back to top
Ana Sayfa Haberler Bilim ve Teknoloji Nobel’in Görmediği Kadınlar: Katalin Karikó’nun Kırk Yıllık Mücadelesi

Nobel’in Görmediği Kadınlar: Katalin Karikó’nun Kırk Yıllık Mücadelesi

Nobel Ödülleri’nin 125 yıllık tarihinde kadınlar, ödül sahiplerinin yalnızca yaklaşık yüzde 7’sini oluşturuyor. Fizik, kimya ve tıp alanlarında eşitsizlik daha da belirginleşirken, bilimsel keşiflere katkıda bulunan pek çok kadının adı ödül listelerinde yer almıyor. 2023 Nobel Tıp Ödülü sahibi Katalin Karikó’nun yıllarca destek bulamayan araştırmalarının milyonlarca insanın yaşamını koruyan aşılara katkı sağlaması, bilim dünyasında kadınların karşılaştığı tarihsel engelleri yeniden gündeme taşıyor.

Bilim tarihi, insanlığın doğayı ve yaşamı anlama çabasının olduğu kadar, bu bilgiyi üretenlerin kimler olduğuna ilişkin eşitsizliklerin de tarihini oluşturuyor. Laboratuvarlarda çalışan, deneyler yapan, yeni yöntemler geliştiren ve bilimsel keşiflerin önünü açan kadınların önemli bir bölümü, uzun yıllar boyunca akademik kurumların yönetiminde, araştırma kaynaklarının dağılımında ve uluslararası ödüllendirme sistemlerinde erkeklerle eşit olanaklara sahip olamadı. Nobel Ödülleri’nin resmî kayıtları, bu tarihsel eşitsizliğin en görünür belgelerinden birini oluşturuyor. 1901-2025 yılları arasında kadınlara yalnızca 68 kez Nobel Ödülü veya Alfred Nobel Anısına Ekonomi Bilimleri Ödülü verilirken, ödüllendirilen kadın sayısı 67’de kaldı. Nobel tarihinde bireysel ödül sahipleri arasında kadınların payı yaklaşık yüzde 7 düzeyinde bulunuyor.

Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol’un sosyal medya paylaşımıyla yeniden gündeme gelen Katalin Karikó’nun yaşam öyküsü, bu eşitsizliğin günümüzde de nasıl yaşandığını gösteriyor. Şenol, 2023 yılında T24’te yayımlanan yazısında, yıllarca araştırmalarına yeterli destek bulamayan Karikó’nun bilimsel mücadelesini ve COVID-19 salgını sırasında milyonlarca yaşamın korunmasına katkı sağlayan çalışmalarını anlatmıştı. Ancak Karikó’nun öyküsünü önemli kılan yalnızca Nobel Ödülü’ne ulaşması değil, bilimsel çalışmalarının değerinin anlaşılması için karşılaşmak zorunda kaldığı engeller ve bu engellerin kadın bilim insanlarının tarihindeki karşılığı.

Nobel’in Sayıları Bilim Dünyasındaki Eşitsizliği Gösteriyor

Nobel Ödülleri’nin verilmeye başlandığı 1901 yılından 2025 yılı sonuna kadar uzanan kayıtlar, kadınların bilimsel başarılarının uluslararası düzeyde tanınmasında büyük bir eşitsizlik bulunduğunu ortaya koyuyor. Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü kazanan 232 bilim insanından yalnızca 14’ü kadın. Fizik ve kimya gibi temel bilim alanlarında da kadınların ödül sahipleri arasındaki oranı son derece düşük kalıyor. Kadınların Nobel tarihindeki payının son yıllarda artması, bir yüzyılı aşan bu eşitsizliği henüz ortadan kaldırmış değil.

Bu tablo, kadınların bilimsel yeteneklerinin ya da üretkenliklerinin erkeklerden daha düşük olduğunu göstermiyor. Aksine kadınların eğitim kurumlarına erişimlerinin uzun yıllar sınırlandırılması, üniversitelerde akademik kadro bulmakta zorlanmaları, araştırma laboratuvarlarında ikincil konumlara itilmesi ve bilimsel çalışmalarının yeterince tanınmaması gibi tarihsel koşulların sonuçlarını yansıtıyor. Bilimsel üretimin toplumsal koşulları dikkate alınmadan yalnızca Nobel kazananların sayısına bakılması, eşitsizliğin nedenlerini açıklamakta yetersiz kalıyor.

