Bugün onun fotoğrafını büyütüp yüz ifadesinden evliliği hakkında sonuç çıkartan zihniyet, yarın başka bir kadının eteğinin boyunu, öbürünün gece eve dönüş saatini, bir başkasının boşandıktan ne kadar zaman sonra güldüğünü tartışacaktır. Ataerkillik yalnızca yasalarla ya da kaba şiddetle yaşamaz; gündelik hayatın küçük mahkemelerinde de kendisini sürekli yeniden üretir. Bazen sanık sandalyesine oturtulan şey bir kadının kıyafetidir, bazen kahkahası, bazen yalnız başına seyahati, bazen de sahilde geçirdiği birkaç saattir.
Gazeteciliğin bu mahkemenin savcılığına soyunması ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir çürümedir. Gazeteci, görüntünün ne zaman çekildiğini bilmiyorsa bunu araştırır. Kişinin kimliği doğrulanmamışsa doğrulamaya çalışır. Kamusal yararı bulunmayan özel hayat görüntüsünü yayımlamadan önce neden yayımladığını kendisine sorar. Bir kadının görüntüsünün altına “kocası umurunda değil” anlamına gelecek imalar yerleştirmek ise gazetecilik değildir. Haber, olgudan hükme doğru gitmez; olguyu araştırır. Trol aklı ise tersini yapar: Önce hükmünü verir, sonra hükmüne uygun bir fotoğraf arar.
Dahası, bütün bu magazin perdesi asıl konuşulması gereken meseleyi görünmez hâle getiriyor. Ekrem İmamoğlu hakkındaki dava hâlâ sürüyor. Suçlamalar mahkeme önünde tartışılıyor, tutuklu sanıklar var, savunmalar alınıyor ve yargılamanın adilliği üzerine ciddi bir siyasal ve hukuksal tartışma devam ediyor. Dilek İmamoğlu da defalarca davaların açık ve şeffaf biçimde yürütülmesi, hatta canlı yayımlanması yönünde çağrı yaptı. Nisan ayında tahliye kararlarını değerlendirirken bazı insanların özgürlüğüne kavuşmasına sevindiklerini fakat tutukluluğu sürenler nedeniyle mücadelenin devam edeceğini söyledi.
Böyle bir tablonun ortasında gazeteciliğin işi, bir kadının deniz kenarında kaç dakika oturduğunu hesaplamak değil, yüzlerce insanın yargılandığı davada hukukun nasıl işlediğini izlemektir. Gazetecinin gözü mahkeme dosyasından kaçıp kadının bedenine, kıyafetine, kahvesine ve gülüşüne yöneliyorsa orada yalnızca mesleki bir tercih değil, ideolojik bir tercih de vardır. Çünkü iktidarın ve hukukun ağır meselelerini araştırmak zordur; bir kadının fotoğrafının altına imalı iki cümle yazmak ise kolaydır.
Dilek İmamoğlu elbette eleştirilebilir. Kamusal açıklamaları eleştirilebilir, siyasal tutumu tartışılabilir, söyledikleri sorgulanabilir. Kadın olmak hiç kimseyi eleştiriden muaf tutmaz. Zaten kadın hakları savunusunun istediği de ayrıcalık değildir; eşitliktir. Fakat eleştiri ile cinsiyetçi gözetleme arasındaki sınırı da görmek gerekir. Bir kadının siyasal sözünü eleştirmek başka şeydir, kiminle yemek yediğini izleyerek sadakat ölçmek başka. Söylediği bir sözün tutarlılığını sorgulamak başka şeydir, gülümsediği bir fotoğrafı evlilik deliline çevirmek başka.
Bir insanın gülümsemesi beraat belgesi olmadığı gibi suç delili de değildir.
Ve unutmayalım ki cezaevleri yalnızca içeridekileri hapsetmez. Kapısının dışında bekleyen eşlerin, çocukların, annelerin ve babaların hayatına da görünmez duvarlar örer. Fakat dışarıdaki insanların görevi o duvarları kendi elleriyle biraz daha yükseltmek değildir. Bir çocuğa “Baban içeride, sen nasıl eğlenirsin?” demek ne kadar zalimceyse, annesine “Eşin içeride, sen nasıl gülersin?” demek de aynı zihniyetin ürünüdür. Çocukların denize girmeye, annenin kahve içmeye, ailenin birkaç saat başka şeylerden konuşmaya hakkı vardır. Çünkü cezaevinde bulunan bir yakına sahip olmak, bütün aile için süresiz bir hayat yasağı anlamına gelemez.
Hatta insan bazen tam da direnebilmek için güler.
Çünkü gülmek yalnızca mutluluğun işareti değildir. Bazen insanın hayata teslim olmadığının küçük bir kanıtıdır. Acının bütün alanları işgal etmesine izin vermemektir. Çocuklarının karşısında ayakta kalmaya çalışmaktır. Hayatın, kendisine yapılanlara rağmen devam ettiğini söylemenin sessiz biçimidir.
Bu yüzden Dilek Kaya İmamoğlu’nun gerçekten Bodrum’da olup olmadığı bile, bu tartışmanın en önemsiz ayrıntısıdır. Gitmişse ne olmuş? Çocuklarıyla gitmişse ne olmuş? Deniz kenarında oturmuşsa, kahve içmişse, dostlarıyla konuşmuşsa, bir an kahkaha atmışsa ne olmuş?
Asıl sorulması gereken soru şudur:
Biz ne zaman bir kadının hayatını kendimize ait bir ahlak dosyası gibi karıştırmaktan vazgeçeceğiz?
Bir kadının acısının biçimini belirleme hakkını kim verdi bize? Bir eşin sevgisini yüzündeki kederin derinliğiyle ölçmeyi nereden öğrendik? Ve bunu birkaç fotoğrafın yanına iki imalı cümle koyarak yapmayı ne zamandan beri gazetecilik sayıyoruz?
Dilek İmamoğlu’nun gülüşünü bırakın.
Mahkeme salonuna bakın.
Dosyalara bakın.
Delillere, savunmalara, tutukluluk sürelerine, yargılamanın koşullarına bakın.
Gazetecilik yapmak istiyorsanız iktidarın olduğu yere bakın; bir kadının kahve fincanına değil.
Çünkü bir toplumun özgürlük düzeyini bazen en büyük siyasal nutuklar değil, çok daha küçük bir şey ele verir: Bir kadının kimseye hesap vermeden gülebilme hakkı.
Ve bir ülkede kadınların gülüşü bile sorguya çekilmeye başlanmışsa, orada sorgulanması gereken kadınlar değil, onlara bakmayı kendisine hak gören zihniyettir.
- Bir Kadının Gülüşünü de mi Yargılayacaksınız? - 21 Ağustos 2026
- Öcalan’ın Yeni Hattı: Devleti Demokratikleştirmek mi, İç Cepheye Katılmak mı? - 21 Ağustos 2026
- Akademiden Siyasete Yeni Parti Dalgası: Uzgel’in Ardından Beş Tanınmış İsim Daha Katıldı - 21 Ağustos 2026











