ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı başlattığı sert müdahale siyaseti, kısa vadeli askeri baskıya rağmen Tahran rejimini çökertemedi; aksine uluslararası diplomasi kulislerinde giderek daha fazla dillendirilen görüş, İran’ın harabeye dönmüş bir zeminde dahi stratejik üstünlük sağladığı yönünde şekilleniyor. Ancak bu “zafer”, kutlanabilecek bir başarıdan çok, enkazın üstünde ayakta kalabilmenin adı olarak okunuyor.
Stratejik Sabır Yerine Stratejik Sabırsızlık
Donald Trump’ın İran politikası, yalnızca askeri baskının değil aynı zamanda diplomatik aceleciliğin de örneği haline geldi. Daha önce Barack Obama döneminde savunulan “stratejik sabır” yaklaşımının tersine, Trump yönetimi hızlı sonuç alma takıntısıyla hareket etti.
Le Monde editoryal yazarı Gilles Paris, bu yaklaşımı “stratejik sabırsızlık” olarak tanımlıyor. Obama döneminin uzun vadeli denge siyaseti, eleştirilse de belirli bir diplomatik zemin yaratıyordu. Trump ise dosya bilgisine dayanmayan, ani yön değiştiren ve kişisel sezgilerine yaslanan bir dış politika inşa etti.
Bu çizgi, özellikle İran meselesinde Washington’u çıkmaza sürükledi.
Rejim Çökmedi, Yeni Kadrolarla Sertleşti
ABD’nin temel beklentisi, ağır baskı altında İran rejiminin içerden çözülmesi ya da ciddi tavizler vermesiydi. Ancak bunun yerine Tahran yönetimi, üst düzey kayıplara rağmen ayakta kalmayı başardı.
Rejimin üst kademeleri ciddi biçimde sarsılmış olsa da, yerlerine gelen yeni isimlerin öncekiler kadar sert ve tavizsiz olduğu görülüyor. Bu durum, İran devlet yapısının kişilere değil kurumsal güvenlik reflekslerine dayandığını bir kez daha gösterdi.
Son günlerde İran’ın psikolojik üstünlük sağladığına dair değerlendirmeler de arttı. Trump’ın büyük önem verdiği ve hızla sonuç almak istediği müzakere oturumlarının ertelenmesi, özellikle diplomatik çevrelerde Washington açısından bir geri adım olarak yorumlandı.
Bu tablo, İran’ın yalnızca direnmediğini, aynı zamanda müzakere masasındaki ritmi de belirlemeye başladığını gösteriyor.
Diplomatik Zaferin Bedeli: Bir Harabe
Ancak burada ortaya çıkan “başarı”, klasik anlamda bir zafer değil.
İran ekonomisi uzun süredir yaptırımlar, iç krizler ve toplumsal huzursuzluklar nedeniyle ağır baskı altında. Savaşın ve yeni gerilimlerin yarattığı yıkım, bu tabloyu daha da derinleştiriyor. Diplomatik kazanım, içeride ağır bir toplumsal ve ekonomik çöküş pahasına elde ediliyor.
Bu nedenle İran’ın olası zaferi, halkın refahıyla değil; rejimin hayatta kalmasıyla ölçülüyor.
Le Monde’un dikkat çektiği temel çelişki de burada yatıyor: Eğer bu bir zaferse, bu zafer kutlaması ancak bir yıkıntının ortasında yapılabilir.
Washington’un Hesap Hatası
Trump yönetiminin temel yanılgısı, İran’ı yalnızca ekonomik baskıyla çözülebilecek bir yapı olarak görmek oldu. Oysa İran devleti, krizden beslenen ve kuşatma altında daha da sertleşen bir siyasal refleksle hareket ediyor.
Benzer şekilde Volodymyr Zelenskyy, Gaza Strip ve Çin dosyalarında da görülen aceleci müdahale mantığı, sonuç üretmekten çok yeni düğümler yaratıyor.
Washington’un askeri üstünlüğü tartışmasız olabilir; ancak diplomasi yalnızca güç değil, zaman yönetimi ve siyasi sabır da gerektirir. İran örneği, bunun en güncel ve sert kanıtlarından biri haline geldi.
Sonuç: Kazanan Kim?
Bugün sorulması gereken soru, İran’ın kazanıp kazanmadığı değil; bu savaşta gerçekten kazanan bir taraf olup olmadığıdır.
Trump hızlı zafer istedi, bulamadı. İran rejimi ayakta kaldı ama halk daha ağır bir yükün altında kaldı.
Ortaya çıkan tablo bir zafer tablosundan çok, karşılıklı tükenmenin jeopolitiğidir.
Ve belki de çağımızın en sert diplomatik gerçeği budur: Bazen ayakta kalmak, yalnızca yıkılmaktan biraz daha iyi bir yenilgidir.
- NHY / Le Monde