1903 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazanan Marie Curie, bu tarihsel engelleri aşabilen ilk kadın oldu. 1911 yılında Kimya Ödülü’nü de kazanarak iki farklı bilim dalında Nobel alan tek kişi olarak tarihe geçti. Ancak Curie’nin olağanüstü başarısı, kadınların bilim dünyasında eşit koşullarda çalışabildiği anlamına gelmiyordu. Nitekim Curie’den sonra da kadınların bilimsel çalışmalarda karşılaştıkları kurumsal engeller uzun yıllar devam etti. Nobel tarihinin en çarpıcı yanlarından biri, kadınların bilimsel keşiflere yaptıkları katkılarla bu katkıların ödüllendirilmesi arasındaki büyük fark oldu.

Bilimi Geliştiren Ama Nobel Tarihinde Yer Bulamayan Kadınlar

Bilim tarihinde bazı kadınların çalışmaları, erkek meslektaşlarının kazandığı Nobel Ödüllerinin bilimsel temelini oluşturmasına rağmen aynı ölçüde tanınmadı. Bu durumun en bilinen örneklerinden biri Rosalind Franklin oldu. Franklin’in X-ışını kırınımı yöntemiyle elde ettiği DNA görüntüleri, molekülün çift sarmallı yapısının anlaşılmasında önemli rol oynadı. Ancak 1962 yılında DNA’nın yapısına ilişkin çalışmaları nedeniyle James Watson, Francis Crick ve Maurice Wilkins Nobel Tıp Ödülü’nü alırken, Franklin’in adı ödül sahipleri arasında bulunmuyordu. Franklin 1958 yılında yaşamını kaybetmişti ve Nobel kuralları ölümünden sonra ödül verilmesine izin vermiyordu. Bununla birlikte Franklin’in katkılarının bilim tarihinde yeterince tanınıp tanınmadığı tartışması, kadınların bilimsel emeklerinin görünürlüğü bakımından önemini korudu.

Bir başka örnek, nükleer fisyonun açıklanmasında belirleyici katkılarda bulunan Avusturyalı fizikçi Lise Meitner oldu. Meitner, Otto Hahn ile uzun yıllar birlikte çalışmış, nükleer fisyon sürecinin fiziksel açıklamasını yeğeni Otto Frisch ile geliştirmişti. Buna rağmen 1944 Nobel Kimya Ödülü yalnızca Hahn’a verildi. Meitner’in bilimsel katkılarının ödül dışında kalması, Nobel tarihindeki en çok tartışılan kararlardan biri olarak değerlendiriliyor.

İngiliz astrofizikçi Jocelyn Bell Burnell de henüz doktora öğrencisiyken 1967 yılında ilk radyo pulsarlarının keşfinde belirleyici rol oynadı. Ancak 1974 Nobel Fizik Ödülü’nü pulsar araştırmaları nedeniyle Antony Hewish ve Martin Ryle kazandı. Bell Burnell’in ödül dışında kalması, özellikle genç araştırmacıların ve kadınların bilimsel keşiflerdeki katkılarının nasıl değerlendirildiği sorusunu gündeme getirdi. Bu örneklerin her birinin tarihsel koşulları farklı olsa da bilimsel başarının kimlerin adıyla kayda geçtiği ve kimlerin katkılarının geri planda kaldığı konusundaki ortak tartışmayı görünür kılıyor.

Kadınların Bilimsel Emeği Neden Görünmez Kaldı?

Kadınların bilimsel çalışmalarının yeterince tanınmaması, yalnızca geçmişte yaşanmış birkaç haksız ödül kararından ibaret değil. Bilim tarihi boyunca üniversitelerin, akademilerin ve araştırma kurumlarının büyük ölçüde erkeklerin yönetiminde bulunması, kadınların bilimsel üretime katılımını ve çalışmalarının görünürlüğünü doğrudan etkiledi. Kadınlar kimi dönemlerde üniversitelere öğrenci olarak bile kabul edilmezken, daha sonraki yıllarda laboratuvarlarda çalışabilseler de araştırma gruplarının yöneticiliğine yükselmekte ve bağımsız araştırma kaynaklarına ulaşmakta güçlük çekti.

