Pence ve Pompei’nin Ardından

ABD Başkan Yardımcısı Pence ve Dışişleri Bakanı Pompei’nin Türkiye’yi ziyaretinden bir gün önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan AKP Meclis grubunda şunları söylüyordu: “Barış Pınarı Harekâtı, Münbiç’ten Irak sınırına kadar sürecek. Bu konuda hiçbir istisnamız yok. (…) Suriye konusunu görüşmek üzere ülkemize gelecek veya bizi arayacak olan herkes Türkiye’nin bu makul yaklaşımının hazırlıklarını yapmalıdır. Aksi takdirde beyhude yere zaman harcamış olur”.
Yine de Pence ve Pompei Türkiye’ye geldiler; Erdoğan ve bakanlarıyla uzun görüşmeler yaptılar ve sonunda açıklanan “mutabakat” metni de “beyhude yere zaman” harcamadıklarını ortaya koydu: Beş günle sınırlı olsa da, “ateşkes” ilan edilmişti. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, aynı anlama geldiklerini bir yana bırakarak, “ateşkes değil, ara verme!” diye durumu tevile kalkışsa da!
*
Olay kısaca şuydu: Trump, başlangıçta yeşil ışık yaktığı “Barış Pınarı” operasyonuna, baskılar karşısında “olmaz!” demiş ve Erdoğan’a hakaretamiz bir mektup yollayarak “ateşkes” ilanını istemişti. “Olmaz, diyordu, yoksa ekonominizi hızla mahvederim!”. Zaten bir takım yaptırımları da uygulamaya başlamıştı. Şimdi de Türkiye’yi çok daha vahim yaptırımlarla tehdit ediyordu. Mektubunda anlatamadıklarını da yardımcısı Pence ve Dışişleri Bakanı Pompei anlatacaklardı. İstediği mutlaka yapılmalıydı; azil soruşturması başlarken bir “diplomatik zafer”e ihtiyacı vardı. Bütün dünyayı ayağa kaldıran bir askeri operasyonu bir hamlede durdurmuş olacaktı!
*
Ne var ki Erdoğan’a 9 Ekim’de yollanan mektup, Beyaz Saray tarafından 16 Ekim’de, Pence’in ziyaretinden bir gün önce açıklanınca, Türkiye’de kıyamet koptu: Bu, Türkiye’ye bir hakaretti; buna misliyle yanıt verilmeliydi; Beştepe’nin böyle bir mektup karşısında sessiz kalışı asla kabul edilebilir bir şey değildi!
Aslında Trump’ın küstahlığı, yakışıksız tavırları ve çirkin uslubu herkesin malumuydu. Bir kez kameralar önünde Merkel’in uzattığı eli bile sıkmamıştı. Oysa Trump, Erdoğan’ı aslında seviyor ve takdir ediyordu. Kendisi de, ülkesinde, onun Türkiye’de olduğu kadar güçlü olmayı çok isterdi. Zaten bu mektubunda Erdoğan’ı “Türkiye” olarak kabul ediyor ve ona arkadaşça (!) “deli olma” diyordu, gel de “iyi bir anlaşma” ile bu işi bitirelim! Yoksa istemeyerek de olsa, “senin ekonomini mahvedeceğim!”. Tıpkı Rahip Brunson krizinde olduğu gibi!.
*
Aslında geçen yıl Brunson krizi bir günde çözülmüş ve ekonomi -bir hayli zarar görse bile- mahvolmamıştı. Çünkü Türk düşmanı, ajan ve bölücü olarak hüküm giymiş olan Brunson apar topar ülkesine yollanmış, borsa ve TL çöküşü de önlenmişti. Trump bu kez de aynı senaryoyu tekrarlamak istiyordu. Pence ve Pompei’ye verilen görev buydu: Baskı ve tehdit ile ateşkesi sağlayacaklardı! Onlar da saatlerce süren zorlu müzakereler sonunda bunu sağladılar!..
Beş günlük de olsa ateşkes kabul edilmiş, Trump, kendine göre bir “diplomatik zafer” kazanmıştı. Haberi alır almaz paylaştığı tweetde, “Türkiye’den harika haberler! Teşekkürler Erdoğan! Milyonlarca hayat kurtarılacak!” diyordu.
*
Ne var ki ABD bu “zafer”le yatışmadı; aksine, ortalık daha da karıştı. Hatta Cumhuriyetçi Senatör Mitt Romney, Trump-Erdoğan telefon kayıtlarının açıklanmasını bile istiyordu. (WPost, 18 Ekim 2019). Ayrıca ateşkes kararına rağmen yeni yaptırım tasarıları hazırlanıyor ve öncülüğünü Cumhuriyetçi Senatör Graham Lindsey ile Demokrat Senatör Chris van Hollen’in yaptığı tasarıda, savunma ve enerji sistemlerimizi felce uğratacak bir takım yaptırımlar öneriliyordu. Tasarıda Erdoğan ailesinin gelirlerinin sorgulanması bile vardı.
*
Şimdi düşünelim; bu koşullarda yapılan bir anlaşma ne ifade edebilir?
