back to top
Ana Sayfa Haberler İspanya’dan Ece Temelkuran Okuması: Faşizmi Adlandırmamak Sessizliğin Siyaseti mi?

İspanya’dan Ece Temelkuran Okuması: Faşizmi Adlandırmamak Sessizliğin Siyaseti mi?

İspanyol yazar ve ilişkisel psikanalist Humberto Del Pozo, gazeteci-yazar Ece Temelkuran’ın The Observer gazetesine verdiği röportajdan hareketle kaleme aldığı yazıda, çağımızın en büyük etik krizlerinden birini tartışmaya açıyor: Gerçekliği neden adıyla anmıyoruz? Del Pozo’ya göre “faşizm” sözcüğünden kaçınmak, yalnızca dilsel bir tercih değil; sorumluluğu ertelemenin, ahlaki konfor alanını korumanın ve siyasal gerçeklikle yüzleşmekten kaçmanın bir biçimi.

Bir Kelimenin Ağırlığı Neden Bu Kadar Büyük?

Şili merkezli Desenfoque internet sitesinde yayımlanan “El peso de las palabras cuando el mundo se desploma” (Dünya Çökerken Kelimelerin Ağırlığı) başlıklı yazısında Humberto Del Pozo, Ece Temelkuran’ın 11 Şubat 2026 tarihinde The Observer gazetesine verdiği röportajdaki şu cümleyi tartışmasının merkezine yerleştiriyor:

“İnsanların buna faşizm dememesinin nedeni, ona böyle dediğiniz anda bu konuda bir şey yapmak zorunda kalmanızdır.”

Del Pozo’ya göre bu cümle yalnızca günümüz siyasetini değil, insan psikolojisinin işleyişini de açıklayan güçlü bir etik önerme niteliği taşıyor. Yazara göre insanlar çoğu zaman gerçeği göremedikleri için değil, gördükleri gerçeğin yükünü taşımak istemedikleri için onu adıyla anmaktan kaçınıyor.

Makale, bu nedenle dili yalnızca iletişim aracı olarak değil; etik sorumluluğun başladığı alan olarak ele alıyor.

Örtmece, Masum Bir Dil Tercihi Değil

Del Pozo’nun temel tezi, siyasal şiddetin ve otoriterleşmenin “faşizm” yerine daha yumuşak kavramlarla tanımlanmasının bilinçli ya da bilinçdışı bir kaçış stratejisi olduğuna dayanıyor.

Yazıda, “otoriterleşme”, “güçlü liderlik”, “illiberal demokrasi”, “popülizm” ya da “milliyetçi sapma” gibi kavramların kimi zaman olguyu açıklamak yerine etkisini hafifleten örtmecelere dönüştüğü savunuluyor.

Del Pozo’ya göre “faşizm” kelimesi yalnızca tanımlayıcı değildir; aynı zamanda harekete geçirici bir işleve sahiptir. Çünkü bir olguyu bu isimle tanımlamak, onu tarihsel ve etik bağlamına yerleştirir. Böylece gözlemci olma konforu sona erer ve kişi kaçınılmaz olarak bir siyasal ve ahlaki tercih yapmak zorunda kalır.

Yazar, tam da bu nedenle insanların çoğu zaman kelimeden değil, kelimenin yüklediği sorumluluktan kaçtığını ileri sürüyor.

Dil İle Vicdan Arasındaki İnce Çizgi

Makalede dikkat çeken bölümlerden biri de siyasal analiz ile bireysel yaşam arasında kurulan paralellik.

Del Pozo, insanların yalnızca siyasal olaylarda değil; aile içinde, iş yaşamında ya da kişisel ilişkilerinde de benzer mekanizmalar geliştirdiğini belirtiyor. Taciz, şiddet, ihanet ya da adaletsizlik gibi durumların çoğu zaman doğrudan isimlendirilmediğini; bunun yerine daha yumuşak ifadelerle geçiştirildiğini ifade ediyor.

Bu nedenle yazıya göre mesele yalnızca siyaset değil; insanın gerçekle kurduğu ilişkinin kendisi.

Bir yaraya isim vermek onu tedavi etme sorumluluğunu doğurur; bir yalana isim vermek onunla mücadeleyi zorunlu kılar; şiddeti adıyla anmak ise sessiz kalmayı imkânsız hâle getirir.

Bu yaklaşım, Temelkuran’ın röportajındaki düşüncenin felsefi ve psikolojik bir yorumuna dönüşüyor.

Faşizm Hep Başka İsimlerle Mi Gelir?

Del Pozo, Alman filozof Günther Anders’in modern uygarlığa ilişkin değerlendirmelerine de gönderme yaparak, toplumların çoğu zaman yaklaşan tehlikeyi kavramsallaştırmakta geciktiğini belirtiyor.

Yazıda, tarih boyunca otoriter rejimlerin kendilerini hiçbir zaman doğrudan “faşizm” olarak sunmadığına dikkat çekiliyor. Bunun yerine “düzen”, “güvenlik”, “istikrar”, “verimlilik” ya da “ulusal yeniden doğuş” gibi kavramların kullanıldığı; böylece toplumların gerçek tehdidi fark etmekte geciktiği savunuluyor.

Del Pozo’ya göre en büyük başarı, baskıcı sistemlerin kendilerini gizlemesi değil; tanıkların onları doğru isimle anmakta tereddüt etmesini sağlayabilmesidir.

Bu nedenle yazı, siyasal dildeki belirsizliklerin yalnızca retorik tercih olmadığını; demokratik refleksleri zayıflatan bir süreç olarak okunması gerektiğini ileri sürüyor.

Temelkuran’ın Sorusu Evrensel Bir Etik Tartışmaya Dönüşüyor

Makalenin sonunda Del Pozo, Temelkuran’ın yaklaşımını yalnızca Türkiye’ye ya da belirli bir ülkeye ilişkin siyasal değerlendirme olarak görmüyor.

Yazar, asıl meselenin insanların rahatsız edici gerçeklerle karşılaştığında kullandığı dil olduğunu savunuyor ve şu soruyu okurun önüne bırakıyor:

“Bir sonraki adımı atmak zorunda kalmamak için, bazen kesin kelimelerden bilinçli olarak kaçınıyor muyuz?”

Bu sorunun yalnızca siyasal rejimlere ilişkin değil; bireyin gündelik yaşamından kamusal tartışmalara kadar uzanan geniş bir etik alanı kapsadığı belirtiliyor.

Del Pozo’nun yorumuna göre, dünyayı değiştirme iradesi çoğu zaman büyük siyasal eylemlerle değil; önce gerçekliği doğru isimlendirme cesaretiyle başlıyor. Çünkü bir olguyu adıyla anmak, yalnızca onu tarif etmek değil; ona karşı sorumluluk üstlenmek anlamına geliyor.

Bu yönüyle “El peso de las palabras cuando el mundo se desploma”, Ece Temelkuran’ın The Observer röportajını merkeze alan bir yorum olmanın ötesinde; dil, etik ve siyaset arasındaki ilişkiye dair çağdaş bir düşünce denemesi niteliği taşıyor.


Kaynaklar: Desenfoque internet sitesinde yayımlanan Humberto Del Pozo imzalı “El peso de las palabras cuando el mundo se desploma” başlıklı makale; Ece Temelkuran’ın The Observer gazetesine 11 Şubat 2026 tarihinde verdiği röportaj.