Bilim tarihçisi Margaret W. Rossiter, kadın bilim insanlarının başarılarının sistematik biçimde geri planda bırakılmasını açıklamak için bilim tarihinde kullanılan Matilda etkisi kavramını geliştirdi. Bu kavram, kadınların bilimsel katkılarının yeterince tanınmaması ve başarılarının kimi zaman erkek meslektaşlarına atfedilmesi olgusunu anlatıyor. Nobel tarihindeki bazı tartışmalar da bu çerçevede değerlendiriliyor. Ancak mesele yalnızca bilimsel keşiflerin kime ait olduğunun belirlenmesi değil, kadınların bağımsız araştırmacı olarak çalışabilmelerini sağlayacak ekonomik ve kurumsal koşullara ne ölçüde sahip olabildikleriyle de ilgili.

Bir bilim insanının araştırmalarını sürdürebilmesi, yalnızca yeteneğine ve çalışma isteğine bağlı bulunmuyor. Laboratuvarlara erişim, araştırma fonları, akademik kadrolar, çalışma güvencesi ve bilimsel işbirliği olanakları, bilginin üretildiği koşulları belirliyor. Kadınların bu olanaklara erişimindeki tarihsel eşitsizlikler, bilimsel başarılarının görünürlüğünü de etkiliyor. Böylece Nobel Ödülleri’nde ortaya çıkan sayısal fark, bilim dünyasının çok daha geniş bir yapısal sorununun sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

Katalin Karikó: Yıllarca Destek Bulamayan Araştırmadan Nobel’e

Katalin Karikó’nun yaşamı, kadın bilim insanlarının karşılaştıkları engellerin yalnızca geçmiş yüzyıllara ait olmadığını gösteriyor. 1955 yılında Macaristan’da mütevazı ekonomik koşullara sahip bir ailede doğan Karikó, çocukluk yıllarında başlayan biyoloji merakını üniversite eğitimine taşıdı. Szeged Üniversitesi’nde biyokimya öğrenimi gördükten sonra haberci RNA üzerine araştırmalar yürütmeye başladı. Ancak Macaristan’daki araştırma olanaklarının daralması üzerine 1985 yılında eşi ve küçük kızıyla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmek zorunda kaldı.

Amerika’da araştırmalarını sürdüren Karikó, mRNA teknolojisinin tıpta kullanılabileceği düşüncesi üzerinde çalışırken uzun yıllar boyunca yeterli ekonomik ve akademik destek bulamadı. Araştırma fonlarına yaptığı başvuruların önemli bölümü reddedildi. Pennsylvania Üniversitesi’nde 1995 yılında akademik konumu düşürüldü. Buna rağmen çalışmalarını sürdürdü ve 1990’lı yılların sonunda immünolog Drew Weissman ile ortak araştırmalara başladı. İki bilim insanının 2005 yılında yayımladığı çalışmalar, mRNA’nın istenmeyen bağışıklık tepkilerini azaltacak biçimde değiştirilebileceğini göstererek gelecekteki aşı teknolojilerinin geliştirilmesine önemli katkı sağladı.

Karikó’nun yıllarca yeterli destek bulamayan araştırmaları, COVID-19 salgını sırasında büyük önem kazandı. BioNTech-Pfizer ve Moderna tarafından geliştirilen mRNA aşıları, onun ve Weissman’ın çalışmalarının da içinde bulunduğu onlarca yıllık bilimsel birikim sayesinde kısa sürede kullanıma sunulabildi. Nobel Komitesi, 2023 Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü Karikó ve Weissman’a verirken bu bilimsel katkıları gerekçe gösterdi. Karikó böylece Nobel Tıp Ödülü’nü kazanan 13’üncü kadın oldu. Ancak bu ödül, yıllarca karşılaştığı engelleri ortadan kaldırmaktan çok, bilimsel çalışmalarının değerinin neden bu kadar geç tanındığı sorusunu da beraberinde getirdi.

Milyonlarca Yaşamı Koruyan Bilimsel Birikim

COVID-19 salgını sırasında geliştirilen aşılar, modern tıbbın en önemli uluslararası bilimsel çalışmalarından birinin sonucunu oluşturdu. The Lancet Infectious Diseases dergisinde 2022 yılında yayımlanan ve 185 ülke ile bölgeyi kapsayan araştırmada, aşılama programlarının ilk yılında dünya genelinde yaklaşık 19,8 milyon ölümün önlendiği hesaplandı. Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi tarafından 2024 yılında duyurulan başka bir araştırmada ise Aralık 2020 ile Mart 2023 arasında Avrupa Bölgesi’nde aşılar sayesinde 1,6 milyondan fazla yaşamın korunduğu belirtildi. Bu sonuçlar bütün COVID-19 aşılarının ortak etkisini gösterirken, mRNA teknolojisinin salgına karşı geliştirilen başlıca tıbbi araçlardan biri olduğunu da ortaya koydu.