Aslında “mutabakat metni” hayli muğlâk taahhüt ve temennilerle dolu olup, biraz da “zevahiri kurtarma” izlenimi veriyor. Anlaşılan müzakerenin bu kadar uzun sürmesinin ve karşılıklı “başarı” çığlıklarının sırrı da burada yatıyor. Öyle ki “mutabakat” metnindeki belirsizlik, daha dün “Ateşkes mi? Asla!” diyenlere, bugün, “istediğimizi aldık!” nutukları atma olanağı da sağlamıştır.
Oysa kimin neyi, nasıl aldığı henüz belli olmadığı gibi, güneye çekilecek PKK/YPG’lilerin silahlarını da kimlerin, nasıl toplayacağı açıklanmamış bulunuyor. Bunu “taahhüt eden” ABD, artık bölgede bir güce sahip değildir. Kaldı ki Pence, basın toplantısında açıkça “PYD/YPG ile işbirliğimiz devam edecek” dediğine göre, anlaşmada sözü edilen Türkiye-ABD “eşgüdüm”ü nasıl sağlanacaktır?
*
Zaten bugünlerde Amerikalı uzmanlar da Pentagon sorumlularının “mutabakat”ı nasıl uygulayacaklarını anlamakta çok zorlandıklarını yazıyorlar. (N. Y. Times, 18 Ekim). Hatta -beklenmedik gelişme- Amerika’da dört yıldızlı generaller bile konuşmaya başladılar! Bunlardan yıllarca ABD özel kuvvetlerine komuta etmiş Amiral W. McRaven’in yazısı da, N. Y. Times’te “Cumhuriyetimiz, Başkanın saldırısı altında!” başlığıyla yayınlandı (17 Ekim). Böylece Başkanlık koltuğuna ilk oturduğunda etrafını generallerle dolduran Trump’a, Pentagon’un temel itirazı da Suriye’den çekilme politikasında somutlaştı. İlginçtir ki bugün Türkiye’de “Erdoğan’a ve milletimize hakaret etti!” diye eleştirilen Trump, kendi ülkesinde -ve daha da şiddetle- “Erdoğan’la anlaştı; dostlarımızı sattı!” diye eleştiriliyor. Avrupa Birliği ve neredeyse bütün dünyada da durum farklı değil ve bütün bunlar da AKP’nin bugün “zafer” şeklinde ilan edilen Suriye politikasının hala çok zorlu gelişmelere gebe olduğunu gösteriyor.
*
Aslında uzun soluklu “Barış Pınarı” operasyonu iktisadi, mali ve diplomatik yönleri, askeri yönünden daha da önemli olan bir harekettir. Oysa bu girişimde askeri yön öne çıkarıldı ve kamuoyunda neredeyse sadece bu yönü ile tartışılıyor. Öyle ki bu arada hayatında askerlikle bir ilgisi hiç olmamış bir kısım akademisyen, gazeteci ve hukukçu da, elde cetvel, harita önünde açıklamalar yapmaya başladılar. Bu vesileyle General N. Eslen, “harita okuyabilen, harita karşısında sopa sallayabilen, stratejik değerlendirmeler yapabilen, her konunun uzmanı” bu “kurmay gazeteciler”in “bir aylık bedelli askerlikten sonra, stratejik karargâhlarda kurmay subay açığını kapatmak için” kullanılabileceklerini bile yazdı! (ODATV, 19 Ekim). Anlaşılan sıra da iktisatçı, sosyolog ve diplomat açıklarımızı kapatmaya geldi.
*
Kısaca yandaş basının bugünlerde “zafer” diye ilan ettiği “ara verme mutabakatı”, aslında, Türkiye’nin bu bataklıktan daha fazla yıpranmadan çıkabilmesi için yakalanmış bir fırsattır. Eğer kırk yıl savaşıp da, terörü kendi topraklarınız içinde yok edemediyseniz, bunu size düşman topraklarda, üstelik 15 bin km karelik geniş bir alanda yok etmeniz neredeyse olanaksızdır. ABD ve Sovyetler Birliği gibi dev askeri güçler bile böyle bataklıklardan “zafer”le çıkmayı başaramadılar; hatta SSCB Afgan bataklığında çöktü. Bu nedenle bu “mutabakat” da, dünyaya meydan okuyan, fakat dünyayı da kendine karşı birleştiren bir politikanın terk edilmesi için fırsat sayılmalı ve kalıcı bir barışın yolları aranmalıdır. Bu da ancak barış arayışının sosyal, iktisadi, kültürel ve diplomatik yönlerinin de hesap edilmesi ve öne çıkarılması ile mümkün olur.

Siyasal bilimci, profesör, adademisyen, yazar, çevirmen 1935 Diyarbakır doğumlu. Haydarpaşa Lisesi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Faültesi mezunu. Aynı fakültede asistan olarak göreve başladığı yolculuğu 1964'de doktarasını tamamladı, 1968'de doçentlik, 1979 yılında profesörlüğe yükseldi. 12 Darbesiyle görevlerinden istifa ederek çalışmalarını Paris'te sürdürdü. 1992 de yurda dönerek SBF'de öğretim üyeliği çalışarak emekliğe ayrıldı...