Ancak salgın sırasında ortaya çıkan tablo, bilimsel bilginin üretilmesi ile insanlığın bütün kesimlerine ulaştırılması arasında önemli farklılıklar bulunduğunu da gösterdi. Yüksek gelirli ülkelerin aşılara daha erken ve geniş ölçekte erişmesine karşılık, düşük gelirli ülkelerde aşılama programları gecikti. Bilimsel araştırmaların ortak insanlık yararına dönüştürülmesinde ekonomik olanakların ve uluslararası sağlık politikalarının belirleyici olduğu bir kez daha görüldü. Karikó’nun yaşamı boyunca karşılaştığı araştırma finansmanı sorunları ile salgın döneminde aşıların dağıtımında yaşanan eşitsizlikler, bilimin toplumsal koşullardan bağımsız gelişmediğini gösteren iki farklı örnek oluşturdu.

Esin Davutoğlu Şenol’un Hatırlattığı Öykünün Ötesinde

Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol, 8 Ekim 2023 tarihinde T24’te yayımlanan “Bir bilim kadının ilham verici öyküsü: Sevgili Katalin Kariko” başlıklı yazısında, Karikó’nun yaşamını bilimsel kararlılığın ve umudun örneği olarak anlatmıştı. Şenol, sosyal medya paylaşımında bu yazısını yeniden hatırlatırken Nobel tarihinde kadınların çok az sayıda ödül kazanmış olmasına da dikkat çekti. Böylece Karikó’nun kişisel başarısı, kadınların bilimsel üretimdeki tarihsel konumuna ilişkin daha geniş bir tartışmanın başlangıç noktasına dönüştü.

Karikó’nun Nobel kazanması, kadınların bilim dünyasında karşılaştıkları eşitsizliklerin sona erdiği anlamına gelmiyor. Aksine onun yaşamı, bilimsel çalışmalarını sürdürebilmek için yıllarca mücadele etmek zorunda kalan kadınların karşılaştığı koşulları görünür kılıyor. Bugün bilim dünyasında kadınların eğitim ve araştırma olanaklarına erişimi geçmişe göre önemli ölçüde genişlemiş olsa da akademik yükselme, araştırma kaynaklarının dağılımı ve bilimsel başarıların tanınması konusundaki eşitsizlikler uluslararası araştırmaların gündeminde bulunmaya devam ediyor.

Nobel tarihindeki kadınların azlığı, yalnızca ödül kazanamayan bilim insanlarının sayısıyla ilgili değil. Bu tarih, eğitim olanağı bulamadığı için bilimsel çalışmalar yapamayan, araştırmalarını sürdürecek kaynaklara ulaşamayan, akademik kadrolardan dışlanan ve katkıları yeterince tanınmayan kadınların da tarihini içinde barındırıyor. Dolayısıyla mesele yalnızca daha fazla kadının Nobel Ödülü kazanması değil, bilimsel bilginin üretildiği kurumların ve olanakların kadınlar için eşit koşullarda erişilebilir hale gelmesi.

Katalin Karikó’nun Nobel’e uzanan yolculuğu, bilim tarihinin görünmeyen kadınlarını hatırlatması bakımından da önem taşıyor. Marie Curie’den Lise Meitner’e, Rosalind Franklin’den Jocelyn Bell Burnell’e kadar pek çok kadının bilimsel çalışmaları, insanlığın bilgi birikimini değiştirdi. Ancak bu katkıların tamamı aynı ölçüde tanınmadı ve ödüllendirilmedi. Nobel’in 125 yıllık tarihinde kadınların yaklaşık yüzde 7 düzeyinde kalması, bilimsel başarıların arkasındaki toplumsal eşitsizlikleri bugün de tartışmayı gerekli kılıyor. Karikó’nun kazandığı Nobel, bu uzun tarihte önemli bir başarı olarak yerini alırken, bilim dünyasında görünür olmayı bekleyen kadınların varlığını da yeniden hatırlatıyor.


TB / Nobel Vakfı, Nobel Komitesi, T24, Rockefeller Üniversitesi, The Lancet Infectious Diseases, Dünya Sağlık Örgütü, Nature, Encyclopaedia Britannica.